Mirasbırakanın vefatından sonra size miras kalmasını beklediğiniz taşınmazların tereke içerisinde yer almadığını veya bu malların daha önce başka bir mirasçıya, onun eşine, çocuğuna ya da yakın bir üçüncü kişiye devredildiğini öğrenebilirsiniz. Özellikle mirasbırakanın sağlığında bazı mallarını belirli bir kişiye bırakmak isteyip bunu hukukun öngördüğü yollar yerine diğer mirasçıların haklarını bertaraf edecek şekilde satış gibi gösterilen devirlerle gerçekleştirmiş olması hâlinde, tapudaki kayıt her zaman işlemin gerçek ve geçerli olduğu anlamına gelmez.
Bu durumda öncelikle taşınmazların kimlere, hangi tarihlerde ve hangi bedellerle devredildiği, satış bedelinin gerçekten ödenip ödenmediği, mirasbırakanın satış yapmasını gerektiren ekonomik bir ihtiyacının bulunup bulunmadığı ve taşınmazların fiilen kim tarafından kullanılmaya devam edildiği araştırılmalıdır. Devirlerin gerçekte satış olmayıp mirastan mal kaçırma amacıyla muvazaalı şekilde yapıldığı ispatlanabiliyorsa, muris muvazaasına dayalı tapu iptali ve tescil davası açılarak taşınmazların miras payı oranında geri alınması mümkün olabilir. Taşınmazın önce aile dışından bir ara malike, ardından asıl yararlandırılmak istenen kişiye veya onun yakınına geçirilmiş olması da tek başına davaya engel değildir; devir zincirinin tamamı birlikte değerlendirilir.
Taşınmazın sonradan gerçekten iyiniyetli bir üçüncü kişiye devredilmiş olması hâlinde ise tapunun aynen geri alınması her zaman mümkün olmayabilir. Böyle durumlarda somut olaya göre bedel veya tazminat talebi gündeme gelebilir. Bu nedenle miras açıldığında beklediğiniz malların tereke dışında kaldığını veya başka bir yakının üzerine geçirilmiş olduğunu fark ettiğinizde, yalnızca mevcut tapu kaydına bakmak yerine geçmiş devirlerin tamamının incelenmesi gerekir.
- Muris Muvazaası Nedir? Muvazaalı Satış İptal Edilebilir mi?
- Taşınmaz Önce Başkasına, Sonra Asıl Kişiye Devredilmişse Muris Muvazaası Olur mu?
- Son Alıcının İyiniyetli Olup Olmaması Belirleyicidir
- Ara Malik Olduğu Nasıl İspatlanır?
- Ara Malik Kullanılan Muris Muvazaası Davalarında İspat Yükü Kimdedir?
- Aile Dışından Birinin Kullanılması Tek Başına İşlemi Gerçek Satış Yapmaz
- Ara Malik Kullanılarak Kayırılan Mirasçıya Devredilen Tapuların İptalinde Zamanaşımı Var mı?
- Ara Malik Davada Taraf Gösterilmeli mi?
- Taşınmaz Dava Sırasında Devredilirse Ne Olur?
- Tapu İptali Olmazsa Bedel ve Tenkis Birlikte İstenebilir mi?
- Son Malik İyi Niyetliyse Mirasçılar Haklarını Kimden ve Nasıl Talep Edebilir?
- Ara Malik Muris Muvazaası Nedeniyle Tazminattan Sorumlu Olur mu?
- Ara Malikten Sonra Taşınmaz Mirasçının Eşine veya Çocuğuna Devredilirse Ne Olur?
- İlgili İçtihatlar
- 1-Yargıtay Kararı – İBK., E. 1974/1 K. 1974/2 T. 1.4.1974 (Muris muvazaası ile ilgili baz hukuki dayanak)
- 2- Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2020/570 E. , 2022/1472 K.
- 3- Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 2019/3671 E. , 2020/6275 K.
- 4- Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 2006/11417 E., 2006/13293 K.
- 5- Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 2016/7581 E. , 2019/2990 K.
- 6- Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2018/661 E 2020/385 K
- 7- Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2005/1-124 E., 2005/192 K.
- 8- Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2022/721 E., 2024/98 K.
- 9-Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 2021/2481 E., 2021/7390 K.
- 10-Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 2014/22568 E., 2017/3902 K.
- 11- Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 2013/4208 E., 2013/7208 K.
- 12- Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 2025/2528 E., 2026/1958 K.
- 13- Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2017/1270 E., 2021/846 K. (muvazaada zamanaşımı olmayacağına dair karar)
- 14- Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 2023/4424 E., 2025/2540 K. (ara malikin tazminat sorumluluğu)
Muris Muvazaası Nedir? Muvazaalı Satış İptal Edilebilir mi?
Muris muvazaası, mirasbırakanın gerçekte bağışlamak istediği bir taşınmazı, diğer mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla tapuda satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi gibi başka bir işlem yapılmış gibi göstermesidir. Burada görünürde bir satış işlemi bulunmasına rağmen tarafların gerçek iradesi satış değildir. Özellikle satış bedelinin gerçekte ödenmemesi, mirasbırakanın mal satmaya ihtiyacının bulunmaması, taşınmazın devredildiği kişinin ekonomik gücünün yetersiz olması ve mirasbırakanın taşınmazı kullanmaya devam etmesi gibi olgular, işlemin gerçek bir satış olmadığı yönünde önem taşıyabilir.
Mirasbırakanın diğer mirasçıların miras haklarını bertaraf etmek amacıyla muvazaalı bir devir yaptığı ispatlandığında, miras hakkı ihlal edilen mirasçılar muris muvazaası nedeniyle tapu iptali ve tescil davası açabilir. Davanın kabulü hâlinde muvazaalı satış işlemi geçersiz kabul edilerek taşınmazın tapu kaydı, davacı mirasçının miras payı oranında iptal edilip adına tescil edilebilir. Muris muvazaası bakımından temel ilke, 01.04.1974 tarihli, 1974/1 E., 1974/2 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ile kabul edilmiş ve sonraki Yargıtay kararlarında da uygulanmaya devam edilmiştir.
Mirasbırakanın mal kaçırmak için taşınmazı doğrudan asıl yararlandırmak istediği kişiye devretmesi de şart değildir. Uygulamada taşınmazın önce aile dışından bir kişiye satılmış gibi gösterildiği, ardından bu kişinin taşınmazı asıl yararlandırılmak istenen mirasçıya, onun eşine veya çocuğuna devrettiği ara malik kullanılan devir zincirleri ile de karşılaşılmaktadır. Böyle bir ara devir muvazaayı kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Ara malikin yalnızca taşınmazı asıl kişiye geçirmek amacıyla kullanıldığı ve sonraki malikin de bu muvazaalı düzeni bildiği veya bilmesi gerektiği ispatlanırsa, son tapu kaydının da iptali mümkün olabilir.
Buna karşılık taşınmaz daha sonra tapu siciline güvenerek gerçekten iyiniyetli bir üçüncü kişiye devredilmişse, TMK m. 1023 kapsamında üçüncü kişinin kazanımı korunabilir ve taşınmazın aynen geri alınması mümkün olmayabilir. Bu durumda olayın özelliklerine göre tazminat veya bedel talebi gündeme gelebilir. Bu nedenle muris muvazaası davalarında yalnızca ilk satış işlemi değil; taşınmazın kimlere, hangi tarihlerde, hangi bedellerle devredildiği, gerçek ödeme bulunup bulunmadığı ve sonraki maliklerin muvazaayı bilip bilmediği de devir zincirinin tamamı üzerinden incelenmelidir.
Taşınmaz Önce Başkasına, Sonra Asıl Kişiye Devredilmişse Muris Muvazaası Olur mu?
Muris muvazaasında yalnızca mirasbırakanın taşınmazı doğrudan bir çocuğuna veya mirasçısına devretmesi aranmaz. Mirasbırakan, işlemin gerçek amacını gizlemek için taşınmazı önce aile dışından bir arkadaşına, komşusuna, tanıdığına veya başka bir üçüncü kişiye satış göstererek devredip, daha sonra bu kişinin taşınmazı asıl kazandırılmak istenen kişiye aktarmasını sağlayabilir.
Böyle bir ara devir, muvazaayı ortadan kaldırmaz. Önemli olan tapudaki devir zincirinin şekli değil, mirasbırakanın gerçek iradesidir. TBK m. 19 da sözleşmelerin değerlendirilmesinde tarafların kullandıkları görünüşteki ifadeler yerine gerçek ve ortak iradenin esas alınacağını düzenlemektedir. Kanun Yolu
Muris muvazaasının temel dayanağı olan 01.04.1974 tarihli, 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca; mirasbırakan gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını mirasçısından mal kaçırmak amacıyla satış gibi göstermişse, miras hakkı ihlal edilen mirasçılar görünürdeki işlemin muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu iptalini isteyebilirler. Görünürdeki satış gerçek iradeye uymadığı, gizli bağış da TMK m. 706, TBK m. 237 ve Tapu Kanunu m. 26’daki şekil şartlarını taşımadığı için geçerli kabul edilmez.

Yargıtay’ın Ara Malik Kullanılmasına İlişkin Çok Açık Bir Kararı
Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 08.05.2013 tarihli, 2013/4208 E., 2013/7208 K. sayılı kararı tam olarak bu duruma ilişkindir.
Olayda mirasbırakan taşınmazını önce kendi ailesinden olmayan/tanıdığı bir kişiye satış suretiyle devretmiş, bu kişi de daha sonra taşınmazı mirasbırakanın oğluna satmıştır. Yargıtay özellikle; ara malikin taşınmazı hiç kullanmamasını, devirlerin kısa aralıklarla yapılmasını, tapudaki satış bedeli ile gerçek değer arasındaki büyük farkı, mirasbırakanın taşınmaz satmaya ihtiyacının bulunmamasını, son malikin gerçek bir satın alma gücünün bulunmamasını, ödeme için ileri sürülen kredilerin satıştan sonra çekilmiş olmasını birlikte değerlendirmiştir. Sonuçta ilk devrin bedelsiz ve muvazaalı olduğuna, oğlun yapılan muvazaayı bildiğine ve taşınmazın oğula geçirilmesi amacıyla ara malik kullanıldığına karar verilmiştir. Yargıtay’ın tespiti özellikle nettir: yapılan işlemlerde mirasbırakanın diğer çocuklarından mal kaçırmak ve taşınmazı davalı oğluna geçirmek amacıyla aracı kullandığı kabul edilmiştir.
Son Alıcının İyiniyetli Olup Olmaması Belirleyicidir
Burada iki ayrı ihtimal vardır.
Birinci ihtimal: Ara malik taşınmazı daha sonra murisin gerçekten mal kaçırmak istediği oğluna, kızına, torununa veya başka bir kişiye devretmiştir ve son malik bu düzeni bilmektedir.
Bu durumda son malik iyiniyetli değildir. TMK m. 1024 uyarınca yolsuz tescili bilen veya bilmesi gereken üçüncü kişi bu tescile dayanamaz. Dolayısıyla şartları ispatlandığında son kayıt da iptal edilerek mirasçılar adına payları oranında tescil sağlanabilir.
İkinci ihtimal: Ara malik daha sonra taşınmazı muvazaadan hiçbir şekilde haberi olmayan gerçek bir üçüncü kişiye piyasa bedeliyle satmıştır.
Bu durumda TMK m. 1023’teki iyiniyetli üçüncü kişinin korunması ilkesi gündeme gelir. Yargıtay da muris muvazaası bulunan taşınmazın sonraki malikine geçmesi hâlinde, son malikin iyiniyetli olup olmadığının mutlaka araştırılması gerektiğini kabul etmektedir.
Oldukça yeni bir karar olan Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 11.03.2026 tarihli, 2025/2528 E., 2026/1958 K. sayılı kararında da mirasbırakanın taşınmazlarının kız çocuklarından mal kaçırmak amacıyla önce ara malike, ardından diğer mirasçı oğullara ve sonrasında üçüncü kişilere geçirildiği bir devir zinciri incelenmiştir. Ara maliklerin ve sonraki kişilerin iyiniyetli olmadığı kabul edilerek muris muvazaasına dayalı davanın kabulüne ilişkin karar Yargıtay tarafından onanmıştır.
Bu karar, ara malik kullanılmasının muris muvazaasını ortadan kaldırmadığını gösteren güncel bir örnektir.
Ara Malik Olduğu Nasıl İspatlanır?
Yargıtay bu konuda tek bir delile bakmıyor. Olayın tamamını değerlendiriyor. Özellikle şu hususlar önemlidir:
- İlk alan kişinin taşınmazı hiç kullanmamış olması,
- Murisin devirden sonra da taşınmazı kullanmaya devam etmesi,
- İlk alıcı ile ikinci alıcı arasındaki ilişkinin bulunması,
- Devirler arasındaki sürenin olağan dışı kısa olması,
- Birinci ve ikinci satış bedellerinin birbirine çok yakın gösterilmesi,
- Tapudaki satış bedelinin gerçek rayicin çok altında kalması,
- Ara malikin taşınmazı satın almaya ekonomik gücünün bulunmaması,
- Gerçek bir banka ödemesinin bulunmaması,
- Murisin o tarihte mal satmaya ekonomik ihtiyacının olmaması,
- Son malik olan mirasçının da gerçek bir satın alma gücünün bulunmaması,
- Taşınmazın vergilerinin, gelirlerinin veya kullanımının fiilen muris ya da son malik tarafından sürdürülmesi,
- Ara malikin taşınmaz üzerinde malik gibi hiçbir tasarrufta bulunmaması.
Yargıtay 2013/4208 E., 2013/7208 K. sayılı kararında bu ölçütlerin hemen tamamını kullanmıştır.
Ara Malik Kullanılan Muris Muvazaası Davalarında İspat Yükü Kimdedir?
Muris muvazaasına dayalı tapu iptali ve tescil davalarında, miras bırakanın ara malik üzerinden yaptığı devirlerin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ispat yükü davacıya aittir. Mirasçılar sözleşmenin tarafı olmadıkları için üçüncü kişi konumundadır ve iddialarını tanık dâhil her türlü delille kanıtlayabilir. Ancak taşınmazın önce ara malike, ardından mirasçılardan birine devredilmesi tek başına muvazaanın varlığını göstermez. Murisin gerçek amacı; satış bedelinin ödenip ödenmediği, ara malikin ve son malikin alım gücü, taşınmazın kim tarafından kullanıldığı, devirler arasındaki süre, taraflar arasındaki ilişkiler, murisin başka malvarlığının bulunup bulunmadığı, diğer mirasçılara yaptığı kazandırmalar ve mal satmasını gerektiren haklı bir nedeninin olup olmadığı gibi bütün deliller birlikte değerlendirilerek belirlenir. Ara malikin yalnızca taşınmazı kayırılan mirasçıya ulaştırmak amacıyla kullanıldığının ve son malikin bu planı bildiğinin kanıtlanması hâlinde muris muvazaası kabul edilebilir; buna karşılık ara malik kullanılması dışında mal kaçırma kastını gösteren yeterli delil bulunmuyorsa dava reddedilir.
Aile Dışından Birinin Kullanılması Tek Başına İşlemi Gerçek Satış Yapmaz
Ara malikin aile dışından seçilmesinin amacı muvazaayı görünmez kılmaktır. bu nedenle ara malikin yabancı biri olması muvazaayı ortadan kaldırmaz
Mirasbırakan taşınmazını doğrudan mal kaçırmak istediği kişiye vermek yerine, işlemi gizlemek amacıyla önce aile dışından bir kişiye satış göstermiş ve bu kişi de daha sonra taşınmazı asıl kazandırılmak istenen kişiye devretmişse; ara malikin emanetçi/aracı olduğu ve devir zincirinin mirasçılardan mal kaçırma amacıyla kurulduğu ispatlandığı takdirde muris muvazaasına dayalı tapu iptal ve tescil davası açılabilir ve taşınmaz geri alınabilir.
Ara Malik Kullanılarak Kayırılan Mirasçıya Devredilen Tapuların İptalinde Zamanaşımı Var mı?
Muris muvazaasına dayalı tapu iptali ve tescil davaları kural olarak zamanaşımına veya hak düşürücü süreye tabi değildir. Muvazaalı satış işlemi baştan itibaren geçersiz olduğundan, mirasçılar murisin ölümünden uzun süre sonra da dava açabilir; taşınmazın önce ara malike, ardından kayırılan mirasçıya devredilmesi bu kuralı değiştirmez ve ayrıca bir dava süresi başlatmaz. Yargıtay, aradan uzun zaman geçmesinin tek başına hakkın kötüye kullanılması sayılamayacağını kabul etmektedir. Bununla birlikte taşınmazı ara malikten devralan son malik gerçekten iyi niyetliyse TMK’nın 1023. maddesi kapsamında korunabilir; ilk işlemin muvazaalı olduğunu bilen veya bilmesi gereken kayırılan mirasçı ise bu korumadan yararlanamaz. Süreye tabi olmayan talep, muris muvazaası nedeniyle tapu iptali ve tescil talebidir. Tapu iptali mümkün olmazsa terditli olarak ileri sürülen tenkis talebinde ise TMK’nın 571. maddesindeki bir ve on yıllık süreler uygulanır. Bu nedenle davanın muris muvazaasına mı, tenkise mi yoksa başka bir hukuki sebebe mi dayandığı doğru belirlenmelidir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da muris muvazaasına dayalı dava hakkını sınırlayan bir zamanaşımı veya hak düşürücü süre bulunmadığını kabul etmektedir.
