Boşanma Davası Sürerken Başka Biriyle İlişki Yaşanırsa Ne Olur?

📅 16 Eylül 2017 🔄 Son güncelleme: 29 Ağustos 2026

Boşanma davası açıldıktan sonra eşlerin ayrı yaşamaya başlaması, hatta mahkemenin boşanmaya karar vermiş olması yeni bir ilişkiye başlanabileceği anlamına gelmez. Boşanma kararı kesinleşinceye kadar evlilik devam eder ve eşlerin sadakat yükümlülüğü sona ermez.

Bu nedenle boşanma davası sürerken başka biriyle sevgili olmak veya cinsel ilişki yaşamak, şartlarına göre zina veya sadakat yükümlülüğünün ihlali sayılabilir. Üstelik bu durum yalnızca boşanma sebebi yaratmaz; kusur durumunu, maddi ve manevi tazminatı, yoksulluk nafakasını ve zina nedeniyle boşanma kararı verilmesi hâlinde mal paylaşımını da etkileyebilir.

Ancak burada çoğu kişinin bilmediği çok önemli bir ayrıntı vardır: Dava açıldıktan sonra gerçekleşen aldatma, devam eden boşanma dosyasına yalnızca bir dilekçe verilerek otomatik olarak eklenemez. Yargıtay’a göre sonradan gerçekleşen olayın yeni bir boşanma davasına konu edilmesi ve mevcut dava ile birleştirilmesi gerekebilir.

2024 yılında Anayasa Mahkemesinin önüne de doğrudan bu mesele gelmiştir. Uzun süren boşanma davalarında sadakat yükümlülüğünün devam etmesinin Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüş; ancak Anayasa Mahkemesi TMK m.185/3 hükmünü iptal etmemiştir.

Boşanma davası açılmış olsa bile karar kesinleşinceye kadar sadakat yükümlülüğü devam eder. Dava sırasında başka biriyle cinsel ilişki yaşanması zina, romantik ilişki ise sadakat yükümlülüğünün ihlali olarak değerlendirilebilir. Ancak dava açıldıktan sonra gerçekleşen yeni olay mevcut dosyada kendiliğinden dikkate alınmaz; ayrı bir boşanma davası açılması ve dosyaların birleştirilmesi gerekebilir. Yeni ilişki kusur, tazminat ve yoksulluk nafakasını etkileyebilir.

Anayasa Mahkemesi Boşanma Davası Sürerken Sadakat Yükümlülüğünü Kaldırdı mı?

İzmir 15. Aile Mahkemesi, boşanma davalarının uzun sürmesi nedeniyle TMK m.185/3’teki sadakat yükümlülüğünün boşanma davası açıldıktan sonra da devam etmesinin Anayasa’ya aykırı olduğunu ileri sürerek düzenlemeyi Anayasa Mahkemesine taşıdı.

Anayasa Mahkemesi 30.05.2024 tarihli, E.2023/42, K.2024/114 sayılı kararıyla TMK m.185/3 hakkında yapılan itirazı reddetti. Böylece eşlerin birlikte yaşama, birbirine sadık kalma ve yardımcı olma yükümlülüklerini düzenleyen hüküm yürürlükte kaldı. AYM incelemeyi özellikle Anayasa’nın 13. ve 20. maddeleri yönünden yaptı.

Boşanma Davası Açılınca Sadakat Yükümlülüğü Sona Erer mi?

Sadakat yükümlülüğü dava açılmasıyla değil, evliliğin hukuken sona ermesiyle ve boşanma davasının kesinleşmesiyle biter.

Boşanma davası açıldığında eşler ayrı yaşama hakkı kazanabilir. Ancak ayrı yaşama hakkı, başka biriyle duygusal veya cinsel birliktelik kurma serbestisi vermez. Boşanma kararı verilmiş olsa bile karar henüz kesinleşmemişse taraflar hâlen evlidir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun yerleşik yaklaşımında da boşanma davasının açılmasının sadakat yükümlülüğünü ortadan kaldırmadığı kabul edilmektedir. Eşlerin fiilen ayrılmış olması veya yargılamanın uzun sürmesi bu sonucu değiştirmez. 

Dava Sürerken Yeni Bir İlişki Yaşamak Boşanma Davasını Etkiler mi?

Bir eşin başka biriyle cinsel ilişki yaşaması zina oluşturabilir. Buna karşılık yoğun mesajlaşma, romantik görüşmeler, gibi cinsel ilişkinin kesin olarak ispatlanamadığı durumlarda zina yerine sadakat yükümlülüğüne aykırı davranış ya da güven sarsıcı davranış olarak değerlendirilebilir.

Her iki durumda da davranış boşanma davasında kusur oluşturabilir. Fakat “yeni biriyle görüştü” denilmesi tek başına yeterli değildir. İlişkinin varlığını ve niteliğini gösteren delillerin usulüne uygun biçimde mahkemeye sunulması gerekir.

Tek Gecelik İlişki de Zina Sayılır mı?

Zinanın oluşması için ilişkinin uzun süre devam etmesi gerekmez. Evlilik devam ederken üçüncü kişiyle bir kez cinsel ilişki kurulması da zina sebebi olabilir.

Ancak mahkeme yalnızca şüpheye veya eşin kanaatine dayanarak zina kararı vermez. Otel kayıtları, aynı konutta geceleme, mesajlar, tanık beyanları, fotoğraflar, seyahat kayıtları veya olayın bütününü gösteren başka deliller birlikte değerlendirilir.

Cinsel ilişkinin ispatlanamadığı hâllerde davranış yine de sadakat yükümlülüğünün ihlali sayılabilir. Bu ayrım önemlidir; çünkü boşanmanın doğrudan zina sebebine dayanması, mal rejimi tasfiyesi bakımından da özel sonuç doğurabilir.

Dava Açıldıktan Sonra Yaşanan İlişki Mevcut Dosyada Kendiliğinden İncelenir mi?

Boşanma davası açıldıktan sonra ortaya çıkan yeni olaylar, sadece bir dilekçe verilip mevcut davaya eklenmiş sayılmaz.