Ara Malik Davada Taraf Gösterilmeli mi?
Tapu iptali ve tescil davasının, kural olarak taşınmazın dava tarihindeki kayıt malikine yöneltilmesi gerekir. Taşınmaz hâlen ara malik adına kayıtlıysa ara malik davalı gösterilmelidir. Taşınmaz ara malik tarafından kayırılan mirasçıya veya başka bir kişiye devredilmişse tapu iptali talebi mevcut kayıt malikine yöneltilir. Tapuda malik olmayan ara malik hakkında iptal ve tescil kararı verilmesi mümkün değildir. Bununla birlikte ara malik muvazaalı planın içerisinde yer almış, satış bedelini tahsil etmiş veya devirden ekonomik menfaat sağlamışsa, şartlarına göre kendisine karşı bedel ya da tazminat talebi ileri sürülmesi gündeme gelebilir. Bu nedenle dava açılmadan önce taşınmazın ilk devirden itibaren bütün tapu kayıtları getirtilmeli, devir zinciri ve mevcut malik belirlenmelidir.
Taşınmaz Dava Sırasında Devredilirse Ne Olur?
Dava açılması, tek başına taşınmazın başkasına devredilmesini engellemez. Davalı taşınmazı dava sırasında üçüncü kişiye devrederse davacı, HMK m.125 uyarınca devreden kişiye karşı açtığı davadan vazgeçerek yeni malike karşı tapu iptali ve tescil davasına devam edebilir veya davasını devreden kişi hakkında tazminat davasına dönüştürebilir.
Taşınmazın yeniden devredilmesini ve uyuşmazlığın daha karmaşık hâle gelmesini önlemek amacıyla dava dilekçesinde ihtiyati tedbir talep edilebilir. Mahkeme, hakkın elde edilmesinin önemli ölçüde zorlaşması ya da imkânsız hâle gelmesi tehlikesi bulunuyorsa taşınmazın üçüncü kişilere devrinin önlenmesine ve tedbir kararının tapu kaydına işlenmesine karar verebilir. Ancak ihtiyati tedbir kendiliğinden uygulanmaz; açıkça talep edilmeli, tedbir sebebi belirtilmeli ve davadaki haklılık yaklaşık olarak ispatlanmalıdır. Tedbirin kabul edilip edilmeyeceği somut olayın özelliklerine göre mahkeme tarafından değerlendirilir. HMK m.389 ve 390
Tapu İptali Olmazsa Bedel ve Tenkis Birlikte İstenebilir mi?
Mirasçı, talepleri arasında öncelik sırası kurarak öncelikle tapu kaydının iptali ile miras payı oranında tescile; bu mümkün olmazsa taşınmazdaki miras payının bedelinin tahsiline ve koşulları varsa tenkise karar verilmesini terditli olarak isteyebilir. Terditli davada mahkeme, önce asıl talebi inceler; asıl talep reddedilmedikçe yardımcı talep hakkında karar veremez. Bu talepler aynı zararın birden fazla kez karşılanmasını sağlamaz.
Tenkis talebi, yapılan kazandırmanın hukuken geçerli kabul edilmesine rağmen mirasçının saklı payının ihlal edilmesi durumunda önem kazanır. Yalnızca saklı pay sahibi mirasçılar tenkis isteyebilir ve kazandırmanın miras bırakanın tasarruf edebileceği kısmı aşıp aşmadığı hesaplanır. Tenkis davası, muris muvazaasına dayalı tapu iptali davasından farklı olarak hak düşürücü sürelere tabidir. Türk Medeni Kanunu’na göre dava hakkı, saklı payın zedelendiğinin öğrenilmesinden itibaren bir yıl ve her hâlde diğer tasarruflarda mirasın açılmasından itibaren on yıl içinde kullanılmalıdır. TMK m.560 ve 571
Son Malik İyi Niyetliyse Mirasçılar Haklarını Kimden ve Nasıl Talep Edebilir?
Tapu sicilindeki kayda güvenerek taşınmazı edinen ve önceki muvazaalı işlemi bilmeyen veya bilmesi gerekmeyen son malikin kazanımı, Türk Medeni Kanunu’nun 1023. maddesi uyarınca korunabilir. Bu durumda iyi niyetli son malike karşı tapu iptali ve tescil talebi reddedilebilir. Buna karşılık son malik muvazaalı devir zincirini biliyor veya durumun gereklerine göre bilmesi gerekiyorsa iyi niyet korumasından yararlanamaz ve tapu kaydının iptali istenebilir. TMK m.1023 ve 1024
Son malikin iyi niyetli olması nedeniyle tapu iptali mümkün değilse mirasçılar, somut olayın özelliklerine göre taşınmazı muvazaalı biçimde edinip üçüncü kişiye satan ve satış bedelini alan kayırılmış mirasçıdan bedel talep edebilirler. Ara malikin sorumluluğu ise yalnızca devir zincirinde bulunması nedeniyle kendiliğinden doğmaz. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 2023/4424 E., 2025/2540 K. sayılı kararında, taşınmazın satış bedelini tahsil eden mirasçı bedelden sorumlu tutulurken yalnızca murisin talimatını yerine getiren ve maddi menfaat elde etmeyen ara malik hakkındaki tazminat talebi reddedilmiştir. Bu nedenle tazminatın kime yöneltileceği belirlenirken muvazaayı kimin bildiği, satış bedelini kimin aldığı ve ekonomik yararın kimde kaldığı birlikte değerlendirilmelidir.
Ara Malik Muris Muvazaası Nedeniyle Tazminattan Sorumlu Olur mu?
Ara malik, muvazaalı devir zincirinde yer aldığı için otomatik olarak tazminattan sorumlu tutulmaz. Taşınmaz hâlen kötü niyetli son malik adına kayıtlıysa öncelikli talep tapu iptali ve tescildir. Taşınmazın iyi niyetli üçüncü kişiye devredilmesi nedeniyle tapu iptali mümkün değilse, mirasçılar uğradıkları zararın karşılanmasını muvazaalı işlemden yararlanan veya satış bedelini tahsil eden kişiden isteyebilir. Ara malikin tazminat sorumluluğu için muvazaayı bilerek işlemlere katılması yanında maddi menfaat elde etmesi, zararın doğmasına sebep olması veya haksız fiil koşullarının gerçekleşmesi aranır. Nitekim Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 2023/4424 E., 2025/2540 K. sayılı kararında, murisin talimatıyla taşınmazı bedelsiz olarak devralıp kayırılan mirasçıya aktaran ve bu işlemden maddi menfaat sağlamayan ara malik hakkındaki tazminat talebi reddedilmiştir. Buna karşılık taşınmazı muvazaalı şekilde edinip daha sonra iyi niyetli üçüncü kişiye satarak satış bedelini tahsil eden kayırılan mirasçı, davacıların miras paylarına karşılık gelen taşınmaz bedelinden sorumlu tutulmuştur. Dolayısıyla ara malikin sorumluluğu; yalnızca tapuda adının bulunmasına değil, muvazaalı plandaki rolüne, kusuruna, elde ettiği menfaate ve mirasçıların zararıyla arasındaki nedensellik bağına göre belirlenir.
Ara Malikten Sonra Taşınmaz Mirasçının Eşine veya Çocuğuna Devredilirse Ne Olur?
Taşınmazın ara malikten sonra doğrudan mirasbırakanın mal kazandırmak istediği mirasçıya değil de o mirasçının eşine, çocuğuna veya başka bir yakınına devredilmiş olması, muris muvazaası iddiasını ortadan kaldırmaz. Böyle bir durumda mahkeme yalnızca tapudaki malik sıralamasına değil, devir zincirinin bütününe ve taşınmazın gerçekte kime kazandırılmak istendiğine bakar. Mirasbırakanın amacı, taşınmazı örneğin oğluna doğrudan geçirmek yerine önce bir ara malike, ardından oğlunun eşine veya çocuğuna geçirmek suretiyle diğer mirasçılardan mal kaçırmak ise, ara malik ve sonraki devirler muvazaalı planın parçaları olarak değerlendirilebilir.
Burada özellikle son malikin iyiniyetli olup olmadığı önem taşır. İlk devir muris muvazaası nedeniyle geçersiz olsa dahi, taşınmaz daha sonra üçüncü kişiye geçmişse TMK m. 1023 uyarınca tapu siciline güvenerek iyiniyetle ayni hak kazanan üçüncü kişinin kazanımı korunabilir. Buna karşılık sonraki malik, ilk devrin muvazaalı olduğunu biliyor veya somut olayın özelliklerine göre bilmesi gerekiyorsa, TMK m. 1024 gereğince tapu siciline güven ilkesinden yararlanamaz ve taşınmazın onun adına olan tapu kaydının da iptali mümkün olabilir.
Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 25.11.2020 tarihli, 2019/3671 E., 2020/6275 K. sayılı kararında; mirasbırakan tarafından gerçekleştirilen ilk temlikin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunun belirlenmesi hâlinde, taşınmazın daha sonra üçüncü kişiye devredilmiş olmasının tek başına tapu iptaline engel oluşturmayacağı kabul edilmiştir. Daire, sonraki devralanın iyiniyetli olup olmadığının ayrıca değerlendirilmesi gerektiğini; muvazaalı ilk temliki bilen veya bilmesi gereken sonraki malikin TMK m. 1023’ün iyiniyetli üçüncü kişiyi koruyan hükmünden yararlanamayacağını belirtmiştir. Somut olayda son malikin mirasbırakanın eniştesi ve ara malikin damadı olması da dikkate alınarak muvazaalı işlemi bilen veya bilmesi gereken kişi konumunda bulunduğu kabul edilmiş ve tapu iptal ve tescil isteminin reddine ilişkin karar bozulmuştur.

İlgili İçtihatlar
1-Yargıtay Kararı – İBK., E. 1974/1 K. 1974/2 T. 1.4.1974 (Muris muvazaası ile ilgili baz hukuki dayanak)
1.4.1974 tarihli ve 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’na göre muris muvazaası; miras bırakanın, mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak amacıyla gerçekte bağışlamak istediği tapuda kayıtlı taşınmazı, tapu sicilinde satış yapılmış gibi göstererek devretmesidir. Görünürdeki satış sözleşmesi tarafların gerçek iradesine uymadığı için muvazaa nedeniyle; gizli bağış sözleşmesi ise taşınmaz bağışında aranan resmî şekle uyulmadığı için geçersizdir. Bu işlem nedeniyle miras hakkı ihlal edilen bütün mirasçılar, saklı pay sahibi olup olmadıklarına bakılmaksızın, üçüncü kişi sıfatıyla muvazaanın tespitini, tapu kaydının iptalini ve miras payları oranında adlarına tescilini isteyebilir. Muvazaa nedeniyle tapu iptali davası, yalnızca geçerli kazandırmalar bakımından uygulanabilen tenkis ve mirasta denkleştirme davalarından farklı ve bağımsız bir hukuki yoldur; bu davaların varlığı mirasçıların muvazaaya dayanarak tapu iptali istemesine engel olmaz. Karar, tapuda satış olarak gösterilen ancak gerçekte bağış niteliği taşıyan tapulu taşınmaz devirleriyle sınırlı olup muvazaanın hangi delillerle ispatlanacağı konusunu kapsam dışında bırakmıştır.
Bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla; tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malını, gerçekte bağışlamak istediği halde,” tapu sicil memuru önünde iradesini satış biçiminde açıkladığının gerçekleşmemiş olması durumunda, saklı pay sahibi olan mirasçıların, tenkis ya da mirasta iade davası açmak haklarını kullanmayıp Borçlar. Kanununun 18. maddesine dayanarak muvazaa nedeniyle tapu kaydının iptalini isteyebilip isteyemeyecekleri ve saklı pay sahibi olmayan mirasçıların da aynı davayı açmak yetkisine sahip olup olmadıkları ve miras bırakanın bu davranışının, Medeni Kanunun 603. maddesinin 2. fıkrası gereğince o taşınmazı iade etmekten aylık tutmuş bulunduğu anlamına gelip gelmediği konusunda Yargıtay ikinci Hukuk Dairesinin 22/12/1964 gün 6411 esas ve 6298 karar sayılı ve 1/10/1973 gün 528 esas 5437 karar sayılı ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 4/5/1960 gün 2/24 esas ve 24 karar sayılı ve 21/2/1968 gün 2/1510 esas 99 karar sayılı kararları arasında içtihat aykırılığı bulunduğu ve bu aykırılığının içtihatlarını birleştirilmesi yoluyla giderilmesi gerektiği, ikinci Hukuk Dairesi Başkanı tarafından Yargıtay Birinci Başkanlığına bildirilmesi üzerine, Yargıtay Kanununun 20. maddesinin 2. fıkrası hükmü gereğince Yargıtay Başkanlık Divanı işi incelemiş ve içtihadın birleştirilmesi yoluna gidilmesi gerektiğine karar vermiş olduğundan Yargıtay Birinci Başkanlığınca Yargıtay Kanununun 18. ve 19/7. maddeleri uyarınca Yargıtay Büyük Genel Kurulunun. 11/3/1974 günü saat 9.00 da toplanması uygun görülmüş ve böylece yapılan toplantı ve görüşmeler sonucunda ikinci Hukuk Dairesi ile Hukuk Genel Kurulunun söz konusu kararları arasında içtihat aykırılığı bulunduğuna oybirliğiyle karar verilmiş ise de, konunun esası bakımından bir görüş doğrultusunda üçte iki oy çokluğuyla elde edilemediği için Birinci Başkanlıkça uygun görüldüğü üzere ikinci toplantı 1/4/1974 günü saat 9.00 da yapılarak konu görüşülmüştür.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun kararlarında; mirasçıyı miras hakkında yoksun etmek amacıyla miras bırakanın muvazaalı olarak yapmış olduğu tasarruf işlemlerinin iptalini dava etmek hakkı, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın tüm mirasçılara tanınmış ve tenkis ve mirasta iade ile ilgili hükümleri aslında geçerli tasarruflar için uygulanabileceği açıklanmıştır. Yargıtay İkinci Hukuk Dairesi kararlarında ise, böyle bir dava hakkı tanınmamış; sadece saklı pay sahiplerinin Medeni Kanunun 507. maddesinin 4. fıkrası gereğince tenkis davası açabilecekleri ve miras bırakanın bu davranışının Medeni Kanunun 603. maddesinin 2. fıkrası gereğince o taşınmazı iade etmekten ayrık tuttuğu anlamına geldiği kabul edilmiştir, içtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunda konu, sadece sevk edildiği olayla sınırlı olarak ele alınmıştır. Daha açık bir deyimle; tasarruf işleminin tapu sicilinde kayıtlı olan, taşınmaz malın, görünüşte satış ve gerçekte ise hibe biçiminde oluştuğu olayıyla sınırlandırılmıştır.
Görüldüğü gibi Hukuk Genel Kuruluyla, İkinci Hukuk Dairesi kararları arasında temelde yer alan uyuşmazlık, dava hakkının varlığında toplanmaktadır. Bu nedenledir ki, görüşmeler sırasında muvazaa iddiasının ispatı ve ispat biçimli, içtihadı birleştirmenin kapsamı dışında kaldığı kabul edilmiştir.
Gerek ikinci Hukuk Dairesi Başkanlığının düşünce yazılarında, gerekse görüşmeler sırasında. Hukuk Genel Kurulu kararlarına karşı sürülen görüş özetle şu gerekçelere dayanmıştır :
“a – Borçlar Kanununun 18. maddesinde yer alan aktin yorumu ve muvazaa ile Medeni Kanunun; 507/4. maddesine dayanan saklı pay sahibi mirasçıya tanınmış olan tenkis davası hakkı, ayrı ayrı hukuksal müesseselerdir. Bir akitten doğan hukuk bağı, yalnız o aktin taraflarının ve onların külli haleflerini bağlar. Bir aktin tarafı olmayan kimse, başkalarının yaptığı akte dayanarak onlar arasında doğan hukuk bağını, açacağı davaya dayanak yapamaz. Hal böyle olunca Borçlar Kanununun 18. maddesine göre mirasçıların muvazaa iddiasında bulunmaları olanaksızdır. Muvazaa iddiası alacak sözleşmenin tarafı olan kimse ya da külli halefi tarafından ileri sürülebilir. Bu ilkenin ayak halleri kanunda sınırlı olarak gösterilmiştir. (Örneğin: İcra ve İflas Kanununun 277 ve Medeni Kanunun 690. maddeleri.)
b – Miras hukukunun özellikleri nedeniyle Medeni Kanunun 507/4. maddesinde getirilen hüküm, özel bir hüküm niteliğini taşır. Oysa ki, Borçlar Kanununun 18. maddesi hükmü, genel hüküm niteliğindedir. Özel hüküm varken genel hükme gidilemez. Bu nedenle dava hakkının varlığı, biçimi ve sınırı Medeni Kanunun 507/4. maddesi hükmü çevresinden çizilmek gerekir.
c – Medeni Kanunun 508. maddesinde iyi niyetli kişi; o şeyi elinden çıkarmışsa, ölüm gününde elinde kalan değer tenkise esas olur hükmü yer almıştır;. Muvazaalı işlemlerde iyi niyet söz konusu olamayacağına göre 507/4. maddesinin muvazaayla ilişkisinin bulunmadığı kendiliğinden ortaya çıkar.
d – Medeni Kanunun 507/4. maddesinin dayanağı, ölenin son arzularına saygı ilkesidir. Bu tür olaylarda Borçlar Kanununun 18. maddesi hükmü gereğince dava hakkı tanındığı takdirde bu ilke zedelenmiş olur.
e – Hukuk Genel Kurulu kararlarında yer alan temel gerekçe, gizli aktin biçim koşulu gerçekleşmediğinden geçersiz olduğu doğrultusunda 7/10/1953 gün 8/7 sayılı içtihadı birleştirme kararında yer alan gerekçedir. Oysa ki, gizli akit şekle bağlı olsa dahi geçerlidir. Nitekim 27/3/1957 gün ve 12/2 sayılı şufa ile ilgili içtihadı birleştirme kararı ille bu görüş benimsenmemiştir.
f – Gerçekte mirasçının bağışlamak istediği taşınmazını, tapu memuru önünde satmış gibi ifade eden kişinin bu davranışı Medeni Kanunun 603. maddesinin 2. fıkrası gereğince o taşınmazı iadeden ayrık tutanak istediği anlamına gelir.”