Boşanma davalarında mahkeme, tarafların usulüne uygun biçimde ileri sürdüğü olayları inceler. Dava tarihinden sonra gerçekleşen sadakat ihlalinin kusur değerlendirmesine alınabilmesi için yeni olaya dayanan ayrı bir boşanma davası veya karşı dava açılması ve dosyaların bağlantı nedeniyle birleştirilmesinin istenmesi gerekebilir.

Bu nedenle dava sürerken eşinin başka biriyle ilişki yaşadığını öğrenen kişinin, elindeki delilleri rastgele dosyaya sunmak yerine yeni olayın hangi usulle ileri sürüleceğini değerlendirmesi gerekir. Sadakat yükümlülüğünün devam etmesi maddi hukuk bakımından önemlidir; ancak yeni olayın mahkemeye taşınmasında usul kurallarına da uyulmalıdır.

Dava Devam Ederken Zina Yapılması Kusur Durumunu Değiştirir mi?

İlk dava açıldığında kusursuz veya daha az kusurlu olan taraf, dava devam ederken başka biriyle ilişki yaşarsa yeni olay nedeniyle ağır kusurlu hâle gelebilir.

Bu durum, mahkemenin tarafların toplam kusur durumunu yeniden değerlendirmesine yol açabilir. İlk olaylarda ağır kusurlu olan eş ile sonradan sadakat yükümlülüğünü ihlal eden eşin davranışları birlikte değerlendirilerek tarafların eşit kusurlu, birinin daha ağır kusurlu veya diğerinin daha az kusurlu olduğu sonucuna varılabilir.

Bu nedenle “Davayı ben haklı olarak açtım, bundan sonra yaşayacağım ilişki dosyayı etkilemez” düşüncesi ciddi bir hatadır.

Yeni İlişki Maddi ve Manevi Tazminatı Etkiler mi?

Etkiler.

Maddi tazminat isteyen tarafın boşanmaya neden olan olaylarda kusursuz veya diğer eşe göre daha az kusurlu olması gerekir. Manevi tazminat bakımından ise boşanmaya sebep olan olaylar nedeniyle kişilik hakkının saldırıya uğramış olması aranır.

Dava sürerken sadakat yükümlülüğünü ihlal eden tarafın kusur derecesi artabilir. Bunun sonucunda önceden tazminat alabilecek durumda olan taraf, eşit veya daha ağır kusurlu kabul edilerek tazminat talebini kaybedebilir. Sadakat ihlaline uğrayan eş ise şartları varsa manevi tazminat talebinde bulunabilir.

Ancak mahkeme, sonradan ortaya çıkan ilişkiyi kendiliğinden değerlendirmez. Olayın usulüne uygun şekilde ileri sürülmesi ve ispatlanması gerekir.

Boşanma Davası Sürerken Başka Biriyle İlişki Yaşamak Nafakayı Etkiler mi?

Burada tedbir nafakası ile yoksulluk nafakasını ayırmak gerekir.

Tedbir nafakası, dava devam ederken eşin ve çocukların geçimini sağlamak için verilen geçici bir önlemdir. Kusur, tedbir nafakası bakımından yoksulluk nafakasındaki kadar belirleyici değildir. Buna rağmen nafaka alan eşin başka biriyle fiilen aile hayatı kurması, ekonomik ihtiyaç ve hakkaniyet değerlendirmesinde tartışılabilir.

Yoksulluk nafakasında ise kusur doğrudan önem taşır. Boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek tarafın nafaka alabilmesi için kusurunun diğer eşten daha ağır olmaması gerekir. Dava sırasında yaşanan ve usulüne uygun biçimde ispatlanan yeni ilişki, tarafın daha ağır kusurlu kabul edilmesine ve yoksulluk nafakası talebinin reddine yol açabilir.

İştirak nafakası ise çocuk için ödenir. Anne veya babanın sadakat yükümlülüğünü ihlal etmesi, çocuğun nafaka hakkını ortadan kaldırmaz.

Zina Mal Paylaşımını Etkiler mi?

Türk Medeni Kanunu’nun 236. maddesindeki özel düzenleme yalnızca boşanmanın zina veya hayata kast nedeniyle gerçekleşmesi hâlinde uygulanabilir. Mahkeme böyle bir durumda kusurlu eşin artık değerdeki katılma alacağını hakkaniyete uygun olarak azaltabilir veya tamamen kaldırabilir. 

Boşanmanın evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedeniyle verilmesi ve kararda yalnızca sadakatsizlikten söz edilmesi, TMK 236/2’nin otomatik olarak uygulanması için yeterli olmayabilir. Zina olgusunun boşanma sebebi olarak usulüne uygun biçimde davaya konu edilmesi ve hükme esas alınması önemlidir.

Boşanma Davası Açıldıktan Sonra İmam Nikâhı Yapılması Ne Sonuç Doğurur?

Boşanma kararı kesinleşmeden yapılan dinî tören resmî evlilik oluşturmaz. Kişi hukuken ilk eşiyle evli olmaya devam eder.

Buna rağmen başka biriyle imam nikâhı kıyılması, düğün yapılması, aynı evde eş gibi yaşanması, çevreye yeni eş olarak tanıtılması veya bu birliktelikten çocuk sahibi olunması zinanın net bir delilidir.

“Dava Kaç Yıl Sürerse Sürsün Ben Artık Yeni Hayatımı Kurdum” Demek Sorumluluktan Kurtarır mı?

Boşanma davasının uzun sürmesi sadakat yükümlülüğünü kendiliğinden kaldırmaz.

Yargılamanın yıllarca devam etmiş olması kişilerin özel hayatları bakımından ağır bir yük doğurabilir. Anayasa Mahkemesi de devletin boşanma davalarını makul sürede sonuçlandırması gerektiğini belirtmektedir. Ancak bu durum, mevcut evlilik kesinleşmeden yeni bir evlilik düzeni kurulmasını hukuka uygun hâle getirmez. 

Dolayısıyla “Zaten ayrı yaşıyorduk”, “Dava yıllardır devam ediyordu” veya “Evlilik fiilen bitmişti” savunmaları ilişkinin varlığını ortadan kaldırmaz. Bunlar olayın değerlendirilmesinde ileri sürülebilir; fakat sadakat yükümlülüğünün hukuken sona erdiği anlamına gelmez.