Borçlar Kanununun 18. maddesine dayanan muvazaa ile Medeni Kanununun 507/4. maddesine dayanan tenkis davasının ayrı ayrı hukuk müesseseleri olduğu yönünden görüşler arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Medeni Kanunun 5 inci maddesi hükmünce sözleşmelerin doğumuna, hükümlerine ve sukutu nedenlerine ilişkin olup borçlar kısmında yer alan genel kuralların Medeni Hukukun diğer kısımlarında da uygulanması öngörülmüştür. O halde Borçlar Kanununun genel hükümleri arasında yer alan 18. maddenin miras hukukunda da uygulanmasa. doğaldır.
Miras hükümleri arasında bu kuralı engelleyecek bir hükme de yer verilmemiştir. Medeni Kanunun 507/4. maddesinin miras kısmında yer alması, mirasçının Borçlar Kanununun 18. maddesine dayanan dava hakkını engelleyecek bir sonuç doğurmaz. Yukarıda değinildiği üzere, her ilki maddenin ayrı ayrı hukuk müesseselerini düzenlemiş olması karşısında sorunun başka türlü düşünülmesi de olanaksızdır. O halde Borçlar Kanununun 18. maddesinin miras ile ilgili sözleşmelerde de uygulanması gerekir.
Karşı görüşte belirtildiği gibi muvazaalı satış işlemiyle miras hakkından yoksun edilen kimse külli halef olarak değil, doğrudan doğruya -üçüncü kişi olarak dava açmak (hakkına sahiptir. Çünkü bu üçüncü kişinin hakkı, miras bırakanla alıcı tarafından birlikte yapılan hukuk işlemiyle çiğnenmiştir. Böyle bir durumda üçüncü kişinin dava hakkının varlığı, kanunda belli konulara hasredilmemiştir. isviçre Federal Mahkemesi de kararlı içtihatlarıyla konuyu bu doğrultuda çözüme bağlamıştır.
Muvazaa nedeniyle satış sözleşmesi geçersiz sayılsa bile gizli hibe akti geçerli olacağından mirasçının Borçlar Kanununun 18. maddesine dayanarak açacağı davada yarar bulunmadığı ve bu nedenle bir sonuç doğurmayacağı düşüncesini de kabul etmek olanaksızdır. Gerçekten böyle bir davayı açacak kimsenin, davada yararının bulunması zorunludur. Ve ilke olarak da gizli akit geçerlidir. Ancak gizli aktin geçerli sayılabilmesi için tüm koşulların oluşmuş olması zorunludur, içtihadı birleştirmeye konu, tapuda kayıtlı bir taşınmaz malın muvazaalı olarak satışıdır. Böyle bir durumda gizli aktin geçerli sayılabilmesi için gizli akit, biçim koşuluna (şekil şartına) bağlı ise biçim koşulunun da gerçekleşmiş olmasında zorunluluk vardır. Aksi durumda hibe sözleşmesinin varlığından söz edilemez. Çünkü tapu memuru önünde açıklanan irade, bir ivaz karşılığı mülkiyetin aktarması iradesidir ki, sadece bu iradeye resmiyet verilmiştir. Satışa ilişkin, resmi işlemin gizli akti de içine alacağı kabul edilemez. Nitekim İsviçre Federal Mahkemesinin kararlı içtihatları ve yabancı bilimsel hakim görüşler de bu doğrultuda yerleşmiştir. Ayrıca 7/10/1953 gün 8/7 sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararında bu temel görüş benimsenmiştir. Sonradan çıkarılan 27/3/1957 gün ve 12/2 saydı içtihadı Birleştirme Kararı ise, şufa, ile ilgilidir. Görüşmeler sırasında ileri sürüldüğü gibi bu karar, 1953 günlü içtihadı birleştirmenin kabul ettiği ilkeyi de bozmamıştır. Sözü edilen 27/3/1957 günlü içtihadı birleştirme kararında: şufa yükümlüsü taşımaz sahibinin yaptığı satış aktinin, aslında hibe olduğunu iddia etmesi karşısında böyle bir dava hakkının bulunduğu ve ispatlandığı takdirde şufa hakkının var sayılamayacağı belirtilmiştir. Burada hibenin geçerliliği değil satım sözleşmesinin geçerliliği ele alınmıştır. Hiç kuşkusuz böyle bir olayda hibenin de geçerliliği ileri sürülmüş olsa, hibe sözleşmesi de geçersiz olacağından taşınmaz şufa yükümlüsüne geri döner ki, şufa hakkı bakımından sonucun değişmeyeceği doğaldır.
Borçlar Kanununun 18. maddesine göre mirasçıya tanınacak iptal davası hakkının Medeni Kanunun 507/4 maddesinin uygulanmasına yer bırakmayacağı doğrultusundaki düşünceleri de kabul etmek olanaksızdır. Çünkü Medeni Kanunun 507/4. maddesindeki dava hakkı, aslında geçerli işlemler için tanınmış bir dava hakkıdır. Borçları Kanununun. 18. maddesine dayanan dava hakkı ise, işlemin aslında geçersizliği nedenine dayanır; onun içindir ki, Medeni Kanununun 508,. maddesinde iyi niyetli olan ve kendisine teberruda bulunulan kimse korunmuştur.
Miras hukuku, miras bırakanın iptali mümkün ölüme bağlı tasarruflarında bile onun son arzularına değer verilmemiştir. (Medeni Kanunun Md. 499 ve 500) ölenin son arzularına saygı ilkesi, ancak onun hukuka uygun tasarrufları için söz konusudur. Bu bakımdan miras hukukunda ölenin son isteklerine saygısızlık gibi bir düşüncede de kabul edilemez.
Medeni Kanunun 603. maddesi hükmü de aslında geçerli tasarruflara karşı mirasçıların miras payını diğer mirasçılara karşı koruyan bir hükümdür. Geçersiz tasarruf miras payına etki yapmayacağından, mirasçının bu hükme dayanmasında bir yarar yoktur. Böyle bir tasarrufla miras bırakanın açığa vurulan iradesi ile hukukça değer taşımaz.
Bu nedenlerle Yargıtay ikinci Hukuk Dairesinin görüşünü ve o doğrultuda ileri sürülen karşı görüşleri kabul etmek olanağı bulunmamıştır. Sonuç :
Bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte (bağışlamak istediği tapu sicillinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini Satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olsun miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılarının, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanununun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine ve bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Kanununun 507. ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağına, Yargıtay İçtihatları Birleştirme (Büyük Genel Kurulunun 1/4/1974 günlü ikinci toplantısında oyçokluğuyla karar verildi.
AYKIRI GÖRÜŞLER
M. Saygın, D. Dai, E. Şener, A. Ö. Egesel, A. P. Gözübüyük, L. Dalamanlı, M. Zafir, H. Fer, H. Köksal, F. Kıyak, İ. Vidinli, M. Yazar, ö. Kemerli, A. Güngör, A. S. Çebi H. Z. Ekmekçioğlu, F. Özdural, S. Sönmez, A. Coşar, H. Atasoy, H. Yargucu, Z. Evirgen, T. Ahıska, A. Özgür, Ş. Seyhun, H. Özgüç, E. Erben, M. Yalman, N. Yüzbaşıoğlu, İ. Oğuz, İ. Yanıkömeroğlu, İ. Ocakçıoğlu, S. H. Karakaş, N. Tankut, M. R. Karabasan, A. Çelen, M. Ş. Özdemir, A. R. Düzceer, H. Ekiz, C. Gülşeni :
Daire kararı gibi.
AYKIRI GÖRÜŞ
Feridun Müderrisoğlu (4. HD. Bşk.) :
Uyuşmazlık;
A – (Saklı pay sahibi olsun veya olmasın) mirasçıların, miras bırakanın, sağlığında yaptığı muvazaalı işlemlerden ötürü Borçlar Yasasının genel kurallarınca iptal davası açıp açmayacakları,
B – Tenkis davasının saklı pay tutarını asan fakat yalnız geçerli olan işlemlere karşı açılabilecek bir dava olup olmadığı,
C – Tenkis ve muvazaa nedeniyle iptal davasının miras bırakanın milli halefi olma yönünden mi, yoksa ölümle doğan ve yasanın sağladığı tecavüzü caiz olmayan saklı pay hakkının halele uğratılmasına dayanıp dayanmadığı,
Ç – Davanın açılış koşulları,
D – Davada ileri sürülen yönlerin ispat biçimi, yönlerini kapsamaktadır.
Konu, sorunların niteliğinden de anlaşılacağı üzere çok geniş kapsamlıdır. Fakat, ağırlık yönü tenkis ve muvazaa davalarının sınırlarının ve olanağının çözümlenmesindedir.
Bilindiği üzere Medeni Yasa ile Borçlar Yasası bir bütündür. Medeni Yasanın 5. maddesi, Borçlar Yasasının kurallarının Medeni Yasa alanındaki sözleşmeler için de geçerli olacağım buyurmaktadır. Bu esasa göre Medeni Yasanın iptal (m. 499), tenkis, iade konusundaki kuralları muvazaalı işlemler konusunda özel bir çözüm getirmişse, kuşkusuz Borçlar Yasasının muvazaaya ilişkin kuralları bunlara oranla genel nitelikte bulunduğundan özel nitelikteki kuralların öncelikle uygulanması gerekecektir. Oysa Medeni Yasanın 499, 502, 603. maddeleri muvazaalı işlemlerden söz etmektedir. 502, 603. maddeler tenkis ve iadeden söz ettiklerine göre bu maddelerin uygulanması yalnız miras bırakanın ölümüyle doğan ve saklı payla iadeyi isteme hakkının mevcut bulunduğu durumlarla sınırlı olmak gerekir. Yine bu esasa bağlı olarak 507. maddenin 4. bendi (saklı pay kurallarını önlemeyi saklamak için yapıldığı açık olan mal aktarımlarından söz etmektedir. Görülüyor ki burada Borçlar Yasasının öngördüğü anlamda bir (muvazaadan söz edilmemiştir. O halde bir özel-genel önceliği bu müessesede söz konusu değildir. Bunun sonucu, mirasçıların dilerlerse miras bırakanın külli halefi olarak ve yasanın ona sağladığı sınırlar içinde kalarak muvazaa davası, dilerlerse (yalnız saklı pay sahiplerinin) tenkis davası açabilecekleridir. Durum, iade davası içinde saklı pay sahiplerine inhisar etmeden aynıdır. Muvazaalı işlem karşısında bulunan mirasçılar, dilerlerse miras hukukunun ana ilkelerinden biri olan miras bırakanın son arzularına saygı göstererek dava açabilirler. Fakat isterlerse muvazaa davası açılabilir. O halde durumu olanaklarına göre ayrı ayrı incelemek gerekir.
I – Miras bırakan sağlığında gerçekten saklı pay tutarını aşan veya aşmayan bir muvazaalı sözleşme yapmıştır ve mirasçıları arasında saklı pay hakkı bulunan derecede mirasçı vardır veya yoktur. Bu durumda miras bırakan yaptığı bu sözleşmeden nasıl cayarak ve aradaki muvazaayı ileri sürerek iptal davası açabilirse onun külli halefi olan mirasçıları da aynen miras bırakan gibi iptal davası açabilirler. Miras bırakanın sağlığında açabileceği bu dava ile ölümünden sonra mirasçılarının açabilecekleri bu konudaki dava ne esas hukuku ne de usul hukuku yönünden özellikle ispat biçimi yönünden hiçbir farklılık göstermez. Çünkü bir kimsenin sağlığında malları üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunmak onun hakkı ise bu mutlak tasarruf hakkını mirasçılara yöneltmiş bir haksız eylem kabulü olanağı yoktur. Bu bakımdan Usulün 290. maddesi dışında mirasçılara miras bırakandan başka bir ispat biçimi tanımak dayanaksız olur. Bu esasa göre başka bir ispat yolu tanınması ancak miras bırakanın salt tasarruf hakkını kısıtlayan saklı payı aşan tutardaki tasarruflarda olanak sağlamak gerekir. Çünkü saklı pay sınırına kadar muvazaalı veya muvazaasız her türlü işlem miras bırakanın salt hakkıdır. O sınır aşılınca artık muvazaaya dayanabilme genellikle yararsızdır. Çünkü muvazaa çok kez mirasçılar tarafından miras bırakanın delilleri düzenleyip hazırlamış olması itibariyle ispatlanamayacaktır. Böylece miras bırakanın salt tasarruf etme hak ve iradesine saygı sağlanır. Mirasçılar, şayet saklı pay hakları varsa tenkis davası yoluna giderler.
Bu durumda miras bırakan gibi muvazaa davası açabilmek için (iptal veya tespitte bir ayrım yapılmaksızın) Medeni Yasanın 581. maddesi uyarınca mirasçıların oybirliği gerekir. Bu sağlanamazsa temsilci atanır. Medeni Yasanın 616. maddesine dayanılarak ve davada yararı bulunduğu ileri sürülerek bir mirasçıya bu davayı açabilme olanağı sağlanamaz.
II – Aynı düşünce biçimi tenkis için de geçerlidir. Miras bırakan nasıl malvarlığında tasarrufa haklı ise yasanın mirasçılardan bir bölümüne tanıdığı saklı paya tecavüz edilmemesini istemek de mirasçıların hakkıdır. Bu hak ancak ölüm anında doğar. Saklı pay hakkı olan mirasçı, bu hakkının, ölüm anında önce miras bırakanın muvazaalı veya gerçek tasarrufla ihlal edildiğini ancak onun ölümünden sonra ileri sürebilir,. Bunu tek başına bir mirasçı da ileri sürebilir; her türlü kanıtla ispatlar.
III – Muvazaalı tasarruflar ve özellikle bunlardan biçime bağlı olanlarına karşı iptal davası açılabileceği bütün yazarlarca benimsenmektedir. (Bakınız Tuor, İsviçre Medeni Kanunu, Amil Artus Çevirisi, Arık. 1956. sh. 376; Necip Kocayusufpaşaoğlu, Miras Hukukuna Giriş, İstanbul 1966, sh. 257/258, 248; Fikret Eren, Türk Medeni Hukukunda Tenkis Davası, Ankara 1973, sh. 95) esasen yasada böyle bir davaya engel de gösterilemez.
Sonuç :
I – Miras bırakanın sağlığındaki muvazaalı her türlü tasarrufları nedeniyle ayrımsız bütün mirasçıların birleşerek, birleşmezlerse temsilci atanması yoluyla, miras bırakanın külli halefi olarak ona tanınan ispat olanaklarıyla sınırlı ve onu aşmayan biçimde iptal davası açabilecekleri,
II – Mirasçıların miras bırakanına usulün sağladığı haklarla muvazaayı ispat olanağı bulunmayan, durumlarda bunlardan yalnız saklı pay sahiplerinin tenkis davası cümlesinin iade davası yoluna gitme olanakları bulunduğu,
III – Muvazaalı olsun veya olmasın koşulları varsa tenkis ve iade davası açma olanağı bulunduğu görüş ve çekincesiyle genel kurul kararı doğrultusunda beliren çoğunluğa katılıyorum.
2- Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2020/570 E. , 2022/1472 K.
Karar Özeti: muris ile eşinin anlaşmalı boşanma protokolünde taşınmazın manevi tazminat karşılığında eşe bırakılması incelenmiştir.
Protokol boşanma kararına geçirilmiş, karar kesinleşmiş ve taşınmaz bu mahkeme kararına dayanılarak eş adına tescil edilmiştir. Daha sonra muris ile eş yeniden evlenmiş; mirasçılardan biri boşanmanın ve taşınmaz devrinin kendisinden mal kaçırmak amacıyla gerçekleştirildiğini ileri sürmüştür.
Hukuk Genel Kurulu çoğunluğu, tescilin tapu sicil müdürlüğünde yapılmış görünürdeki bir satışa değil, hâkim tarafından uygun bulunmuş boşanma protokolünü içeren kesinleşmiş mahkeme kararına dayandığını belirtmiştir. Bu nedenle 1 Nisan 1974 tarihli muris muvazaası İçtihadı Birleştirme Kararı’nın somut olaya uygulanamayacağı sonucuna ulaşılmıştır.
Buradaki önemli nokta şudur: Karar, yaşanan olayların hiçbir danışıklı yön taşımadığını kesin olarak kabul etmemiştir. Çoğunluk, klasik muris muvazaası nedeniyle tapu iptali yolunun, işlemin hukuki biçimi nedeniyle uygulanamayacağına karar vermiştir.