Dava Sürerken Başka Biriyle İlişki Yaşamak Suç mudur?

Zina, Türk Ceza Kanunu kapsamında suç değildir. Bu nedenle yalnızca evli olduğu hâlde başka biriyle ilişki yaşayan kişi hakkında zina nedeniyle ceza davası açılamaz.

Ancak bu davranış aile hukuku bakımından sonuç doğurur. Zina veya sadakat yükümlülüğünün ihlali boşanma sebebi olabilir; kusur, tazminat ve yoksulluk nafakası değerlendirmesini etkileyebilir.

İlişki sırasında tehdit, şantaj, özel görüntülerin yayılması, konut dokunulmazlığının ihlali veya başka bir suç işlenmişse bunlar ayrıca ceza soruşturmasına konu olabilir.

Boşanma Kararı Verildi Ama Kesinleşmedi: Başka Biriyle İlişki Yaşanabilir mi?

Karar verilmiş olması tek başına evliliği sona erdirmez. Boşanma hükmü kesinleşinceye kadar taraflar hukuken evlidir ve sadakat yükümlülüğü devam eder.

Yeni İlişki Nasıl İspatlanabilir?

Mahkemeye sunulacak deliller hukuka uygun şekilde elde edilmiş olmalıdır.

Tarafı olduğunuz mesajlar, herkesin görebildiği sosyal medya paylaşımları, düğün fotoğrafları, birlikte yaşandığını gösteren kayıtlar, tanık anlatımları, otel ve seyahat kayıtları ile çocuğun tanınmasına ilişkin nüfus bilgileri somut olayın özelliğine göre kullanılabilir.

Buna karşılık eşin telefonuna casus program yüklemek, hesabının şifresini kırmak, özel alanına gizlice kamera yerleştirmek veya sistemli biçimde hukuka aykırı takip yapmak hem delilin değerlendirme dışı bırakılmasına hem de cezai sorumluluğa yol açabilir.

Şüpheyi kanıtlamak adına yeni bir suç işlemek, boşanma dosyasındaki haklı konumu da zayıflatabilir.

Boşanma Davası Devam Ederken Aldatma Ortaya Çıkarsa Yeni Dava Açmak Gerekir mi?

Boşanma davası açıldıktan sonra gerçekleşen sadakatsizlik, devam eden davada yalnızca bir dilekçeyle ileri sürülüp doğrudan hükme esas alınamaz. Çünkü boşanma davası, açıldığı tarihte mevcut olan vakıalara göre görülür. Dava devam ederken ortaya çıkan yeni bir aldatma olayı ise yeni bir vakıadır.

Bu durumda aldatılan eş, sonradan gerçekleşen sadakatsizliği boşanma sebebi olarak ileri sürmek istiyorsa ayrı bir boşanma davası açabilir ve bu davanın devam eden boşanma davasıyla birleştirilmesini talep edebilir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 2015/1895 E., 2015/15882 K. sayılı kararında da boşanma davasının açılmasının eşlerin sadakat yükümlülüğünü sona erdirmediği, ancak dava açıldıktan sonra meydana gelen sadakatsizliğin mevcut davada kendiliğinden hükme esas alınamayacağı kabul edilmiştir. Sonradan meydana gelen olayın ayrı bir davaya konu edilmesi ve şartları varsa dosyaların birleştirilerek görülmesi mümkündür.

Bu nedenle boşanma davası sürerken eşinin başka biriyle ilişki yaşadığını öğrenen kişinin “Mevcut dosyaya bir dilekçe veririm, hâkim bunu da kusur sayar” düşüncesiyle hareket etmemesi gerekir. Olayın gerçekleşme tarihi, ilişkinin niteliği ve eldeki deliller değerlendirilerek yeni dava açılması gerekip gerekmediği ayrıca belirlenmelidir.

Boşanma Davası İstinafta Olsa Bile Sonradan Öğrenilen Aldatma İçin Ek Dava Açılabilir mi?

Boşanma davasında kusur, eşlerin davranışları tek tek birbirinden bağımsız değerlendirilerek değil, ispatlanan bütün kusurlu davranışlar birlikte ele alınarak belirlenir. Hâkim sonuçta taraflardan hangisinin kusursuz, az kusurlu, eşit kusurlu veya ağır kusurlu olduğuna karar verir. Bu kusur dengesi özellikle maddi ve manevi tazminat ile yoksulluk nafakası bakımından doğrudan önem taşır.

Bu nedenle boşanma davasında karar verilmiş ve dosya istinafa gönderilmiş olsa bile, boşanma kararı henüz kesinleşmemişken eşin evlilik sırasında veya yargılama devam ederken gerçekleştirdiği sadakatsizlik sonradan öğrenilmişse, bu olaya dayanılarak ayrıca boşanma davası açılabilir. İlk davanın istinafta bulunması, evliliği sona erdirmediği gibi sonradan ortaya çıkan yeni boşanma sebebine dayanılarak dava açılmasına da engel değildir.

Ek dava açılması ilk bakışta boşanma sürecini uzatıyor gibi görünse de bazı dosyalarda son derece önemlidir. Çünkü ilk davada ağır kusurlu görünen eş, sonradan ortaya çıkan aldatma nedeniyle kusur bakımından daha avantajlı duruma gelebilir; eşit kusurlu veya daha az kusurlu hâle gelebilir. Bunun tam tersi de mümkündür. Yeni dava yalnızca yeni bir boşanma sebebi yaratmaz, taraflar arasındaki bütün kusur dengesini değiştirebilir.

Örneğin ilk derece mahkemesi erkeği ağır kusurlu, kadını az kusurlu kabul etmiş ve kadın lehine tazminata hükmetmiş olsun. Dosya istinaftayken kadının evlilik devam ederken başka biriyle ilişki yaşadığı ortaya çıkarsa, erkek açısından “İlk dava zaten karara çıktı” denilerek bu olayın görmezden gelinmesi doğru olmaz. Bu sadakatsizlik ayrı bir davaya konu edildiğinde iki dosyadaki kusurlu davranışların birlikte değerlendirilmesi, daha önce kurulmuş kusur dengesinin ve buna bağlı tazminat ile nafaka sonuçlarının değişmesine neden olabilir.

Ek davanın dezavantajı ise yargılamayı ciddi biçimde uzatabilmesidir. Yeni dava açılması, delillerin toplanması ve iki uyuşmazlığın birbiriyle bağlantılı şekilde değerlendirilmesi gerektiğinden, boşanma dosyasında daha önce gelinen aşamaya rağmen kusur değerlendirmesinin yeniden yapılmasını gerektirir. Ancak sonradan öğrenilen ihanet kusur dengesini değiştirecek ağırlıktaysa, sırf yargılama uzamasın diye bu vakıadan vazgeçilmesi tazminat ve nafaka bakımından çok daha önemli bir hak kaybına yol açabilir.

İlgili İçtihatlar

T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2015/1895
K. 2015/15882
T. 15.9.2015
* BOŞANMA DAVASININ SINIRLARINI ÖN İNCELEME AŞAMASINA KADAR BİLDİRİLMİŞ VAKIALARIN ÇİZDİĞİ (Mahkemece Ancak Bu Vakıalar Hakkında İnceleme ve Değerlendirme Yapılabileceği/Aksi Halde Talebin Dışına Çıkılması Sorununun Doğacağı – Boşanmada Yargılamanın Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na Tabi Olması ve Sadakat Yükümlülüğüne İlişkin Bir İstisna 4721 Sayılı Medeni Kanun’da Bulunmadığından Dava Açıldıktan Sonra Gerçekleşen Olayın Hükme Esas Alınmaması Gerektiği)
* BOŞANMA DAVASI AÇILDIKTAN SONRA TARAFLARIN SADAKAT YÜKÜMLÜLÜĞÜ (Eşlerin Birbirine Sadık Kalma Yükümlülüğü Sona Ermese de Bu Yükümlülüğün Ön İnceleme Aşaması Tamamlanıncaya Kadar Usulüne Uygun Şekilde Dayanılmayan Vakıalara Dayanma ve Bu Vakıalara İlişkin Delil Sunma Hakkını Vermeyeceği/Davacıya Kusur Olarak İsnat Edilen Sadakatsizlik Eylemi Dava Açılmasından Sonra Meydana Gelmiş Olduğundan Hükme Esas Alınamayacağı)
* SADAKAT YÜKÜMLÜLÜĞÜNE AYKIRILIK (Boşanma Davası Açılmasının Eşlerin Sadakat Yükümlülüğünü Ortadan Kaldırmayacağı – Sadece Ön İnceleme Aşaması Tamamlanana Kadar Usulüne Uygun Şekilde Bildirilmiş Olan Vakıaların Boşanma Davalarının Sınırını Çizdiği ve Mahkemece Ancak Bu Vakıalar Hakkında Değerlendirme Yapılabileceği/Davadan Sonra Oluşan Vakıaların Görülmekte Olan Boşanma Davasında Hükme Esas Alınamayacağı/Her Davanın Açıldığı Tarihteki Şartlara Tabi Olduğu)
* ÖN İNCELEME AŞAMASI TAMAMLANDIKTAN SONRA OLUŞAN VAKIALARIN YENİ BİR DAVANIN KONUSU YAPILMASI GEREĞİ (Her Ne Kadar Dava Açılmasına Rağmen Sadakat Yükümlülüğü Devam Etse de Usul Kuralları Emredici Olduğundan ve Medeni Kanun’da Tahkikat Aşamasında Meydana Gelen Cinsel Sadakatsizlik Dahil Bir İstisnaya Yer Verilmemiş Olduğundan Olayın Ancak Yeni Bir Davanın Konusu Yapılabileceği/Birleştirilerek Görülecek Yeni Davada Bu Sebeple Boşanma Kararı Verilebileceği)
* DAVADAN SONRA OLUŞAN VAKIALARIN GÖRÜLMEKTE OLAN BOŞANMA DAVASINDA HÜKME ESAS ALINAMAYACAĞI (Boşanma Davası Açılması Sadakat Yükümlülüğünü Ortadan Kaldırmasa da Boşanmada Yargılama 6100 S.K.’na Göre Yapıldığından Tarafların Ön İnceleme Aşaması Tamamlanıncaya Kadar Usulüne Uygun Şekilde Dayanılmayan Vakıalara Dayanma ve Bu Vakıalara İlişkin Delil Sunma Hakkının Olmadığı – Olayın Ancak Yeni Açılacak Boşanma Davasında İleri Sürülebileceği)
4721/m. 184, 185/3
6100/m. 25/1, 33, 119, 137, 140/3, 141/1, 187
ÖZET : Boşanma davasının açılması durumunda eşlerin sadakat yükümlülüğü ortadan kalkmasa da boşanma davalarında uygulanacak yargılama usulü emredici olarak düzenlenmiş olduğundan eşlerin sadakat yükümlülüğünün evlilik süresince geçerli olmasına ilişkin maddi hukuk kuralı taraflara ön inceleme aşaması tamamlanıncaya kadar usulüne uygun şekilde dayanılmayan vakıalara dayanma ve bu vakıalara ilişkin delil sunma hakkını vermediğinden mahkeme ön inceleme sonuç tutanağında yer alan ve taraflarca imzalanarak kabul edilen çekişmeli vakıaları gösteren tutanak esas alınmak suretiyle yürütmek zorundadır. Başka yoldan gidilmesi ancak karşı tarafın açık muvafakati ile mümkündür. Somut olayda, mahkemece davalı karşı davacıya kusur olarak isnat edilen sadakatsizlik eylemi dava açılmasından sonra meydana gelmiştir. Her dava açıldığı tarihteki şartlara tabidir. Davadan sonra oluşan vakıalar görülmekte olan boşanma davasında hükme esas alınamaz, ancak yeni bir dava konusu yapılır ve ispat edilirse birleştirilerek görülecek yeni boşanma davasında bu sebeple boşanma kararı verilebilir.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm, davalı-karşı davacı tarafından, kocanın davasının kabulü, kusur belirlemesi, tazminat ve nafaka taleplerinin reddi yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : 1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı-karşı davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.