Ayrıca tapu iptali talebi reddedilecek olsa bile mirasçının terditli olarak ileri sürdüğü tenkis talebinin incelenmesi gerektiği açıkça belirtilmiştir.
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
1. Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil, tenkis” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili …’nın babası miras bırakan …’in 16.04.2012 tarihinde öldüğünü, geriye mirasçı olarak çocukları müvekkili …, davalı ve murisin davalıdan olma çocuklarının kaldığını, dava konusu … mahallesi 6535 ada 2 parsel sayılı taşınmazda bulunan 5 nolu bağımsız bölümün aile mahkemesince verilen anlaşmalı boşanma kararı ve ekindeki protokol uyarınca 02.10.2009 tarihinde davalıya devredildiğini, murisin tek amacının evlilik dışı doğan müvekkili …’dan mal kaçırmak olduğunu, murisin ölmeden önce kanser hastalığına yakalandığını, boşanma protokolünde sahibi olduğu tek taşınmazını davalı … adına tescil etmeyi kabul ettiğini, muris ile davalının boşandıktan sonra murisin ölümüne kadar aynı evde yaşayarak evlilik birliğini devam ettirdiklerini, davalının müvekkilinin babasından alacağı maaştan kendisine de maaş bağlanması için tekrar muris ile evlenerek Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığından maaş aldığını, yapılan devir işleminin muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu iptali ve tescile; tescil mümkün olmadığı takdirde tenkise karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacı tarafın iddialarının çelişkili olduğunu ve gerçeği yansıtmadığını, miras bırakanın başka malvarlığının da bulunduğunu, taşınmazın protokol uyarınca verildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.
İlk Derece Mahkemesi Kararı:
6. … Asliye Hukuk Mahkemesinin 02.06.2015 tarihli ve 2012/661 E., 2015/298 K. sayılı kararı ile; muris …’in davacının annesi ile birlikte yaşadığı sırada ve davacı …’nın dünyaya gelmesinden sonra 2007 yılında davalı ile anlaşmalı olarak boşandığı, boşanma sırasında da dava konusu taşınmazın davalı adına devredildiği, murisin daha sonra kanser hastalığına yakalandığı ve ölmeden iki ay önce tekrar davalı ile 15.02.2012 tarihinde yeniden evlendiği, muristeki rahatsızlığın boşanma davası tarihine kadar gittiğinin ve kesin kanser teşhisinin 2009 yılında konulduğunun da belirtildiği, tanık beyanlarına göre murisin boşanmadan önce ve sonrasında da eşinin ve …’nın annesinin yanına gidip geldiğinin anlaşıldığı, gerek anlaşmalı boşanma gerek ikinci kez evliliklerinin gerçek amacı yansıtmadığı, boşanmadaki amacının dava konusu taşınmazı davalı adına tescil ettirmek olduğu, 15.02.2012 tarihindeki yeniden evliliğinin ise diğer miraslarının ve emekli aylığının davalıya bırakılmasının hedeflendiği, davalı adına yapılan taşınmaz devrinin muvazaaya dayalı olduğuna tam bir vicdani kanaat getirildiği gerekçesiyle davacının terditli taleplerinden olan davacının miras hissesi oranında tapunun iptali ile davacı adına tesciline karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 31.05.2018 tarihli ve 2015/12467 E., 2018/10885 K. sayılı kararı ile;
“…Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; miras bırakan … ile davalı …’in 1975 yılında evlendikleri,bilahare,anlaşmalı boşanma talebiyle yaptıkları başvuru sırasında aralarında düzenledikleri 20.02.2008 tarihli protokolü mahkemeye ibraz ettikleri, anılan boşanma protokolünde manevi tazminat karşılığı olarak tapuda muris … adına kayıtlı 6535 ada 2 parsel sayılı taşınmazdaki 5 numaralı bağımsız bölümün davalı …’e devredilmesini kararlaştırdıkları, … Aile Mahkemesi’nin 21.02.2008 tarih ve 2007/1412 E.,2008/165 K. Sayılı kararıyla tarafların boşanmalarına karar verildiği, söz konusu protokolün ilama geçirildiği, nitekim, boşanma ilamında taşınmazın kararın kesinleşmesini müteakip davalı … adına tescil edileceğinin tespitine yönelik hükmün yer aldığı ve 18.03.2008 tarihinde kesinleşen mahkeme kararı uyarınca çekişmeli taşınmazın davalı adına tescil edildiği sabittir.
Bu durumda, somut olaydaki temlikin, 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararı kapsamında değerlendirilemeyeceği ve anılan kararın uygulama yerinin bulunmadığı açıktır.
Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken; yanılgılı değerlendirmeyle, davanın kabulü yönünde hüküm tesisi isabetsizdir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:
9. … Asliye Hukuk Mahkemesinin 06.12.2018 tarihli ve 2018/565 E., 2018/533 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçe genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının muris muvazaasına dayanarak tapu iptali ve tescil olmadığı takdirde tenkis isteminde bulunduğu eldeki davada yapılan temlikin 01.04.1974 tarihli ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ve anılan kararın bu olayda uygulama yerinin bulunup bulunmadığı, buradan varılacak sonuca göre davanın reddinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
12. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konu ile ilgili kavramların ve yasal düzenlemelerin incelenmesinde fayda bulunmaktadır.
13. Muvazaa kavramı, Türk Hukuk Lûgatında; ‘‘Anlaşmalı saptırma gerçek dışı durumlara gerçekmiş niteliğini kazandırma işlemi. Hukuksal bir işlem konusunda gerçek duruma aykırılıkta birleşilerek yapılan ortak açıklama (beyan) ya da ortaya konulan belgedir. Danışıklı işlem’’ şeklinde tanımlanmıştır (Türk Hukuk Lûgatı, Türk Hukuk Kurumu, Cilt I, … 2021, s. 819).
14. Muvazaa, pozitif hukukumuzda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 19. [mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 18.] maddesinde düzenlenmiş ve anılan maddenin birinci fıkrasında;
“Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır” hükmüne yer verilmiştir.
15. Buna göre muvazaa; tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile ve fakat kendi gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmaları, şeklinde tanımlanabilir.
16. Muvazaa daha çok sözleşmenin yorumuyla ilgili olduğundan, öğreti ve uygulamada kapsamlı olarak incelenmiş ve belirli kurallara bağlanmıştır. Gerek öğretide ve gerekse uygulamada muvazaa, mutlak ve nispi muvazaa olarak iki gruba ayrılmaktadır. Mutlak muvazaada taraflar herhangi bir hukukî işlem yapmayı (oluşturmayı) istemezler, yalnız görünüşte bir hukukî işlem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar; nispi muvazaada ise; taraflar gerçekten belli bir hukukî işlem yapmak isterler, ancak onu saklamak amacıyla, bir başka hukukî işlemin kurulduğu görüşünü yaratmak üzere irade açıklamasında bulunurlar.
17. Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir gizli işlem yapmayı arzu etmiş olsunlar, görünüşteki (zahiri) işlem tarafların gerçek iradelerine uymadığından, ilke olarak herhangi bir sonuç doğurmaz. Muvazaada görünüşteki işlemin her türlü hukukî sonuçtan yoksun olması, tarafların ortak iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklanmaktadır.
18. Muvazaa, doğru olmayan bir şey üzerinde birden fazla kişinin anlaşması ile oluşur. Bu açıdan bakıldığında kural olarak muvazaanın tek taraflı işlemlerle yapılması mümkün değildir. Burada üzerinde durulması gereken bir diğer husus ise; muvazaanın mümkün olmadığı sözleşmeler ile muvazaanın yapılmasına rağmen dinlenemeyeceği sözleşmeleri birbirinden ayırmak gerektiğidir. Birkaç örnek vermek gerekirse, muvazaa çift taraflı bütün özel sözleşmeler ile bazı resmî sözleşmelerde yapıldığı hâlde, bazı resmî sözleşmelerde yapılma olanağı bulunmamaktadır. Eğer resmî memur sözleşmeye iradesini katabiliyor ve bu katılma inşai bir nitelik taşıyorsa, gerektiğinde resmî sözleşmeye müdahalede bulunabiliyor, sözleşmeyi onaylayıp onaylamama konusunda takdir hakkını kullanabiliyorsa, bu durumda resmî memurun muvazaaya iştiraki düşünülemeyeceğinden sözleşmede muvazaanın oluşması mümkün değildir. Böyle sözleşmelerde tarafların serbest iradeleri ile sözleşme yapmaları sınırlandırılmıştır. Yine bir sözleşmeyi ortadan kaldırmak tarafların elinde değilse muvazaa ileri sürülemeyecektir. Bu nedenle kamu hukukunu, usul hukukunu, aile hukukunu ilgilendiren sözleşmelerde örneğin mirasın reddine, evlât edinmeye, boşanmanın fer’i neticelerine ilişkin sözleşmelerde araya resmî memurun iradesi girdiğinden ve taraflar sözleşmeyi istedikleri anda ortadan kaldıramadıklarından muvazaadan söz etme olanağı bulunmamaktadır (Özkaya, Eraslan: Açıklamalı-İçtihatlı İnançlı İşlem ve Muvazaa Davaları, … 2020, s. 233, 234).
19. Eldeki davanın konusunu oluşturan ve “muris muvazaası” olarak isimlendirilen muvazaa türünün ise Türk Hukukunda büyük bir yeri ve önemi vardır.
20. Az yukarıda açıklanan TBK’nın genel hükmü dışında muris muvazaasına ilişkin bir düzenleme kanunlarımızda yer almamaktadır. Muris muvazaası kaynağını daha çok Yargıtay İçtihatlarından ve bilimsel görüşlerden almakta ise de esas kaynağını 1.4.1974 tarihli ve 1/2 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararı oluşturmaktadır.
21. Anılan İçtihatları Birleştirme Kararında belirlenen ilkeler daha sonra kabul edilen 22.05.1987 tarihli ve 1986/4 E., 1987/5 K. sayılı ve 16.03.1990 tarihli ve 1989/1 E., 1990/2 K. sayılı İçtihatları Birleştirme Kararlarında da kabul edilmiş, uygulama da bu ilkeler doğrultusunda gelişme göstermiştir (Özkaya, s. 400).
22. Yeri gelmişken hemen söz konusu içtihatları birleştirme kararlarında varılan sonuçların açıklanması gerekmektedir.
23. 1.4.1974 tarihli ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında sonuç olarak; “Bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıların, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu’nun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine ve bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Kanunun 507 ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağına”,
22.05.1987 tarihli ve 1986/4 E., 1987/5 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında sonuç olarak; “Miras bırakanın yaptığı temliki tasarruflardan zarar gören mirasçıların tenkis davası ile birlikte kademeli olarak veya tenkis davası açtıktan sonra ayrı bir dilekçe ile Borçlar Kanununun 18. maddesine dayalı muvazaa nedeniyle iptâl–tescil davası da açabileceklerine”,
16.03.1990 tarihli ve 1989/1 E., 1990/2 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında ise sonuç olarak; “1.4.1974 gün ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının değiştirilmesine yer olmadığına” karar verilmiştir.
24. Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kararları konuları ile sınırlı, gerekçeleri ile aydınlatıcı ve sonuçları ile bağlayıcı kararlardır. Hukuk Genel Kurulunun 20.02.1963 tarihli ve 19634/71 E., 1963/21 K. sayılı kararında da belirtildiği gibi “Bir konunun İçtihadı Birleştirme Kararı ile aydınlanması, ameli sonuç bakımından, o konuda yeni bir yasa çıkarılması anlamına gelmektedir”. Yine Hukuk Genel Kurulunun 29.11.2006 tarihli ve 2006/1-734 E., 2006/761 K. sayılı kararında da vurgulandığı üzere; “nasıl ki yasa hükümleri uygulanırken tefsirleri ve asıl amaçlarının belirlenmesi gerekmekte ise yine yasa hükmünde olan İçtihadı Birleştirme Kararlarının da tefsiri mümkün olup bu durum sonuçları ile bağlayıcı olan İçtihadı Birleştirme Kararlarının genişletilmesi veya değiştirilmesi anlamına gelmemektedir.” Bu açıklamalardan yorum yolu ile içtihatları birleştirme kararının içeriklerinin genişletilip değiştirilemeyeceği sonucuna kolaylıkla varılabilmektedir.
25. Anılan içtihatları birleştirme kararı, saptanan ilkeler ışığında bakıldığında muris tarafından kendisine ait taşınmaz malı mirastan mal kaçırmak amacıyla diğer mirasçılardan bir veya bir kaçına tapu sicil müdürlüğünde resmî memur huzurunda yapılan satışlarla ilgilidir. Bir başka deyişle, 01.04.1974 tarihli ve 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanabilmesi için; dava konusu yapılan taşınmazların muris adına tapuda kayıtlı olması, satış işleminin tapu sicil müdürlüğünde resmî memur huzurunda yapılmış olması gerekir. Ancak bu iki koşulun varlığı hâlinde sözü edilen Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararını uygulama olanağı söz konusu olabilecektir. İçtihadı Birleştirme Kararının sonuç bölümünde muris muvazaasının oluşabilmesi için taşınmazın tapu sicillinde kayıtlı olması yanında murisin tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olması koşulunun ne anlama geldiğinin saptanması gerekmektedir. Buradaki kastedilen irade açıklaması murisin bizzat tapu memurunun önüne giderek beyanda bulunması değil, her ne biçimde ve her ne yolla olursa olsun murisin iradesinin resmî memura ulaştırılması ve bu iradenin tapudaki muvazaalı devir işlemine esas olmasıdır, yani iradenin hangi vasıta ile değil, hangi amaçla tapu memuru önüne geldiği önemlidir. Ancak İçtihadı Birleştirme Kararına, yorum yoluyla gizli bağış iddialarına yönelik uygulama olanağı sağlanamayacağı unutulmamalıdır. Nitekim bu husus Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 30.12.1992 tarihli ve 1992/586 E., 1992/782 K. ve 21.09.1994 tarihli ve 1994/ 248 E., 1994/538 K. sayılı kararlarında da açıkça benimsenmiş ve yargısal uygulama anılan kararlar doğrultusunda da istikrar kazanmıştır.
26. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; dosya kapsamında miras bırakan ile davalının 1975 yılında evlendikleri, daha sonra anlaşmalı boşanma talebiyle yaptıkları başvuru sırasında aralarında düzenledikleri 20.02.2008 tarihli anlaşma protokolünü mahkemeye ibraz ettikleri, boşanma protokolünde manevi tazminat karşılığı olarak tapuda muris … adına kayıtlı 6535 ada 2 parsel sayılı taşınmazdaki 5 numaralı bağımsız bölümün davalıya devredilmesini kararlaştırdıkları, … Aile Mahkemesi’nin 21.02.2008 tarihli ve 2007/1412 E., 2008/165 K. sayılı kararıyla boşanma protokolü uygun bulunarak tarafların boşanmalarına karar verildiği, protokolün ilamın eki kabul edilip karara geçirildiği, ilamda boşanma kararının kesinleşmesini müteakip taşınmazın davalı adına tescil edileceğinin tespitine yönelik hükmün yer aldığı, mahkeme kararının 18.03.2008 tarihinde kesinleştiği ve devir işleminin kesinleşen mahkeme kararı uyarınca 02.10.2009 tarihli ve 18826 yevmiye numaralı işlem ile davalı adına tescil edildiği anlaşılmıştır. Somut olayda murisin boşanma protokolü uyarınca yaptığı hâkim önündeki kabul beyanını ve kesinleşmiş bu mahkeme kararı uyarınca yapılan tescil işlemini de sanki tapu sicil memuru huzurunda yapılan bir devir işlemi gibi kabul etmek mümkün değildir. Zira somut olay biçim koşulu yönünden tamamen farklılık göstermektedir. Bir başka deyişle, anılan İçtihadı Birleştirme Kararının somut olayda uygulanma olanağı bulunmadığından, mahkemece davacının tapu iptali ve tescil talebinin reddine karar verilmelidir.
27. Muris muvazaası nedeniyle tapu iptali ve tescil davası ile tenkis davası terditli olarak açılabilir. Bu durumda öncelikle daha kapsamlı olan muvazaa iddiasının araştırılıp değerlendirilmesi ve sonucuna göre tenkis isteğinin incelenmesi gerekmektedir. Eldeki dava muris muvazaası iddiasına dayalı tapu iptali ve tescil, tescil mümkün olmadığı takdirde tenkis istemine ilişkindir. Mahkemece İçtihadı Birleştirme Kararının somut olayda uygulanma olanağı bulunmadığından davacının tapu iptali ve tescil talebinin reddine karar verilmeli ve terditli taleplerden olan tenkis istemi değerlendirilerek sonucuna göre hüküm kurulmalıdır. Özel Dairece, davanın reddine karar verilmesi gerektiği yazılmış ise de mahkemenin tenkis talebini değerlendirmesi gerektiği hususu belirtilmediğinden kararın bu değişik gerekçe ile bozulması gerekmiştir.
28. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; 01.04.1974 tarihli ve 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının sonuç bölümünde muris muvazaasının oluşabilmesi için taşınmazın tapu sicillinde kayıtlı olması yanında murisin tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olması koşulundan kastedilenin murisin bizzat tapu memurunun önüne giderek beyanda bulunması anlamına gelmediği, iradenin hangi vasıta ile değil hangi amaçla tapu memuru önüne geldiği hususunun önem taşıdığı, kural olarak taraflar arasındaki bir anlaşmazlığı hükme bağlayan ilamlara karşı muvazaa iddiası ileri sürülemeyecek ise de, somut olayda bu kuralın uygulanamayacağı, zira anlaşmalı boşanma davasında tarafların mal bölüşümünün mahkeme tarafından belirlenmediği, tarafların mahkemeye anlaşma şeklinde bildirdikleri iradeleri ile yapılan mal paylaşımının mahkemece kabul edilip hükme esas alındığı, eldeki uyuşmazlıkta muvazaa nedeniyle iptali istenilen işlemin boşanmaya ilişkin mahkeme kararının değil, tarafların kendi iradeleriyle belirledikleri mal paylaşımına yani temlik işlemine konu edilen işleminin olduğu, açıklanan bu iradenin gerçek irade olmayıp mirasçıdan mal kaçırmak amacını güttüğü iddia edildiğine göre talebin İçtihadı Birleştirme kararı kapsamı içinde değerlendirilmesi ve muris muvazaası nedenine dayanılarak açılan davanın dinlenmesinin gerektiği, aksi yönde uygulamanın İçtihadı Birleştirme kararında varılan sonuç ile de uygun olmadığı, somut olayda murisin mal kaçırma kastıyla hareket ettiği ve temlik işleminin muvazaalı olduğu kanıtlandığından mahkeme kararının onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
29. Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
30. Bu nedenle direnme kararı yukarıda belirtilen değişik gerekçe ile bozulmalıdır.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda belirtilen değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı, 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,
Bozma neden ve şekline göre davalı vekilinin direnme konusu kapsamı dışında yer alan temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Aynı Kanun’un 440/III-1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 09.11.2022 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.
3- Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 2019/3671 E. , 2020/6275 K.
Ara malik kullanılması muris muvazaasını ortadan kaldırmaz. Böyle bir devir zincirinde öncelikle muristen ara malike yapılan işlemin gerçek niteliği incelenir; ilk temlikin mirasçıdan mal kaçırma amacıyla muvazaalı olarak gerçekleştirildiği belirlenirse, taşınmazın daha sonra başka bir kişiye devredilmesi bu işlemi kendiliğinden geçerli hâle getirmez. Sonraki devir bakımından taşınmazı edinen kişinin ilk işlemin muvazaalı olduğunu bilip bilmediği veya bilmesinin gerekip gerekmediği araştırılır. Muvazaayı bilen ya da bilmesi gereken son malik, Türk Medeni Kanunu’nun 1023. maddesinde düzenlenen tapu siciline güven ilkesinden yararlanamaz. Yakın aile ilişkileri, satış bedelinin ödenmemesi, tarafların ekonomik durumları ve devirlerin ortak bir plan kapsamında gerçekleştirilmesi kötü niyet değerlendirmesinde önem taşıyan emarelerdir. Devirler arasında uzun süre bulunması veya ikinci devrin murisin ölümünden sonra yapılması ise işlemler arasındaki bağlantıyı tek başına ortadan kaldırmaz.
MAHKEMESİ : … BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 1. HUKUK DAİRESİ
DAVA TÜRÜ : TAPU İPTALİ VE TESCİL
Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda ilk derece mahkemesince davanın kabulüne dair verilen kararın davalı vekilince istinafı üzerine … Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesince, istinaf başvurusunun kabulü ile davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacılar vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi …’in raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;
– KARAR-
Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
Davacılar, mirasbırakan …’nin 1516 ada 8 parsel sayılı taşınmazdaki paylarını dava dışı annesi …’ya, …’nın damadı (murisin eniştesi) davalı …’a satışlar yoluyla devrettiklerini, yapılan işlemlerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı, bedelsiz ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu kaydının iptaliyle miras payları oranında adlarına tescile karar verilmesini istemişlerdir.
Davalı, çekişmeli taşınmazın dava dışı …’nın sağlık sorunları nedeniyle gerçekte … adına hareket eden mirasbırakan tarafından satın alındığını, …’nın o dönem çekişmeli taşınmazı satın alabilmek amacıyla başka bir taşınmazını sattığını, …’nın sağlık sorunları nedeniyle mirasbırakan adına tescil edildiğini, dava sonra ileride sorun çıkmaması adına …’nın gerçekte de sahibi olduğu taşınmazı devraldığını, çekişmeli taşınmazı …’dan bedelini ödeyerek satın aldığını, muvazaanın söz konusu olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, temliklerin muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar ilişkin verilen kararın davalı vekilince istinafı üzerine, … Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk dairesince; temliklerin mirasçıdan mal kaçırma amacıyla yapıldığının kanıtlanamadığı gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun 6100 sayılı HMK’nın 353/1-b-2 maddesi uyarınca kabulüne, ilk derece mahkemesinin kararının kaldırılmasına, davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden, 1971 doğumlu mirasbırakan …’nin 16.05.2015 tarihinde ölümü ile geriye mirasçı olarak ikinci eşi …’dan olma çocukları davacılar …, … … ve … ile ilk eşi …’den olma dava dışı çocukları …, … ve …’nın kaldıkları, mirasbırakanın çekişme konusu 1516 ada 8 parsel sayılı taşınmazdaki paylarını 18.08.2008 tarihinde annesi dava dışı …’ya, …’nın da 23.08.2016 tarihinde damadı davalı …’a satışlar yoluyla devrettikleri anlaşılmaktadır.
Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada mirasbırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.
Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve l.4.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere, görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanununun 706, Türk Borçlar Kanununun 237 ve Tapu Kanununun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.
Bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle mirasbırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında, birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile mirasbırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.
Somut olaya gelince, davalı dava konusu taşınmazın gerçekte dava dışı kayınvalidesi …’ya ait olduğunu, …’nın başka bir taşınmazının satışından elde ettiği gelir ile çekişmeli taşınmazı satın aldığını savunmuş ise de, davalının bu olguyu doğrulayan hiçbir belge ya da bilgiyi dosyaya sunmadığı gibi, dava dışı …’ya ait Uyap pasif tapu kaydı sorgulamasında da yalnızca dava konusu taşınmazın kaydına rastlanması yanında, mirasbırakan tarafından annesi …’ya yapılan temlikin, mirasbırakanın eşi …’a pay bırakmamak amacıyla yapıldığının, taşınmazın gerçek sahibinin mirasbırakan olduğunun davacı tanıkları tarafından ifade edilmesi karşısında, anılan bu olgular yukarıda değinilen ilkelerle birlikte değerlendirildiğinde, mirasbırakan tarafından yapılan temlikin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu sonucuna varılmaktadır.
Öte yandan; yapılan ilk temlik danışıklı olduğuna göre, sonraki devirde iyiniyet ilkesinin gözetilmesi gerekeceği kuşkusuzdur. Davalının mirasbırakanın eniştesi, ara malik …’nın da damadı olması itibariyle, mirasbırakanın yaptığı temliki işlemin muvazaalı olduğunu bilen yada bilmesi gereken kişi konumunda bulunduğu tartışmasızdır.
O halde, davalının ilk temlikin muvazaalı olduğunu bildiğinden iyiniyetli olarak kabul edilemeyeceği; başka bir ifadeyle, Türk Medeni Kanununun 1023. maddesinin koruyuculuğundan yararlanamayacağı açıktır.
Hal böyle olunca, iddianın ispatlandığı gözetilerek davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken delillerin takdirinde hataya düşülerek yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi doğru değildir.
Davacılar vekilinin yerinde görülen temyiz itirazının kabulü ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 371/1-a maddesi uyarınca … Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi kararının BOZULMASINA, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 373/2. maddesi gereğince dosyanın kararı veren … Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi’ne gönderilmesine, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 25.11.2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
4- Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 2006/11417 E., 2006/13293 K.
Miras bırakan Mehmet, üç taşınmazını diğer mirasçılarından mal kaçırarak davalı oğlu Kemalettin’e ulaştırmak amacıyla önce ara malik Ramazan’a, Ramazan da yaklaşık üç ay sonra Kemalettin’e satış yoluyla devretmiştir. Yargıtay; murisin taşınmazdaki evde yaşamaya devam etmesi, ara malikin taşınmazları hiç kullanmaması, devirlerin kısa aralıklarla yapılması, gösterilen satış bedelleri ile gerçek değerler arasındaki fahiş fark, murisin mal satmaya ihtiyaç duymaması ve davalı oğlun taşınmazları satın alabilecek ekonomik gücünün bulunmaması nedeniyle ilk devrin bedelsiz ve muvazaalı olduğuna karar vermiştir. Son malik murisin oğlu olduğundan muvazaalı işlemi bildiği, bu nedenle Türk Medeni Kanunu’nun 1023. maddesindeki iyi niyet korumasından yararlanamayacağı kabul edilmiştir. Ara malikin, taşınmazları kayırılan mirasçıya ulaştırmak amacıyla kullanılan bir aracı olduğu sonucuna varılarak davanın reddine ilişkin yerel mahkeme kararı bozulmuştur.
Taraflar arasında görülen davada;
Davacılar, miras bırakanları Mehmet’in diğer mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olarak davalı oğlu Kemalettin’e intikali sağlayabilmek için 94, 95 ve 96 no’lu parsellerini aracı Ramazan’a satış göstererek temlik ettiğini, onun da davalı Kemalettin’e devrettiğini ileri sürüp, tapu kayıtlarının iptali ile miras payları oranında adlarına tescilini, olmazsa tenkis istemişlerdir.
Davalı, murisin kumar borçlarını ödemek amacıyla taşınmazlarını Ramazan isimli şahsa sattığını, birkaç ay sonra bedelini taksitle ödeyerek satılan yerleri kendisinin aldığını bildirip, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, işlemin danışıklı olduğunun kanıtlanmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; tetkik hakiminin raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü.
Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali tescil, olmazsa tenkis isteklerine ilişkindir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; tarafların ortak miras bırakanı Mehmet’in 94 parsel sayılı taşınmazın tamamına, 95 ve 96 parsel sayılı taşınmazların 1/2 payına malik iken, bu yerleri 14.03.1996 tarihinde Ramazan’a, onun da 04.06.1996 tarihinde davalıya satış yoluyla temlik ettiği, miras bırakanın 25.02.2005 tarihinde öldüğü görülmektedir.
Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak, mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.
Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere, görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanun’un 706, Borçlar Kanunu’nun 213 ve Tapu Kanunu’nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.
Hemen belirtmek gerekir ki, bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün, diğer bir söyleyişle, miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında, birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.
Somut olaya gelince; miras bırakan Mehmet’in ölünceye kadar 96 parsel üzerindeki evde yaşadığı, davalının ve miras bırakanın tanıdığı bir kişi olan ara malik Ramazan’ın taşınmazı hiç tasarruf etmediği, devirlerin çok kısa aralıklarla yapıldığı, akitteki değer ile taşınmazların gerçek değeri arasında fahiş fark bulunduğu, miras bırakanın taşınmazı mal satmaya ihtiyacının olmadığı, davalının ise, alım gücünün bulunmadığı dosya kapsamı ile sabittir. Belirlenen bu olgular, yukarıda açıklanan ilkelerle birlikte değerlendirildiğinde, miras bırakan Mehmet’in Ramazan’a yapmış olduğu temliklerin bedelsiz ve muvazaalı olduğunun kabulü gerekir. Son kayıt maliki davalının, miras bırakanın oğlu olup muvazaalı işlemi bilen kişi konumunda bulunduğu ve Türk Medeni Kanunu’nün 1023. maddesi koruyuculuğundan istifade edemeyeceği açıktır. Yapılan işlemlerle taşınmazların davalıya intikal ettirilmesi amacıyla aracı kullandığı anlaşılmaktadır.
Hal böyle olunca; davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir. Davacıların temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün HUMK’nın 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA), peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 28.12.2006 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
5- Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 2016/7581 E. , 2019/2990 K.
Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 2016/7581 E., 2019/2990 K. sayılı kararına göre miras bırakanın tapuda satış olarak göstererek devrettiği taşınmazların gerçekte mirasçılardan mal kaçırma amacıyla temlik edildiği kanıtlanırsa muris muvazaası oluşur. Taşınmazın ilk devralan tarafından daha sonra başka bir kişiye aktarılması, ilk muvazaalı işlemi geçerli hâle getirmez. İkinci el konumundaki son kayıt maliki, ilk devrin muvazaalı olduğunu bilen veya bilmesi gereken kişi durumundaysa TMK’nın 1023. maddesindeki iyi niyet korumasından yararlanamaz ve TMK’nın 1024. maddesi gereğince tapu kaydının iptaline karar verilebilir. Buna karşılık murisin tapuda açıkça bağış yoluyla devrettiği taşınmazlarda görünürdeki işlem ile gerçek irade arasında farklılık bulunmadığından klasik muris muvazaasından söz edilemez; saklı payın ihlal edilmesi hâlinde tenkis hükümleri uygulanır. Satış gösterilerek devredilen taşınmazlar yönünden tapu iptali ve tescile, açık bağışa konu taşınmazlar yönünden ise uzman bilirkişi tarafından yapılacak denetime elverişli hesaplamaya göre tenkise karar verilmesi gerekir.
MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
DAVA TÜRÜ : TAPU İPTALİ VE TESCİL-TENKİS
Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kısmen kabulüne ilişkin olarak verilen karar birleştirilen davada davacılar tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi … ‘ün raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;
-KARAR-
Asıl dava muris muvazaası hukuksa nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, birleştirilen dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil ile tenkis isteklerine ilişkindir.
Asıl davada davacı …, mirasbırakan …’ın … ada … parsel sayılı taşınmazını oğlu olan davalı …’ye, … ada … parsel ile … parsel sayılı taşınmazlarını torunu …’e satış suretiyle temlik ettiğini, …’in de taşınmazları davalı …’a devrettiğini, işlemlerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu kayıtlarının iptali ile miras payı oranında adına tescil istemiştir.
Birleştirilen davada davacılar, mirasbırakanları …’nın mirasçılarından mal kaçırma amacıyla muvazaalı olarak … parselini oğlu …’e, … parselini oğlu …’e … ada … parseli oğlu …’ye bağışladığını, … ada … parselini …’e satış suretiyle temlik ettiğini, … ve … parsellerini … ve …’e bağışladığını, … ada … parsel sayılı taşınmazını oğlu …’ye satış suretiyle devrettiğini, … ve … parsellerini oğlu …’ye bağışladığını, … parselini de oğlu …’e sattığını ileri sürerek tapu iptal tescil ve tenkis isteklerinde bulunmuşlardır.
Davalılar, davanın reddini savunmuşlardır.
Davanın kısmen kabulüne ilişkin olarak verilen karar Dairece; “… miras bırakanın satış yoluyla temlik ettiği taşınmazlar bakımından temliklerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaa ile illetli olduğu, ikinci el konumunda bulunan son kayıt maliklerinin de muvazaalı işlemi bilen ve bilmesi gerekli konumunda bulundukları TMK’nun 1024. maddesi aracılığıyla ve TMK’nun 1023. maddesinin koruyuculuğundan yararlanamayacakları belirlenmek suretiyle asıl ve birleşen davadaki tapu iptal tescil isteklerinin kabulüne karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Bu yöne değinen davalıların temyiz itirazları yerinde değildir. Reddiyle bu hususlara ilişkin aleyhlerindeki hükümlerin ONANMASINA, Ancak bağışa konu edilen çekişme konusu taşınmazlar bakımından tenkis istekli davanın temyizine gelince; ….. mahkemece tenkis isteği bakımından iki ayrı bilirkişiden tenkis raporu alınmış, tapusu iptal edilen taşınmazların da tenkis kapsamına alındığı gerekçesiyle bilirkişi raporlarına itibar edilmeyerek mahkemece tenkis hesabı yapılarak sonuca gidilmiştir. Ancak mahkemece yapılan tenkis hesabının denetime elverişli olduğu söylenemez. HUMK’nun 275. maddesinde “…çözümü özel veya teknik bir bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verilir.”denilmektedir. Hal böyle olunca, satış yoluyla temlik edilen taşınmazlar yönünden iptal ve tescile karar verildiği dikkate alınarak sadece bağış yoluyla devredilen taşınmazlar bakımından yukarıda değinilen ilkeler gözetilerek uzman bilirkişiden tenkis raporu alınıp sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere eksik inceleme ile hüküm kurulmuş olması doğru değildir.” gerekçesiyle bozulmuş, bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
6- Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2018/661 E 2020/385 K
Miras bırakan anne, eşinden kalan iki taşınmazdaki paylarının tamamını, vekil tayin ettiği davalı kızı aracılığıyla önce üçüncü bir kişiye satmış; bu kişi de yaklaşık beş ay sonra taşınmazları yeniden davalı kıza devretmiştir. Davacı mirasçılar, üçüncü kişinin ara malik olarak kullanıldığını ve işlemlerin diğer çocuklardan mal kaçırmak amacıyla gerçekleştirildiğini ileri sürmüştür. Hukuk Genel Kurulu; murisin emekli maaşı ve sağlık güvencesinin bulunması, bütün malvarlığını satmasını gerektirecek önemli bir para veya tedavi ihtiyacının kanıtlanamaması, tapudaki satış bedeli ile taşınmazların gerçek değeri arasındaki büyük fark, taşınmazların üçüncü kişiye devredilmesine rağmen muris ve davalı tarafından kullanılmaya devam edilmesi ve geliri bulunmayan davalı kızın taşınmazları satın alabilecek ekonomik güce sahip olmaması nedeniyle devirlerin gerçek satış olmadığı sonucuna ulaşmıştır. Davalının uzun yıllar murisle birlikte yaşaması, diğer çocukların murisle görüşmesini engellemesi ve murisin bütün malvarlığını ara malik üzerinden davalı kızına aktarması da mirasçılardan mal kaçırma kastının kanıtı olarak değerlendirilmiştir. Böylece ara malikin yalnızca taşınmazları kayırılan mirasçıya ulaştırmak amacıyla kullanıldığı ve devirlerin bedelsiz ve muvazaalı olduğu kabul edilerek tapu iptali ve tescil davasını kabul eden yerel mahkeme kararı oybirliğiyle onanmıştır.
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
1. Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Adana 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacılar İstemi:
4. Davacılar vekili dava dilekçesinde; tarafların kardeş olduklarını, anneleri olan mirasbırakan …’in eşinin vefatı ile intikal eden 314 parsel sayılı taşınmaz ile üzerinde iki katlı ev bulunan 23 parsel sayılı taşınmazdaki paylarını 03.05.2006 tarihinde dava dışı … isimli kişiye satış suretiyle temlik ettiğini, 12.10.2006 tarihinde ise davalının adı geçen kişiden bu payları devraldığını, davalının yaklaşık onbeş yıl önce eşi ve çocukları ile birlikte mirasbırakanın yanına taşınarak ölümüne kadar dava konusu 23 parseldeki iki katlı evde onunla birlikte yaşadığını, hâlen de aynı evde oturmaya devam ettiğini, bu durum nedeniyle diğer çocuklarına nazaran davalıyı kendisine daha yakın hisseden murisin paylarını davalı kızına bağışladığını, çünkü murisin eşinden kalan paylarını … isimli şahsa satmasını gerektirir bir durumun olmadığını, kendi adına kayıtlı bir taşınmazı bulunmamakla birlikte eşinden dolayı emekli maaşı aldığını, sağlık güvencesi ve kira geliri bulunduğunu, davalının ise ev hanımı olup bu yerleri …’den satın alacak ekonomik gücü ve gelirinin bulunmadığını, yapılan temliklerin diğer mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek müvekkillerinin miras payları oranında tapu iptali ve tescil isteğinde bulunmuştur.
Davalı Cevabı:
5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; mirasbırakanın dava konusu payları bedeli karşılığında …’e sattığını, müvekkilinin de yine bedelini ödeyerek bu kişiden satın aldığını, tüm devirlerin gerçek satış olduğunu, murisin geçimini sağlamak için paylarını sattığını, çünkü tek gelirinin eşinden dolayı aldığı Bağ-Kur maaşı olduğunu, davacıların annelerine bakmadıkları gibi hiçbir ihtiyacı ile de ilgilenmeyip katkıda bulunmadıklarını, aksine eline geçen parayı da almaya çalıştıklarını, davacı …’in babasından dolayı kendisine de maaş bağlanmasını istemesi üzerine murisin aldığı maaşın azaldığını, dava konusu 314 parselin yıllardan beri davacı … tarafından kiraya verilerek gelirinin alındığını, buna karşın annesine katkıda bulunmadığını, murisin eşinin sağlığında birçok taşınmazı sattırarak parasını davacı …’e verdiğini, aylık 300,00TL dışında bir geliri bulunmayan murisin bakımı ve ev işleri için üçüncü bir kişinin yardımına ve paraya ihtiyacı olduğunu savunarak, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
İlk Derece Mahkemesi Kararı:
6. Adana 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 09.09.2013 tarihli ve 2009/681 E., 2013/486 K. sayılı kararı ile; davaya konu payların murisin verdiği vekâletname ile davalı tarafından …’e 02.05.2006 tarihinde satış suretiyle devredildiği, bu kişi tarafından da 12.10.2006 tarihinde davalıya satıldığı, mirasbırakanın emekli olup sosyal ve ekonomik güvencesinin bulunduğu, davalının ise ev hanımı olduğu, herhangi bir kazancının bulunmadığı, gerçekte taşınmazların mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla devredildiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
7. Adana 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 09.06.2014 tarihli ve 2013/21714 E., 2014/11281 K. sayılı kararı ile; “… tüm dosya kapsamı ve tanık ifadelerinden, muris … hayatta iken, eşi…’dan kalan dükkanın kira gelirlerinin çocukları tarafından alındığı, murisin eşinden kalan maaşının davacı …’in başvurusu üzerine muris ile davacı … arasında paylaştırıldığı, hasta, bakıma muhtaç olan ve başka geliri bulunmayan murisin paraya ve mal satmaya ihtiyacının olduğu, bu nedenle taşınmazların üçüncü kişiye satıldığı, davalının eşinin annesinden kalan bir dükkanı satarak dava konusu taşınmazları bedeli karşılığında … isimli kişiden geri aldığı, mirasbırakanın davacılardan mal kaçırmasını gerektirecek bir sebep bulunmadığı anlaşılmakta olup, HMK’nun 190, TMK’nun 6. maddeleri uyarınca davacıların muvazaa iddiasını kanıtlayamadığı, bir başka ifade ile temlikin gerçek satış olduğu sonucuna varılmaktadır.
Hâl böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması doğru değildir…” gerekçesiyle hüküm bozulmuştur.
Direnme Kararı:
9. Adana 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 08.06.2015 tarihli ve 2015/595 E., 2015/451 K. sayılı kararı ile ilk hükümdeki gerekçelerle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; ortak mirasbırakana ait 23 ve 314 parsel sayılı taşınmaz paylarının davalı kızı tarafından 28.01.2003 tarihli vekâletname ile 02.05.2006 tarihinde dava dışı … isimli kişiye satış suretiyle temlik edilip, 12.10.2006 tarihinde de adı geçen kişiden satış suretiyle devraldığı gözetildiğinde, mirasbırakan tarafından yapılan temlikin gerçekte diğer mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
12. Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.
13. Hemen belirtilmelidir ki; irade ve beyan arasında bilerek yaratılan uyumsuzluk şeklinde tanımlanan muvazaa, pozitif hukukumuzda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 19. (mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 18.) maddesinde düzenlenmiş ve anılan maddede, “Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır.” hükmüne yer verilmiştir.
14. Buna göre muvazaa; tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile ve fakat kendi gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmaları, şeklinde tanımlanabilir.
15. Muvazaa daha çok sözleşmenin yorumuyla ilgili olduğundan, öğreti ve uygulamada kapsamlı olarak incelenmiş ve belirli kurallara bağlanmıştır. Gerek öğretide ve gerekse uygulamada muvazaa, mutlak ve nispi muvazaa olarak iki gruba ayrılmaktadır; mutlak muvazaada taraflar herhangi bir hukuki işlem yapmayı (oluşturmayı) istemezler, yalnız görünüşte bir hukuki işlem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar; nispi muvazaada ise taraflar gerçekten belli bir hukuki işlem yapmak isterler, ancak onu saklamak amacıyla, bir başka hukuki işlemin kurulduğu görüşünü yaratmak üzere irade açıklamasında bulunurlar.
16. Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir gizli işlem yapmayı arzu etmiş olsunlar, görünüşteki (zahiri) işlem tarafların gerçek iradelerine uymadığından, ilke olarak herhangi bir sonuç doğurmaz. Muvazaada görünüşteki işlemin her türlü hukuki sonuçtan yoksun olması, tarafların ortak iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklanmaktadır.
17. Eldeki davanın konusunu oluşturan ve “muris muvazaası” olarak isimlendirilen muvazaa türünün ise Türk Hukukunda büyük bir yeri ve önemi vardır. Muvazaa davalarının büyük bölümü muris muvazaasına ilişkin bulunmaktadır.
18. Az yukarıda açıklanan Türk Borçlar Kanunu’nun genel hükmü dışında muris muvazaasına ilişkin bir düzenleme kanunlarımızda yer almamaktadır. Muris muvazaası kaynağını daha çok Yargıtay İçtihatlarından ve bilimsel görüşlerden almakta ise de esas kaynağını 1.4.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararı oluşturmaktadır.
19. 1.4.1974 tarih ve 1/2 sayılı içtihadı Birleştirme Kararı ile; “Bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıların, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu’nun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine ve bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Kanunun 507 ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağına” karar verilmiştir.
20. 1.4.1974 gün ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı, mirasbırakanın tapulu taşınmazlarının temliklerinde yaptığı muvazaalı işlemlere ilişkindir.
21. Muris muvazaasında, mirasbırakan ile sözleşmenin karşı tarafı, aralarında yaptıkları bağış sözleşmesini genellikle satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile gizlemektedirler. Başka bir anlatımla, mirasbırakan ile karşı taraf malın gerçekten temliki hususunda anlaşmışlardır. Görünüşteki ve gizlenen sözleşmelerin her ikisinde de samimi olarak temlik istenmektedir. Ne var ki, görünüşteki satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesinin vasfı (niteliği) muvazaalı sözleşme ile değiştirilmekte, ayrıca gizli bir bağış sözleşmesi düzenlenmektedir. Görünüşteki sözleşmenin vasfı (niteliği) tamamen değiştirildiğinden, muris muvazaası aynı zamanda “tam muvazaa” özelliği de taşınmaktadır.
22. Muris muvazaasını öteki nispi muvazaalardan ayıran unsur ise mirasçıları aldatmak amacıyla yapılmasıdır. Daha açık bir anlatımla, 1.4.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği üzere bu muvazaa türünde mirasbırakan, mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapuda kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu memuru önünde iradesini satış veya ölünceye kadar bakma akdi şeklinde açıklamaktadır.
23. Bu nedenle, mirasbırakanın muvazaalı işlemi yaparken gerçek irade ve amacı mirasçılarından mal kaçırmak olmalıdır. Murisin mirasçılarından mal kaçırma amacının bulunmaması hâlinde 1.4.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararını uygulama olanağı bulunmamaktadır.
24. Bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi de davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün, diğer bir söyleyişle mirasbırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır.
25. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında, birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.
26. Mirasbırakanın gerçek irade ve amacının mirasçıdan mal kaçırmak olduğunu ise gerek 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 6. maddesindeki “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür” hükmü ve gerekse 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 190/1. maddesindeki “İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir” hükmü uyarınca davacı taraf kanıtlamalıdır.
27. Diğer bir anlatımla, muris muvazaası davalarında mirasbırakan tarafından yapılan temlikin muvazaalı ve terekeden mal kaçırma amacıyla yapıldığını ispat yükü davacı tarafa aittir. Delillerin az yukarıda açıklanan olgulardan yararlanılmak suretiyle her somut olayın özelliğine göre değerlendirmesi gerekmektedir.
28. Somut olaya gelindiğinde; 1926 doğumlu olan mirasbırakan …’in 14.05.2009 tarihinde öldüğü, çocukları olan davacılar ile davalının mirasçı olarak kaldığı, mirasbırakanın eşinden miras yoluyla intikal eden 828 ada 314 parsel sayılı taşınmazdaki (5/20) payı ile 1469 ada 23 parsel sayılı taşınmazdaki (5485/103560) payını Adana 4. Noterliğinden verilen 28.01.2003 tarih ve 1928 sayılı vekâletname ile vekil tayin ettiği davalı … tarafından …’e 02.05.2006 tarihinde 28.000,00TL bedelle satıldığı, …’in de söz konusu payları 12.10.2006 tarihinde 31.000,00TL bedelle davalıya satış suretiyle devrettiği, dava konusu edilen bu paylar dışında mirasbırakanın başkaca malvarlığının bulunmadığı anlaşılmaktadır.
29. Öncelikle belirtmek gerekir ki, mirasbırakanın ihtiyaçları ve sağlık giderleri nedeniyle payların bedeli karşılığında satıldığı savunulmuş ise de yaşlılığa bağlı bir kısım rahatsızlıkları olan murisin Bağ-Kur maaşı ve sağlık güvencesinin bulunduğu gibi oturduğu evini ve tüm mal varlığını satmasını gerektirir büyük bir tedavi gideri ya da para ihtiyacının varlığı da kanıtlanamamıştır. Tapuda gösterilen bedel ile payların mahkemece belirlenen gerçek değeri arasında da büyük bir oransızlık vardır. Yine, taşınmazlar üçüncü bir kişiye satılmasına karşın davalı ve mirasbırakan tarafından kullanılmaya devam edilmiştir. Ev hanımı olan davalının bu payları …’den satın alabilecek bir gelirinin bulunmadığı da gözetildiğinde, muris adına davalı kızı tarafından vekâleten yapılan pay temliklerinin gerçek bir satış olduğunu söyleme olanağı bulunmamaktadır.
30. Davacı tarafça dinletilen tanık beyanlarından davalının uzun yıllar boyunca anne ve babası ile birlikte 23 parsel sayılı taşınmaz üzerindeki iki katlı evde yaşadığı, davalının çocuklarına mirasbırakanın bakarak büyüttüğü, anne ve babanın maddi desteği ile davalının eşine ticari taksi alındığı ve sigorta primleri ödenerek emekli olmasının sağlandığı, 2002 yılında baba…’nın ölümünden sonra da muris …’nin davalı kızı ile birlikte yaşamaya devam etiği, bu süreçte davacıların anneleri ile görüşmesine davalının engel olduğu, davacıların bir kez polis aracılığıyla annelerini görebildiği, maddi ve manevi bağ kurmalarının bizzat davalı tarafından engellendiği ve yapılan pay devirlerinin mirasbırakanın ölümünden sonra duyulduğu anlaşılmakta olup, tüm bu olgular davacıların iddiasının kanıtlandığını, mirasbırakanın uzun süredir birlikte yaşadığı ve daha çok paylaşımda bulunduğu davalı kızını üstün tutarak ve ara malik kullanarak davacı çocuklarından mal kaçırmak kastıyla tüm malvarlığını bedelsiz ve muvazaalı olarak davalıya devrettiğini göstermektedir.
31. Hâl böyle olunca, yerel mahkemenin davanın kabulüne ilişkin olarak verdiği direnme kararı açıklanan yasal düzenleme ve ilkelere uygun olup, yerindedir.
32. Diğer taraftan; mahkemece direnmeye ilişkin kısa karar ile gerekçeli kararın hem gerekçe hem de hüküm fıkrasında açıkça direnildiği belirtilmesine karşın, gerekçeli kararının altıncı sayfasında karar düzeltme talebi sırasındaki muhalefet görüşü açıklandıktan sonra devam eden cümlede “…bozmaya uyulmasına karar verilmiştir…” şeklinde açıklamaya yer verilmiş ise de bu husus mahallinde düzeltilebilir maddi hata niteliğinde bulunduğundan bozma nedeni yapılmamıştır.
33. Usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanmasına karar verilmiştir.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının ONANMASINA,
Aşağıda dökümü yazılı (6.575,65TL) harcın temyiz edenden alınmasına,
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 10.06.2020 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
7- Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2005/1-124 E., 2005/192 K.
Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Tire Asliye Hukuk Mahkemesi’nce davanın kabulüne dair verilen 27.12.2002 gün ve 12-692 E.K. sayılı kararın incelenmesi davalı tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1.Hukuk Dairesi’nin 4.6.2003 gün ve 6075-6737 sayılı ilamıyla;
(…Dava, muris muvazaası, hukuksal nedenine dayalı pay oranında iptal ve tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece,davanın kabulüne karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden, miras bırakan A.nin eşi A.G.’e 10.05.1996 tarihinde geniş yetkili vekaletname verdiği, vekil A.G.’in 29.05.1996 günü kendisine asaleten, A.’ye vekaleten dava konusu taşınmazdaki 3/7 şer payları, yani toplam 6/7 payın tamamını M. A.ve S.K.’e satış suretiyle temlik ettiği, anılan 6/7 payın yeniden 3/7 şer pay itibariyle alıcılar adına tescil edildiği, M.e ait 3/7 payın daha sonra 08.09.1989 tarihinde davalıya aktarıldığı, murisin satıma ihtiyacının bulunmadığı, ara alıcı M.’in dava konusu taşınmaza hiç tasarruf etmediği, değerler arasında açık ve aşırı fark bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle, olayda muvazaa olgusunun kabul edilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur.
Ancak, akit tablosunun incelenmesinden, miras bırakan ile vekile ait payların birleştirilerek, M. ve S.ye devredildiği, tescil aşamasında yeniden paylaşıldığı gözlenmektedir. Bu durumda, miras bırakan A.ye ait payın tümüyle M.e ve sonrada davalıya geçtiğini kabul etme olanağı yoktur.
Hal böyle olunca, murise ait payın yarısından, davacının payı oranında iptal ve tescile karar verilmesi gerekirken, yazılı biçimde hüküm kurulması doğru değildir…)
Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN : Davalı
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, mahkeme kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.
SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçelerle ONANMASINA ve aşağıdaki dökümü yazılı (260.890.000) lira bakiye temyiz ilam harcının temyiz edenden alınmasına, 23.3.2005 gününde oybirliği ile karar verildi.
8- Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2022/721 E., 2024/98 K.