2-Eşler birbirine sadık kalmak zorundadırlar (TMK.md. 185/3). Bir boşanma davasının açılması durumunda eşlerin sadakat yükümlülüğü elbette ortadan kalkmaz. Bunun aksi de düşünülemez. Nitekim boşanma davasının açılmasıyla eşler arasındaki cinsel sadakat yükümlülüğünün “kalktığına” ve dava tarihinden sonra gerçekleşen sonraki cinsel sadakate aykırı davranışların “yeni bir dava” konusu yapılamayacağına ilişkin bugüne kadar alınmış hiçbir Yargıtay kararı da bulunmamakladır. Boşanma davalarında uygulanacak yargılama usulü Türk Medeni Kanununun 184 ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile emredici olarak düzenlenmiş olduğundan eşlerin sadakat yükümlülüğünün evlilik süresince geçerli olmasına ilişkin “maddi hukuk kuralı” Taraflara ön inceleme aşaması tamamlanıncaya kadar usulüne uygun şekilde dayanılmayan vakıalara dayanma ve bu vakıalara ilişkin delil sunma hakkını vermez.
Boşanma davasına bakan mahkeme yargılamayı Türk Medeni Kanununun 184 ve Hukuk Muhakemeleri Kanununun 33. 119. 129. 137. 140/3 ve 187. hükümlerinde yer alan emredici düzenleme sebebiyle ön inceleme sonuç tutanağında yer alan ve taraflarca imzalanarak kabul edilen çekişmeli vakıaları gösteren tutanak esas alınmak suretiyle yürütmek zorundadır. Ön inceleme sonuç tutanağı boşanma davasının yol haritasıdır. Başka yoldan gidilmesi ancak karşı tarafın açık muvafakati ile mümkündür (HMK.md.141/1) Ön inceleme aşaması tamamlanana kadar usulüne uygun şekilde ileri sürülmemiş olan vakıalar, mahkemece kendiliğinden incelenemeyeceği gibi, hakim onları hatırlatacak hallerde dahi bulunamaz (HMK.md.25/1). O halde, sadece ön inceleme aşaması tamamlanana kadar usulüne uygun şekilde (HMK. md.141) bildirilmiş olan vakıalar boşanma davalarının sınırını çizmekte ve mahkemece ancak, bu vakıalar hakkında inceleme ve değerlendirme yapılabilmekledir. Aksinin kabulü: davacının dayandığı olguların, dolayısıyla elde etmek istediği nihai talebin dışına çıkılması sonucunu doğuracağı gibi; temyiz ve karar düzeltme süreçleri de dahil, yargılamanın hangi aşamasına kadar gerçekleşecek hukuki ve fiili olguların nazara alınması gerektiği sorununu ortaya çıkaracaktır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 184. maddesinde “boşanmada yargılama usulü” ayrıca düzenlenmiş: anılan maddenin ilk fıkrasında “Boşanmada yargılama, aşağıdaki kurallar saklı kalmak üzere Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununa tabidir.” hükmüne yer verilerek, maddede sayılan istisnalar dışında, boşanma davalarının “genel yargılama usulüne” tabi olduğu belirtilmiştir. Boşanmada genel yargılama usulünün uygulanmasına ayrık olan kurallar ve uygulanması özel usuller, Türk Medeni Kanununun 184. maddesinde sınırlı olarak belirtilmiş olmasına karşın; bu sınırlamalar ve istisnalar içinde, tarafların usulüne uygun şekilde dayanmadığı vakıaların ve özellikle tahkikat aşamasında meydana gelen boşanma sebebi oluşturan cinsel sadakatsizlik dahil her türlü vakıanın değerlendirmede esas alınacağına dair özel bir düzenlemeye bir başka deyişle istisnaya yer verilmemiştir.
Ön inceleme aşaması tamamlanana kadar usulüne uygun şekilde (HMK. md. 141) dayanılmayan bir vakıanın, tahkikat aşamasında gerçekleştiğinden bahisle davalıya kusur olarak yüklenmesine, açıklanan “emredici usul kuralları” sebebiyle imkan bulunmamaktadır.
Davacı-karşı davalının açtığı boşanma davası, davalı karşı davacının sadakat yükümlülüğüne aykırı davrandığı gerekçesi ile kabul edilmiştir. Ne var ki mahkemece davalı karşı davacıya kusur olarak isnat edilen sadakatsizlik eylemi dava açılmasından sonra meydana gelmiştir. Her dava açıldığı tarihteki şartlara tabidir. Davadan sonra oluşan vakıalar görülmekte olan boşanma davasında hükme esas alınamaz, ancak yeni bir dava konusu yapılır ve ispat edilirse birleştirilerek görülecek yeni boşanma davasında bu sebeple boşanma kararı verilebilir. Mahkemece davalı-karşı davacıya başka bir kusur da isnat edilmemiştir, gerçekleşen bu duruma göre, davacı-karşı davalının davasının kabulü ve tarafların eşit kusurlu kabul edilerek davalı-karşı davacı kadının tazminat taleplerinin reddi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda 2. bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA. bozma kapsamı dışında kalan temyize konu bölümlerinin ise yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere (2.) bentteki bozma sebebinde oyçokluğuyla, diğer yönlerden oybirliğiyle 15.09.2015 tarihinde karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün onanması gerektiği düşüncesiyle sayın çoğunluğun ikinci bentteki bozma kararına katılmıyorum. 15.09.2015

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

Esas Sayısı : 2023/42

Karar Sayısı : 2024/114

Karar Tarihi : 30/5/2024

R.G. Tarih – Sayı : 2/8/2024 – 32620

İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN: İzmir 15. Aile Mahkemesi

İTİRAZIN KONUSU: 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 185. maddesinin üçüncü fıkrasının Anayasa’nın 17. maddesine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir.

OLAY: Boşanma davasında itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur.

I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKMÜ

Kanun’un itiraz konusu kuralın da yer aldığı 185. maddesi şöyledir:

 “I. Genel olarak

Madde 185- Evlenmeyle eşler arasında evlilik birliği kurulmuş olur.

Eşler, bu birliğin mutluluğunu elbirliğiyle sağlamak ve çocukların bakımına, eğitim ve gözetimine beraberce özen göstermekle yükümlüdürler.

Eşler birlikte yaşamak, birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar.

II. İLK İNCELEME

1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 9/3/2023 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.

III. ESASIN İNCELENMESİ

2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Onur MERCAN tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

A. Anlam ve Kapsam

3. 4721 sayılı Kanun’un 185. maddesinin birinci fıkrasında evlenmeyle eşler arasında evlilik birliğinin kurulmuş olacağı hükme bağlanmıştır.

4. Anılan maddenin ikinci fıkrasında eşlerin evlilik birliğinin mutluluğunu elbirliğiyle sağlamak ve çocukların bakımı, eğitimi ile gözetimine beraberce özen göstermekle yükümlü oldukları belirtilmiştir.

5. Maddenin itiraz konusu üçüncü fıkrasında ise eşlerin birlikte yaşama, birbirine sadık kalma ve yardımcı olma konusunda yükümlülüklerinin bulunduğu ifade edilmiştir.

6. Bu itibarla kural uyarınca evlilik birliği devam ettiği sürece eşlerin birlikte yaşamaları, birbirine sadık kalmaları ve yardımcı olmaları gerekmektedir.

B. İtirazın Gerekçesi

7. Başvuru kararında özetle; insanın biyolojik ve psikolojik ihtiyaçlarını karşılamak için karşı cinse ihtiyaç duyduğu, boşanma davası açıldıktan sonra bu kararın kesinleşmesine kadar geçen süre içinde tarafların karşı cinsten biriyle yakınlık kurmasının yeni bir boşanma davasına konu edilebildiği ve bu davanın ilk boşanma davasıyla birleştirilmesine karar verilmesi nedeniyle yargılama sürecinin uzadığı, boşanma kararı kesinleşinceye kadar geçen sürede eşlerin itiraz konusu kuralda öngörülen yükümlülüklere tabi olmalarının kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkıyla bağdaşmadığı belirtilerek kuralın Anayasa’nın 17. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

C. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu

8. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 13. ve 20. maddeleri yönünden incelenmiştir.

9. Anayasa’nın Özel hayatın gizliliği” başlıklı 20. maddesinin birinci fıkrasında Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.” denilmiştir.

10. Danışma Meclisinin kabul ettiği metnin gerekçesinde özetle, anılan maddeyle kişinin özel hayatının korunmakta olduğu, kişinin özel hayatının ferdî hayat ve bununla bir bütün teşkil eden aile hayatından oluştuğu, bu anlamda özel hayatın korunmasının her şeyden önce özel hayatın gizliliğinin korunması, başkalarının gözleri önüne serilememesi anlamına geldiği, ayrıca resmî makamların özel hayata müdahale edememesinin, başka bir ifadeyle kişinin ferdî ve aile hayatını kendi anladığı gibi düzenleyip yaşayabilmesinin özel hayatın korunmasının diğer bir yönünü oluşturduğu ve maddenin birinci fıkrasında bu hususun da hükme bağlandığı ifade edilmiştir.

11. Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru kapsamında verdiği kararlarda sıkça vurgulandığı üzere özel hayat eksiksiz bir tanımı bulunmayan geniş bir kavramdır. Bu kapsamda korunan hukuki değer esasen kişisel bağımsızlıktır. Özel hayata saygı hakkının kapsamının belirlenmesinde bireyin kişiliğini geliştirmesi ve gerçekleştirmesikavramı temel alınmaktadır. Anılan hak; herkesin istenmeyen bütün müdahalelerden uzak, kendine özel bir ortamda yaşama hakkına sahip olduğuna işaret etmekle birlikte kişiliğin serbestçe geliştirilmesiyle uyumlu birçok hukuki menfaati de içermektedir (Serap Tortuk, B. No: 2013/9660, 21/1/2015, §§ 31-36; Bülent Polat, B. No: 2013/7666, 10/12/2015, §§ 61-63; Tevfik Türkmen [GK], B. No: 2013/9704, 3/3/2016, §§ 50-52; Ata Türkeri, B. No: 2013/6057, 16/12/2015, §§ 30-32).

12. Kuralda; eşlerin birlikte yaşamaları, birbirine sadık kalmaları ve yardımcı olmaları gerektiği hükme bağlanmıştır.

13. Eşlerin evlilik birliğinden doğan yükümlülükleri özel hayata ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkıyla doğrudan ilgilidir. Bu itibarla eşlerin birlikte yaşamaları, birbirine sadık kalmaları ve yardımcı olmaları gerektiğini öngören kural, anılan hakka yönelik bir sınırlama öngörmektedir.

14. Anayasa’nın 13. maddesinde Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz. denilmektedir. Buna göre özel hayata ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sınırlama getiren düzenlemelerin kanunla yapılması, Anayasa’da öngörülen sınırlama sebebine, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine uygun olması gerekir.

15. Bu kapsamda özel hayata ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkını sınırlamaya yönelik bir kanuni düzenlemenin şeklen var olması yeterli olmayıp kuralların keyfîliğe izin vermeyecek şekilde belirli ve öngörülebilir nitelikte olması gerekir.

16. Esasen temel hakları sınırlayan kanunun bu niteliklere sahip olması Anayasa’nın 2. maddesinde güvenceye alınan hukuk devleti ilkesinin de bir gereğidir. Hukuk devletinde, kanuni düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfî uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesi gerekir. Kanunda bulunması gereken bu nitelikler hukuki güvenliğin sağlanması bakımından da zorunludur. Zira bu ilke hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar (AYM, E.2015/41, K.2017/98, 4/5/2017, §§ 153, 154). Dolayısıyla Anayasa’nın 13. maddesinde sınırlama ölçütü olarak belirtilen kanunilik, Anayasa’nın 2. maddesinde güvenceye bağlanan hukuk devleti ilkesi ışığında yorumlanmalıdır.

17. Kuralda eşlerin yükümlülüklerinin herhangi bir tereddüde yer vermeyecek şekilde açık ve net olarak belirlendiği gözetildiğinde kuralın kanunilik şartını sağladığı sonucuna ulaşılmıştır.