Miras bırakan, iki taşınmazını önce dava dışı bir kişiye, bu kişi de murisin ölümünden sonra başka bir ara malike devretmiş; taşınmazlardan biri daha sonra davalı çocuklara, diğerinin bir bölümü ise davacı oğluna aktarılmıştır. Davacı, ara malikler kullanılarak yapılan devirlerin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürmüştür. Hukuk Genel Kurulu, muris muvazaasını ispat yükünün davacıya ait olduğunu; mirasçıların üçüncü kişi sıfatıyla tanık dâhil her türlü delilden yararlanabileceklerini, ancak devirde ara malik kullanılmasının tek başına muvazaanın kanıtı sayılamayacağını belirtmiştir. Somut olayda muris ile davacı arasındaki ilişkinin iyi olması, mal kaçırmayı gerektirecek bir husumetin bulunmaması, dava konusu kazandırmalardan davacıya da pay verilmesi, murisin mirasçılarına intikal eden başka taşınmazlarının bulunması, taşınmazların edinilmesi ve üzerindeki binanın yapılmasında davalıların katkılarının olması ve tanıkların mal kaçırma kastından söz etmemesi birlikte değerlendirilmiştir. Bu nedenlerle davacının, murisin ara malikler üzerinden yaptığı devirlerde mirasçılardan mal kaçırma amacı bulunduğunu kanıtlayamadığı kabul edilmiş; davanın reddi gerekirken kabulünde direnen yerel mahkeme kararı oybirliğiyle bozulmuştur.
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
SAYISI : 2021/253 E., 2021/371 K.
KARAR : Davanın kabulüne
ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 28.01.2021 tarihli ve
2020/3537 Esas, 2021/482 Karar sayılı BOZMA kararı
1. Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul Anadolu 20. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen asıl davanın kabulüne, karşı dava hakkında yeniden hüküm kurulmasına yer olmadığına ilişkin karar davalı-karşı davacılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davalı- karşı davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi
4. Davacı- karşı davalı vekili dava dilekçesinde; ortak miras bırakan …’ın ölümünden önce alzehimer ve kanser olduğunu, hafızasının iyi olmadığının herkes tarafından bilindiğini, miras bırakanın davalılar tarafından kandırılması sonucu 21.03.2002 tarihinde maliki olduğu dava konusu 204 ada 4 parsel sayılı taşınmaz ve üzerindeki 8 katlı binayı müvekkilinin annesinin yeğeni olan dava dışı …’e, …’ün de taşınmazı murisin ölümünden yedi ay sonra müvekkilinin eniştesi dava dışı …’e satış suretiyle devrettiğini, …’ün ise taşınmazın 2/5 payını davalı …’a, 1/5’er payını ise diğer davalılar …, … ve …’a satış suretiyle temlik ettiğini, satış suretiyle yapılan tüm temliklerde bedellerin çok düşük olduğu gibi temliklerin gerçekte bedelsiz, mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olarak yapıldığını ileri sürerek tapu kaydının iptali ile miras payı oranında tapuya tesciline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalılar Cevabı ve Karşı Dava
5. Davalı-karşı davacılar vekili cevap ve karşı dava dilekçesinde; temlikin bedeli karşılığında yapıldığını, muvazaanın olmadığını, müvekkillerinin bu arsayı boş olarak satın aldıktan sonra üzerindeki bir göz binayı yaptıklarını, burada beş kardeş oturduklarını, murisin amacının sağlığında mirasını paylaştırmak olduğunu, aynı akitle miras bırakan tarafından davacıya 205 ada 8 parsel sayılı taşınmazın devredildiğini belirterek asıl davanın reddini savunmuş, paylaştırma kastı kabul edilmediği takdirde, miras bırakan tarafından davacıya temlik edilen 205 ada 8 parsel sayılı taşınmazın devrinin muvazaalı olduğu ileri sürülerek miras payları oranında iptal ve tesciline karar verilmesini talep etmiştir.
İlk Derece Mahkemesinin Birinci Kararı
6. Ümraniye 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 20.09.2012 tarihli ve 2010/296 E., 2012/569 K. sayılı kararı ile; devir tarihleri, devirde kullanılan aracıların akrabalık dereceleri ve gerçekleşme şeklinden murisin amacının taraf mirasçıları mirasından mahrum etmek olmadığı, tam tersine amacının mirasını kısmi taksim etmek, her iki tarafında birer yer sahibi olmasını sağlamaya yönelik bulunduğu ancak taraflara güvenemeyerek, öldükten sonra bu davaların açılmasını engeller düşüncesi ile aracılar kullanarak bu devirlere kalkıştığı, devirler arasında tam bir denklik olmasa bile artık muvazaadan söz edilemeyeceği gerekçesiyle asıl ve karşı davanın reddine karar verilmiştir.
Özel Dairenin Birinci Bozma Kararı
7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı- karşı davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 08.04.2013 tarihli ve 2013/1243 E., 2013/5066 K. Sayılı kararıyla;
“…davalı-karşı davacılar miras bırakanın asıl davacıya da kazandırmalarda bulunduğunu ve 205 ada 8 parsel sayılı taşınmazını temlik ettiğini belirtmiş olup, mahkemece dava dışı mirasçıları da kapsar şekilde bir araştırma yapılmamıştır.
Hal böyle olunca, miras bırakandan tüm mirasçılarına intikal eden taşınır taşınmaz mallar ve hakların araştırılması, tapu kayıtları ve varsa öteki delil ve belgelerin mercilerinden getirtilmesi her bir mirasçıya nakledilen malların ve hakların nitelikleri ve değerleri hakkında uzman bilirkişiden rapor alınması böylece miras bırakanın yukarıda değinilen anlamda bir paylaştırma kastının bulunup bulunmadığının açıklığa kavuşturulması ve varılacak sonuç çerçevesinde bir karar verilmesi gerekirken noksan soruşturma ile yetinilerek yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
İlk Derece Mahkemesinin İkinci Kararı
9. İstanbul Anadolu 20. Asliye Hukuk Mahkemesinin 04.07.2019 tarihli ve 2014/55 Esas, 2019/363 Karar sayılı kararı ile; bozma kararına uyularak yapılan yargılama sonunda, karşı dava davalı/karşı davacıların temyiz etmemesi nedeniyle kesinleştiğinden davacı-karşı davalının talebi bakımından inceleme yapıldığı, hükme esas alınan bilirkişi raporundan muris tarafından davacıya yapılan kazandırma ile davalılara yapılan kazandırmalar arasında fahiş fark olduğunun belirlendiği, dava dışı …, … ve …’e ise hiç kazandırma yapılmadığı, bunun dahi muvazaanın varlığını gösterdiği gerekçesiyle asıl davanın kabulüne, karşı dava hakkında yeniden karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir.
Özel Dairenin İkinci Bozma Kararı
10. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalılar- karşı davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
11. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 28.01.2021 tarihli ve 2020/3537 Esas, 2021/482 Karar sayılı kararı ile;
“… Dosya içeriği ve toplanan delillerden; mirasbırakan Kemal’in asıl davada dava konusu 204 ada 4 parsel ve karşı davada dava konusu 205 ada 8 parsel sayılı taşınmazlarını 21.03.2002 tarihinde dava dışı …’e satış suretiyle devrettiği, …’in de 29.09.2004 tarihinde sözü edilen taşınmazları dava dışı …’e, ondan da 12.11.2009 tarihinde 204 ada 4 parsel sayılı taşınmazın 20/100’er payının davalılar …, … ve…’e, 40/100 payının da davalı …’e satış suretiyle devredildiği, yine …’in 05.10.2006 tarihinde 205 ada 8 parsel sayılı taşınmazın 408/600 payını üzerinde bırakıp, 192/600 payının davacı …’e satış suretiyle temlik ettiği, mirasbırakanın 14.02.2004 tarihinde ölmesi ile geriye davacı oğlu …, davalı-karşı davacı çocukları …, …, … ve …ile dava dışı çocukları …, … ve … ‘in kaldıkları anlaşılmaktadır.
Bilindiği üzere, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı açılan davalarda davacının, mirasbırakan tarafından yapılan temliklerin mal kaçırma amacıyla yapıldığı iddiasını, bir başka ifadeyle muvazaa iddiasını 4721 sayılı TMK’nin 6. maddesi ile 6100 sayılı HMK’nin 190. maddesi uyarınca ispat etmesi gerekmektedir.
Somut olayda, dosya içeriği ve toplanan delillerden, mirasbırakanın tüm mirasçılarını kapsar şekilde bir paylaştırması yok ise de, davalılara yaptığı kazandırmalar dışında davacı …’e de 205 ada 8 parsel sayılı taşınmazını devrettiği, ayrıca mirasbırakan adına kayıtlı olup mirasçılarına intikal eden dava dışı taşınmazlarının bulunduğu, mal kaçırma amacı taşıyan mirasbırakanın anılan taşınmazlarını da davalılara devredebileceği, ne var ki böyle bir yola başvurmadığı da gözetildiğinde temlikin mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu söylenemeyeceği gibi dosya kapsamındaki diğer deliller ile de davacının iddiasını ispat ettiğinden bahsedilemez.
Hal böyle olunca, asıl davanın da reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
Direnme Kararı
12. İstanbul Anadolu 20. Asliye Hukuk Mahkemesinin 09.12.2021 tarihli ve 2021/253 Esas, 2021/373 Karar sayılı kararı ile; önceki karar gerekçesi genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi
13. Direnme kararı süresi içinde davalı- karşı davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
14. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda, asıl dava bakımından miras bırakanın 204 ada 4 parsel sayılı taşınmazını ara malikler de kullanarak satış suretiyle yaptığı temlikin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu iddiasının davacı tarafça ispat edilip edilemediği noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
15. Asıl dava; ehliyetsizlik ve muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.
16. Muvazaa kavramı, Türk Hukuk Lûgatında; ‘‘Anlaşmalı saptırma gerçek dışı durumlara gerçekmiş niteliğini kazandırma işlemi. Hukuksal bir işlem konusunda gerçek duruma aykırılıkta birleşilerek yapılan ortak açıklama (beyan) ya da ortaya konulan belgedir. Danışıklı işlem’’ şeklinde ifade edilmiştir (Türk Hukuk Kurumu, Türk Hukuk Lûgatı, Cilt I, Ankara, 2021, s. 819).
17. Muvazaa, pozitif hukukumuzda 6098 sayılı Kanunu’nun 19 uncu [BK’nın 18 inci] maddesinde düzenlenmiş ve anılan maddenin birinci fıkrasında;
“Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır” hükmüne yer verilmiştir.
18. Muvazaa; tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile ve fakat kendi gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmaları, şeklinde tanımlanabilir.
19. Muvazaa daha çok sözleşmenin yorumuyla ilgili olduğundan, öğreti ve uygulamada kapsamlı olarak incelenmiş ve belirli kurallara bağlanmıştır. Gerek öğretide ve gerekse uygulamada muvazaa, mutlak ve nispi muvazaa olarak iki gruba ayrılmaktadır; mutlak muvazaada taraflar herhangi bir hukuki işlem yapmayı (oluşturmayı) istemezler, yalnız görünüşte bir hukuki işlem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar; nispi muvazaada ise taraflar gerçekten belli bir hukuki işlem yapmak isterler, ancak onu saklamak amacıyla, bir başka hukuki işlemin kurulduğu görüşünü yaratmak üzere irade açıklamasında bulunurlar.
20. Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir gizli işlem yapmayı arzu etmiş olsunlar, görünüşteki (zahiri) işlem tarafların gerçek iradelerine uymadığından, ilke olarak herhangi bir sonuç doğurmaz. Muvazaada görünüşteki işlemin her türlü hukuki sonuçtan yoksun olması, tarafların ortak iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklanmaktadır.
21. Eldeki davanın konusunu oluşturan ve “muris muvazaası” olarak isimlendirilen muvazaa türünün ise Türk Hukukunda büyük bir yeri ve önemi vardır.
22. Türk Borçlar Kanunu’nun yukarıda yer verilen genel hükmü dışında muris muvazaasına ilişkin bir düzenleme kanunlarımızda yer almamaktadır. Muris muvazaası kaynağını daha çok Yargıtay içtihatlarından ve bilimsel görüşlerden almakta ise de esas kaynağını Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunun 01.04.1974 tarihli ve 1974/1 Esas, 1974/2 Karar sayılı kararı oluşturmaktadır.
23. Anılan İçtihadı Birleştirme Kararında sonuç olarak; “Bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmiş bulunması hâlinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıların, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu’nun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine ve bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Kanunun 507 ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağına” hükmedilmiştir.
24. 01.04.1974 tarihli ve 1974/1 Esas, 1974/2 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı, miras bırakanın tapulu taşınmazlarının temliklerinde yaptığı muvazaalı işlemlere ilişkindir.
25. Muris muvazaasında, miras bırakan ile sözleşmenin karşı tarafı, aralarında yaptıkları bağış sözleşmesini genellikle satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile gizlemektedirler. Başka bir anlatımla, miras bırakan ile karşı taraf malın gerçekten temliki hususunda anlaşmışlardır. Görünüşteki ve gizlenen sözleşmelerin her ikisinde de samimi olarak temlik istenmektedir. Ne var ki, görünüşteki satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesinin vasfı (niteliği) muvazaalı sözleşme ile değiştirilmekte, ayrıca gizli bir bağış sözleşmesi düzenlenmektedir. Görünüşteki sözleşmenin vasfı (niteliği) tamamen değiştirildiğinden, muris muvazaası aynı zamanda “tam muvazaa” özelliği de taşınmaktadır.
26. Muris muvazaasını öteki nispi muvazaalardan ayıran unsur ise mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla yapılmasıdır. Daha açık bir anlatımla, 01.04.1974 tarihli ve 1974/1 Esas, 1974/2 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği üzere bu muvazaa türünde miras bırakan, mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapuda kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu memuru önünde iradesini satış veya ölünceye kadar bakma akdi şeklinde açıklamaktadır.
27. Bu nedenle, miras bırakanın muvazaalı işlemi yaparken gerçek irade ve amacı mirasçılarından mal kaçırmak olmalıdır. Murisin mirasçılarından mal kaçırma amacının bulunmaması hâlinde 01.04.1974 tarihli ve 1974/1 Esas, 1974/2 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararını uygulama olanağı bulunmamaktadır.
28. Muris muvazaasına dayalı olarak açılan davalarda ispat yükü ise muvazaanın varlığını iddia eden tarafa aittir. Gerek 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 6 ncı maddesindeki “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür” hükmü ve gerekse 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 190/1 inci maddesindeki “İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir” hükmü uyarınca, miras bırakanın yaptığı temlikteki gerçek irade ve amacının mirasçıdan mal kaçırmak olduğunu, bu hususu ileri süren davacı taraf kanıtlamalıdır.
29. Diğer bir anlatımla, muris muvazaası davalarında, miras bırakan tarafından yapılan temlikin muvazaalı ve terekeden mal kaçırma amacıyla yapıldığını ispat yükü davacı tarafa aittir.
30. Dava açan mirasçılar, miras bırakan ile davalı arasındaki sözleşmenin dışında olduklarından üçüncü kişi konumundadırlar. Bu nedenle iddialarını tanık dâhil olmak üzere her türlü delille kanıtlamaları mümkündür. Kanunen kendilerine intikal etmesi gereken miras haklarına, miras bırakan tarafından muvazaalı olarak yapılan sözleşme ile engel olunduğundan bu sözleşmenin muvazaalı olduğunu ileri sürerek iptalini istemekte hukuki yararlarının bulunduğu açıktır.
31. Ancak bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün, diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır.
32. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması ise genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanması yanında, birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.
33. Tüm bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere, muris muvazaasına ilişkin davaların niteliği gereğince taraflarca sunulan delillerin, her somut olayın özelliğine göre az yukarıda açıklanan objektif olgulardan da yararlanılarak bir bütün olarak değerlendirilmesi ve sonuca ulaşılması gerekmektedir. Burada hemen belirtmek gerekir ki muris muvazaasına ilişkin davalarda miras bırakanın asıl irade ve amacı belirlenirken, tarafların dayandıkları delillerin her olayın kendi özelliklerine göre objektif olgulardan da yararlanılarak birlikte değerlendirilmesi ve sonuca ulaşılması gerektiği açıktır. Fiili karineler de denilen bu objektif olgular, tarafların iddialarının doğruluğu veya bir delilin güvenilebilirlik derecesi hakkında hâkimin kanaat edinmesine yarayan, yaşam tecrübelerinin ortaya koyduğu, hukukla ilgili bulunmayan değer hükümleri olarak kabul edilmektedir. Bu fiili karinelerin varlığı tarafın ispat yükünü ortadan kaldırmaz ise de somut olayda olduğu gibi tanık delili dışında dayanılan başka delillerin bulunması durumunda dayanılan bu delillerin değerlendirilmesi sırasında da gözetileceği kuşkusuzdur.
34. Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; 05.07.1933 doğumlu miras bırakan … 14.02.2004 tarihinde ölmüş, geriye mirasçı olarak davacı oğlu … ile davalı çocukları …, …, … ve …ile dava dışı çocukları …, … ve … kalmıştır.