18. Anayasa’nın 20. maddesinin ikinci fıkrasında özel hayata ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına çeşitli sebeplerle sınırlamalar getirilebileceği belirtilmek suretiyle bu hakkın mutlak olmadığı kabul edilmiştir. Söz konusu maddede bu sınırlama sebepleri arasında millî güvenliğin ve kamu düzeninin korunması ile suç işlenmesinin önlenmesi de sayılmıştır. Ancak anılan fıkradaki sınırlama sebepleri arama ve el koyma tedbirlerine yönelik düzenlendiğinden bu sebepler 20. madde bağlamında kural yönünden meşru bir sınırlama nedeni olarak kabul edilemez. Bu itibarla anılan hakkın Anayasa’da güvence altına alınan diğer temel hak ve özgürlüklerin korunması veya Anayasa’nın diğer maddelerinde devlete yüklenen ödevler nedeniyle sınırlanması mümkündür (AYM, E.2020/82, K.2021/20, 18/3/2021, § 15).

19. Anayasa’nın 41. maddesinin birinci fıkrasında “Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır.”, ikinci fıkrasında ise “Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilâtı kurar.” denilmiştir.

20. Söz konusu maddeye ilişkin Danışma Meclisinin kabul ettiği metnin gerekçesinde özetle; ailenin sosyal yapısının yanı sıra millet hayatında oynadığı rolün onun korunmasına yönelik bir hükmün Anayasa’da yer almasını zorunlu kıldığı, ailenin korunması fikrinin her şeyden önce 4721 sayılı Kanun anlamında evliliklerin kurulmasını yaygınlaştırmak ve kolaylaştırmak olduğu, nitekim medeni olmadan bir aileden bahsedilemeyeceği ve ailenin ahlaki bir çevre olduğu ifade edilmiştir.

21. Türk toplumunun temeli olarak kabul edilen ailenin toplumsal değerlerin sonraki nesillere aktarılması gibi önemli işlevleri bulunmaktadır (AYM, E.2022/155, K.2023/38, 22/2/2023, § 45). Ayrıca aile kurumunun toplumsal hayatın sağlıklı ve huzurlu bir şekilde devam etmesi bakımından taşıdığı önem de açıktır.

22. Kuralda eşlerin birlikte yaşamaları, birbirine sadık kalmaları ve yardımcı olmaları gerektiği öngörülmek suretiyle Türk toplumunun temeli olarak kabul edilen aile kurumunun üstlendiği rolün hayata geçirilmesinin, bu suretle sağlıklı bir toplumsal yapının sağlanmasının hedeflendiği anlaşılmaktadır.

23. Öte yandan kuralda öngörülen yükümlülüklerin evlilik birliği içinde eşleri korumaya yönelik, başka bir deyişle aile kurumunu korumaya ilişkin bir amacının da bulunmadığı söylenemez.

24. Bu itibarla kuralın aile kurumunun korunması ve sağlıklı bir toplumsal yapının sağlanmasına yönelik meşru bir amacının bulunduğu sonucuna ulaşılmıştır. Kuralın meşru bir amacının bulunmasının yanı sıra demokratik toplumda zorunlu bir ihtiyaca yönelik olması da gerekir.

25. Eşlerin birlikte yaşama, birbirine sadık kalma ve yardımcı olma yükümlülüklerinin bulunmadığı bir hukuk düzeninde aile kurumunun korunması ve toplumsal işlevinin yerine getirilmesi güçleşebilecektir. Bu itibarla kuralla özel hayata ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına getirilen sınırlamanın demokratik toplumda zorunlu bir ihtiyaca yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte kuralda öngörülen sınırlamanın ölçülülük ilkesiyle de çelişmemesi gerekmektedir.

26. Anayasa’nın 13. maddesinde güvence altına alınan ölçülülük ilkesi elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. Elverişlilik öngörülen sınırlamanın amaca ulaşmaya elverişli olmasını, gereklilik amaç bakımından sınırlamanın zorunlu olmasını, diğer bir ifadeyle aynı amaca daha hafif bir sınırlama ile ulaşılmasının mümkün olmamasını, orantılılık ise hakka getirilen sınırlama ile amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir. Buna göre kuralla özel hayata ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına getirilen sınırlamanın elverişlilik, gereklilik ve orantılılık alt ilkelerine aykırı olmaması gerekir.

27. Eşleri birlikte yaşamak, birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmakla yükümlü tutan kural aile kurumunun korunması ile sağlıklı ve huzurlu bir toplumsal yapının sağlanmasına katkıda bulunacak niteliktedir. Bu itibarla kuralın anılan meşru amaca ulaşma bakımından elverişli olduğu değerlendirilmiştir.

28. Toplumun sağlıklı bir şekilde gelişebilmesi ile toplumsal ilişkilerin huzur, barış ve güvenlik içinde devam edebilmesi bakımından aile kurumunun sağlam temellere oturtulmasının taşıdığı önem nedeniyle gerek eşlerin kendi aralarındaki gerekse ana, baba ile çocuklar arasındaki kişisel ve mali ilişkileri düzenleyen hükümlerin öngörülmesi mümkündür (bu yöndeki değerlendirmeler için bkz. AYM, E.2015/104, K.2016/20, 16/3/2016, § 20; E.2016/36, K.2016/187, 14/12/2016, § 17).

29. Bu bağlamda Türk toplumunun temeli olarak kabul edilen aile kurumunun anayasal önemini gözönünde bulundurmak suretiyle evlilik birliği içinde eşlerin yükümlülüklerini belirlemek kanun koyucunun takdirindedir. Dolayısıyla eşlere birlikte yaşama, birbirine sadık kalma ile yardımcı olma yükümlülüğü getiren ve kanun koyucunun takdir yetkisi kapsamında kalan kuralın anılan meşru amaca ulaşma bakımından gerekli olmadığı da söylenemez.

30. Eşlerin evlilik birliği kapsamındaki yükümlülüklerini belirlemek kanun koyucunun takdirinde ise de orantılılık alt ilkesi gereğince kuralın özel hayata ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına makul olmayan bir sınırlama getirmemesi, başka bir ifadeyle eşlere katlanamayacakları bir külfet yüklememesi gerekir.

31. Kural uyarınca eşlerin birlikte yaşama yükümlükleri bulunmakla birlikte anılan Kanun’un 186. maddesinin birinci fıkrasında eşlerin oturacakları konutu birlikte seçecekleri öngörülmek suretiyle tek tarafın belirlediği konutta yaşama zorunluluğuna bağlı olarak eşlere aşırı bir külfet yüklenmesinin önüne geçilmiştir. Söz konusu maddenin gerekçesinde de mülga 17/2/1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’yle konutun seçiminde kadına nazaran üstün konuma getirilmiş bulunan kocanın tek başına konutu seçmesi imkânının ortadan kaldırıldığı ifade edilmiştir.

32. Ayrıca 4721 sayılı Kanun’un 197. maddesinin birinci fıkrasında eşlerden birinin, ortak hayat sebebiyle kişiliğinin, ekonomik güvenliğinin veya ailenin huzurunun ciddi biçimde tehlikeye düştüğü sürece ayrı yaşama hakkına sahip olduğu, ikinci fıkrasında ise birlikte yaşamaya ara verilmesinin haklı bir sebebe dayanması hâlinde hâkimin eşlerden birinin talebi üzerine birinin diğerine yapacağı parasal katkıya, konut ile ev eşyasından yararlanmaya ve eşlerin mallarının yönetimine ilişkin önlemleri alacağı öngörülmüştür. Dolayısıyla kişilik, ekonomik güvenlik veya ailenin huzuru bakımından ciddi biçimde tehlike oluşturması durumunda birlikte yaşama yükümlülüğünün ortadan kaldırılabilmesine de imkân tanınmıştır.

33. Öte yandan anılan Kanun’un 161 ila 166. maddelerinde zina, hayata kast, pek kötü veya onur kırıcı davranışta bulunma, küçük düşürücü suç işleme, haysiyetsiz hayat sürme, evlilik birliğinden doğan yükümlülükleri yerine getirmemek amacıyla eşi terk etme ya da haklı bir sebep olmadan ortak konuta dönmeme, eşlerden birinin akıl hastalığının bulunması nedeniyle ortak hayatın diğer eş için çekilmez duruma gelmesi ve evlilik birliğinin ortak hayatın sürdürülmesinin eşlerden beklenemeyeceği derecede temelinden sarsılması hâlleri boşanma nedenleri olarak sayılmıştır. Bu itibarla eşlerin birlikte yaşama, birbirine sadık kalma ve yardımcı olma yükümlülüklerinin katlanılamayacak bir külfet hâline gelmesine neden olacak olguların boşanma nedeni olarak düzenlendiği anlaşılmaktadır.

34. Mülga 743 sayılı Kanun’un 162. maddesinin ikinci fıkrasında “Boşanma veya ayrılık davası ikame edildikten sonra karı kocadan her biri, dava devam ettikçe, diğerinden ayrı yaşamak hakkını haizdir.” denilmiştir. 4721 sayılı Kanun’da aynı düzenlemeye yer verilmemiş ise de anılan Kanun’un 169. maddesinde boşanma veya ayrılık davasının açılması hâlinde hâkimin davanın devamı süresince gerekli olan, özellikle eşlerin barınmasına, geçimine, eşlerin mallarının yönetimine ve çocukların bakımı ile korunmasına ilişkin geçici önlemleri resen alacağı belirtilmiştir.

35. Bu kapsamda Yargıtay uygulamasında Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonraki dönemde de boşanma davasının açılmasıyla birlikte eşlerin ayrı yaşama haklarının doğduğu kabul edilmektedir (bu yöndeki kararlar arasından bkz. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E.2010/16006, K.2011/18864, 17/11/2011; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E.2017/2-1286, K.2019/142, 14/2/2019).

36. Buna göre boşanma davasının açılması durumunda kuralda öngörülen birlikte yaşama yükümlülüğünün eşlere katlanamayacakları bir külfet yüklemesini engellemeye yönelik bir güvencenin de bulunduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca eşlerin ayrı yaşamalarına imkân tanınan dönem içinde yardım yükümlülüğünün aynı şekilde devam edeceğini söylemek oldukça güçtür. Başka bir ifadeyle bu dönemde anılan yükümlülüğün birlikte yaşamayla doğrudan ilgili olan yardımları da kapsayacağı söylenemez.

37. Öte yandan boşanma davasının reddine karar verilebileceği gözönünde bulundurulduğunda eşlerin birbirine sadık kalma yükümlülüklerinin bu dava süresince de devam etmesinin makul görülmesi gerekir. Nitekim boşanma davasının sonunda evlilik birliğinin sona ermediği hâllerde bu dava sürecinde birbirine sadık kalmayan eşlerin devam ettirecekleri evlilik birliğinin ciddi ölçüde zarar görebileceği, ayrıca bu durumun aile kurumunu ve genel anlamda toplumsal hayatı olumsuz yönde etkileyebileceği açıktır. Başka bir ifadeyle boşanma davası sonuçlanmadan önce sadakat yükümlülüğünün ortadan kaldırılması aile kurumuna zarar verebilecektir. Dolayısıyla evlilik birliği hukuken sona ermediği sürece eşlerin birbirine sadık kalmakla yükümlü tutulmalarının katlanılamayacak bir külfet olarak değerlendirilmesi mümkün değildir.

38. Kaldı ki kuralda öngörülen yükümlülüklerin her iki eş için de geçerli olması nedeniyle eşlerin lehine sonuçlar da doğuracağı kuşkusuzdur.

39. Buna göre eşleri birlikte yaşamak, birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmakla yükümlü tutan kuralda eşlerin özel hayata ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme haklarının korunmasındaki bireysel yararları ile anılan meşru amaç arasında makul bir denge kurulmadığı söylenemez.

40. Bu itibarla orantılılık alt ilkesiyle de çelişmeyen kuralın ölçülülük ilkesini ihlal etmediği sonucuna ulaşılmıştır.

41. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 13. ve 20. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir.

Kuralın,Anayasa’nın 17. maddesine de aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de bu bağlamda belirtilen hususların Anayasa’nın 13. ve 20. maddeleri yönünden yapılan değerlendirmeler kapsamında ele alınmış olması nedeniyle Anayasa’nın 17. maddesi yönünden ayrıca bir inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.

IV. HÜKÜM

22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 185. maddesinin üçüncü fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE 30/5/2024 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

4.8/5 - (5 votes)
İlginizi çekebilir:  e-Devlet’te Hangi Dosyalar Görünmez?

Yorum yapın