35. Celbedilen kayıtlardan, miras bırakanın asıl davada dava konusu 204 ada 4 parsel ve karşı davada dava konusu 205 ada 8 parsel sayılı taşınmazlarını 21.03.2002 tarihinde dava dışı …’e satış suretiyle devrettiği, …’in de 29.09.2004 tarihinde sözü edilen taşınmazları dava dışı …’e, ondan da 12.11.2009 tarihinde 204 ada 4 parsel sayılı taşınmazın 20/100’er payının davalılar …, … ve…’e, 40/100 payının da davalı …’e satış suretiyle devrettiği, yine …’in 05.10.2006 tarihinde 205 ada 8 parsel sayılı taşınmazın 408/600 payını üzerinde bırakıp, 192/600 payını davacı …’e satış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır.
36. Dinlenen tanıklar beyanlarında; davacı ile miras bırakanın beşeri ilişkilerinin iyi olduğunu, miras bırakanın başka taşınmazlarının da bulunduğunu, dava konusu taşınmazlardan birinin öncesinde her biri 200 m2 lik beş arsa şeklinde satın alındığını, arsalardan biri …, diğeri …, diğeri … Kaplan’ın kocası …, diğer iki arsa da …, …, … ve …’ın katkılarıyla alındığını, söz konusu yerin imar uygulaması gördüğünü, tarafların imar uygulamasındaki gösterimleri ile taşınmazın miras bırakan adına tescil edildiğini, taşınmaz üzerindeki binanın da davalılar ve murisin katkısıyla yapıldığını, miras bırakanın mal kaçırma kastının bulunmadığını belirtmişlerdir.
37. Davacı taraf, temlikin muvazaa ile illetli olduğunu, murisin gerçek irade ve amacının mirasçılarından mal kaçırmak olduğunu kanıtlamalıdır. Somut olayda miras bırakanın davaya konu temlikleri mirasçılarından mal kaçırma amacıyla yaptığı dinlenen tanıklar tarafından ifade edilmediği gibi çocuklarından birini diğerine göre üstün tutarak mal kaçırmasını gerektirecek herhangi bir olumsuz ilişkisi, miras bırakan ile davacı oğlu arasında temlik tarihinde mal kaçırmayı gerektirecek bir husumetinin ortaya konulmadığı, miras bırakanın davalılara yaptığı kazandırmalar dışında davacı …’e de 205 ada 8 parsel sayılı taşınmazını devrettiği, adına kayıtlı olup mirasçılarına intikal eden dava dışı taşınmazlarının bulunduğu, her iki taraf tanıklarınca mal kaçırma kastından söz edilmediği hususları bir arada değerlendirildiğinde, ara malikler kullanmak suretiyle yapılan temlikin mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu söylenemeyeceği gibi dosya kapsamındaki diğer deliller ile de davacının iddiasını ispat ettiğinden bahsedilemez.
38. Bu durumda tüm dosya kapsamına göre ispat yükü üzerinde olan davacı tarafın temlikin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı yapıldığı iddiasını ispatlayamadığından asıl davanın da reddine karar verilmesi gerekmektedir.
39. Hâl böyle olunca Mahkemece önceki kararda direnilmesi doğru olmadığından, hükmün Özel Daire bozma kararında belirtilen nedenlerle bozulması gerekmiştir.
IV. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Davalılar-karşı davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3 üncü maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429 uncu maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine,
Aynı Kanun’un 440 ıncı maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere,
14.02.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
9-Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 2021/2481 E., 2021/7390 K.
Miras bırakan, taşınmazdaki paylarının bir bölümünü doğrudan, diğer bölümünü ise ara malik üzerinden davalı oğluna satış yoluyla devretmiş; davalı oğul daha sonra paylarının tamamını başka bir kişiye aktarmıştır. İmar uygulaması sonucunda oluşan yeni parseller de sonradan davalı oğlun eşi, kızı ve oğluna satış gösterilerek geçirilmiştir. İlk derece ve bölge adliye mahkemeleri, devirlerin mirasçılardan mal kaçırma amacıyla muvazaalı olarak gerçekleştirildiğini kabul etmiş; Yargıtay da muristen doğrudan ve ara malik üzerinden gelen satışların muvazaalı olduğu yönündeki değerlendirmeyi yerinde bulmuştur. Ancak davalı oğul adına kayıtlı payların tamamının muvazaalı satışlardan kaynaklanmadığı, bir bölümünün murislerden normal miras yoluyla intikal ettiği belirlenmiştir. Bu nedenle yalnızca muristen satış yoluyla doğrudan veya ara malik üzerinden gelen payların iptal edilebileceği; miras yoluyla kazanılan payların tapu iptali kapsamına alınamayacağı belirtilmiştir. Yargıtay, uzman bilirkişiden rapor alınarak muvazaalı satıştan gelen payların imar sonrasında hangi parsellere ne oranda yansıdığının belirlenmesi ve yalnızca bu miktarlar üzerinden davacıların miras payları oranında iptal ve tescil kararı verilmesi gerektiği gerekçesiyle hükmü bozmuştur.
MAHKEMESİ : ANTALYA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 1. HUKUK DAİRESİ
DAVA TÜRÜ : TAPU İPTALİ VE TESCİL
Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, Yerel Mahkemece 7 parsel sayılı taşınmaz yönünden davanın pasif husumet yokluğundan reddine, diğer parseller yönünden davanın kabulüne karar verilmiş, davalılar vekilinin istinaf başvurusu üzerine Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesince 6100 sayılı HMK’nin 353/1-b-2 maddesi uyarınca istinaf başvurusunun kısmen kabulü ile hüküm ortadan kaldırılarak karar başlığındaki hatalar ve davalılar adına yeniden tescil hükmü kurulması yönünden hükmün düzeltilmesine ve davanın kısmen kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalılar vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla, Tetkik Hakimi …’un raporu okundu. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü.
-KARAR-
Dava, muris muvazaası hukuki nedenine dayalı miras payı oranında tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
Davacılar, ortak mirasbırakanları … …’nın 485 parsel sayılı taşınmazdaki paylarını, bir kısmını doğrudan, bir kısmını ise ara malik kullanarak davalı oğlu …’a, …’un da dava dışı …’a satış suretiyle devrettiğini, taşınmazda yapılan imar uygulaması ile oluşan dava konusu 297 ada 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12 ve 13 nolu imar parsellerinin dava dışı … adına tescil edildiğini, …’nin de adına kayıtlı 5, 6, 7, 9, 10, 11 ve 12 nolu parselleri davalı …’ya, 8 ve 13 nolu parselleri ise …’un kızı davalı …’a satış yoluyla devrettiğini, yapılan tüm temliklerin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı, bedelsiz ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu kayıtlarının iptali ile miras payları oranında adlarına tesciline karar verilmesini istemişler, yargılama sırasında davacılardan …’ın ölümü üzerine mirasçısı davaya devam etmiştir.
Davalılar, …’un taşınmazı mirasbırakandan bedeli karşılığı satın aldığını belirterek davanın reddini savunmuşlardır.
İlk Derece Mahkemesince 7 parsel sayılı taşınmazın davalılar adına kayıtlı olmadığı gerekçesiyle bu parsel yönünden davanın pasif husumet yokluğu nedeniyle reddine, diğer parseller yönünden temliklerin mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak yapıldığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiş, anılan karara karşı davalılar vekilinin istinaf başvurusu Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 1.Hukuk Dairesince esastan reddedilmiş; karar başlığında hatalar bulunduğu ve miras payları oranında davacılar adına tescil kararı verilip, kalan payın davalı üzerinde bırakılması gerekirken davalı adına da yeniden tescile karar verildiği gerekçesiyle anılan hususlar düzeltilerek davanın kısmen kabulü yönünde yeniden hüküm kurulmuştur.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden, 1933 doğumlu mirasbırakan … …’nın 1.10.1998 tarihinde öldüğü, geride mirasçı olarak 1983 yılında ölen kızı …’den olma davacı torunları …………’in de yargılama aşamasında ölümü üzerine tek mirasçısı … tarafından davaya devam edildiği, mirasbırakan … …’nın 485 parsel sayılı taşınmazda toplam 12882/19200 pay sahibi olduğu, taşınmazdaki 10482/19200 payından 6482/19200 payını üzerinde bırakarak 4000/19200 payını 07.11.1979 tarihinde davalı oğlu …’a, üzerinde bıraktığı 6482/19200 payını ise 02.09.1994 tarihinde dava dışı …’a satış yoluyla devrettiği, …’ın temlik aldığı 6482/19200 payı 15.05.1995 tarihinde davalı …’a satış suretiyle devrettiği, ara malik …’dan geçen pay ile birlikte davalı adına 10482/19200 payın kayıtlı hale geldiği, taşınmazda mirasbırakan adına kayıtlı 2400/19200 payın kaldığı, ayrıca taşınmazda mirasbırakanın eşi olan, tarafların diğer ortak mirasbırakanı …’nin de 3147/19200 pay sahibi olduğu, mirasbırakan adına kayıtlı kalan 2400/19200 pay ile … adına kayıtlı olan 3147/19200 payın tüm mirasçılara intikal ettiği, bu her iki paydan davalı … adına da toplam 22188/614400 intikalen tescil edildiği, intikalen gelen bu pay ile mirasbırakandan ve ara malik … üzerinden geçen paylar toplamı olan 10482/19200 payın birleşmesi sonucu 357612/614400 payın davalı … adına tescil edildiği ( bu payın 335424/614400 payı mirasbırakan …’dan satış yolu ile gelen, kalan 22188/614400 payı ise mirasbırakan … ile diğer mirasbırakan …’den intikalen gelen kısım), davalı …’un adına kayıtlı toplam 357612/614400 payı 05.01.2007 tarihinde dava dışı …’a satış yoluyla devrettiği, 26.03.2009 tarihinde taşınmazda yapılan imar uygulaması işlemi neticesinde oluşan dava konusu 297 ada 5, 6, 7, 8 ,9, 10, 11, 12 ve 13 parsel sayılı taşınmazların dava dışı … adına tescil edildiği, …’nin de 22.05.2009 tarihinde 5,6,9,10,11ve 12 parsel sayılı taşınmazları davalı …’ya, 7 parsel sayılı taşınmazı davalı …’un oğlu olan dava dışı … …’ya, 8 ve 13 parsel sayılı taşınmazları ise davalı …’un kızı olan diğer davalı …’a satış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır.
Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve özellikle temliklerin mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak yapıldığı saptanarak davanın kabulüne karar verilmesinde kural olarak bir isabetsizlik yoktur. Davalıların bu yöne ilişkin yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddine.
Ancak, dava konusu 297 ada 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12 ve 13 parsel sayılı taşınmazların imar öncesi olan 485 parsel sayılı taşınmazda davalı … tarafından dava dışı …’a devredilen toplam 357612/614400 paydan, 335424/614400 payının mirasbırakandan ( ara malik … yoluyla geçen paylar da dahil olmak üzere) davalı …’a satış yolu ile devredildiği, 22188/614400 payın ise mirasbırakan … ve diğer mirasbırakan …’den intikalen geldiği halde Mahkemece taşınmazların tamamı satış yolu ile gelen paya aitmiş gibi değerlendirme yapılarak hüküm kurulmuş olması doğru değildir.
Hâl böyle olunca, çekişme konusu 297 ada 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12 ve 13 parsel sayılı taşınmazların imar öncesi olan 485 parsel sayılı taşınmazın 335424/614400 payının mirasbırakandan davalı …’a devredildiği gözetilerek, gerekirse uzman bilirkişilerden rapor almak sureti ile mirasbırakandan satış yolu ile temlik edilen payların imar sonrası oluşan hangi parsele ne miktarda pay gittiği belirlendikten sonra ( hangi miktarın iptal edileceği belirlenerek) bu miktar üzerinden davacıların miras payı oranında iptal- tescil hükmü kurulması gerekirken davalı …’a intikalen geçen 22188/614400 payın da kabul kapsamına alınması doğru değildir.
Kabule göre de, mirasbırakandan sonra 27.07.2005 tarihinde eşi …’nin de öldüğü anlaşılmakla, yeni veraset ilamı temin edilerek hüküm kurulması gerekirken, nüfus kayıtları esas alınarak belirlenen pay oranlarına göre hüküm kurulması da doğru değildir.
Davalıların değinilen yön itibariyle yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 371/1-a maddesi uyarınca Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi kararının BOZULMASINA, HMK’nın 373/2. maddesi gereğince dosyanın kararı veren Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 1.Hukuk Dairesine gönderilmesine, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 01/12/2021 tarihinde kesin olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.
10-Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 2014/22568 E., 2017/3902 K.
Miras bırakanın çeşitli taşınmazlarını doğrudan veya ara malikler kullanarak tek erkek çocuğuna, gelinine ve yakın akrabalarına devrettiği olayda Yargıtay, her taşınmaz yönünden murisin gerçek iradesinin ayrı ayrı incelenmesi gerektiğini belirtmiştir. Ara malikler üzerinden son malike ulaştırılan 184 parsel bakımından muvazaa kanıtlandığından tapu iptali ve tescil kararının yerinde olduğu kabul edilmiştir. Gelinine ölünceye kadar bakma sözleşmesiyle devredilen 3051 parsel yönünden ise murisin ölümüne kadar gelini ve oğluyla birlikte yaşaması nedeniyle sözleşmenin gerçek bakım ilişkisine dayandığı, mal kaçırma amacının bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Buna karşılık 3052 parselin murisin tek erkek çocuğuna devredilmesine rağmen ölümüne kadar muris tarafından kullanılmaya devam edilmesi, taşınmazın aktarılmasında kullanılan ara maliklerin taraflarla yakın ilişki içinde bulunması ve bu kişilerin taşınmazı hiçbir zaman kullanmaması, devrin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı olduğunu göstermiştir. Bu nedenle 3052 parsel yönünden de tapu iptali ve tescil talebinin kabulü gerektiği belirtilerek yerel mahkeme kararı oybirliğiyle bozulmuştur.
MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
Taraflar arasında görülen tapu iptali, tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kısmen kabulüne ilişkin olarak verilen karar davacılar ve davalı … tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla, Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:
-KARAR-
Dava muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal tescil istemine ilişkindir.
Davacılar, mirasbırakan …’ın maliki olduğu 3051,3052,184 ve 414 parsel sayılı taşınmazları diğer mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olarak ara malikler kullanmak suretiyle, temlik ettiğini ileri sürerek davalılar adına olan tapu kayıtlarının iptali ile veraset ilamındaki payları oranında tüm mirasçılar adına tesciline karar verilmesini istemişlerdir.
Davacı …, davadan feragat etmiş, daha sonra 24/12/2013 tarihinde ölmüştür.
Davalı … ve …, işlemlerin muvazaalı olmadığını, 3051 parsel sayılı taşınmazın ölünceye kadar bakma akdi ile devredildiğini, 184 ve 414 parsel sayılı taşınmazların bedel karşılığı satın alındığını, 3052 parsel sayılı taşınmazın ise mirasbırakan tarafından devredilmediğini ileri sürerek davanın reddini savunmuşlardır.
Davalı …, 3051 parsel sayılı taşınmazı bedel karşılığı satın aldığını, satış işleminin gerçek olduğunu ileri sürerek davanın reddini savunmuştur.
Davalı …, çekişme konusu taşınmazlardan 414 parseli bedel karşılığı satın aldığını ve iyi niyetli olduğunu ileri sürerek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, ölen davacı … yönünden karar verilmesine yer olmadığına, 184 parsel sayılı taşınmaz bakımından muvazaa olgusunun varlığının ispatlandığı gerekçesiyle tapu iptali, tescil isteminin kabulüne, diğer taşınmazlar yönünden ispatlanamayan davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden; mirasbırakan …’in 02/04/2009 tarihinde öldüğü, geriye mirasçı olarak davacılar ile davalı …’i bıraktığı, mirasbırakanın tek erkek çocuğunun davalı … olduğu, mirasbırakanın maliki olduğu 2648 parsel sayılı taşınmazdaki 1310/2310 payını 13/12/1983 tarihinde davalı …’e satış suretiyle temlik ettiği, taşınmazın daha sonra imar uygulaması sonucunda 3051 ve 3052 parsel numarasını aldığı, mirasbırakanın maliki olduğu 3051 parsel sayılı taşınmazı gelini olan davalı …’e ölünceye kadar bakma akdi ile devrettiği, … tarafından da ara malik kullanmak suretiyle kardeşi olan davalı …’e devredildiği, 3052 parsel sayılı taşınmaza tam malik olan …’in ara malik kullanmak suretiyle taşınmazı eşi davalı …’e devrettiği, mirasbırakanın maliki olduğu 414 parsel sayılı taşınmazı 17/03/1981 tarihinde dava dışı …’ye onun tarafından da davalı …’e devredildiği, … tarafından da yine ara malik kullanmak suretiyle en son davalı …’a devredildiği,Kenan’ın taşınmaza komşu parsellerin de maliki olduğu, mirasbırakanın maliki olduğu 184 parsel sayılı taşınmazı 01/08/1994 tarihinde dava dışı …’a onun tarafından da ara malikler kullanmak suretiyle davalı …’e devredildiği, nüfus kayıtlarına göre davalılar ile ara malikler arasında akrabalık ilişkisinin olduğu anlaşılmıştır.
Davalı …’in 184 parsel sayılı taşınmaza ilişkin temyiz itirazları yönünden, muvazaa olgusunun varlığı saptanarak anılan taşınmaz yönünden yazılı olduğu şekilde tapu iptali ve tescil kararı verilmesinde bir isabetsizlik yoktur. Davalının temyiz itirazları yerinde değildir, reddine
Davacıların 3051 parsel sayılı taşınmaza ilişkin temyiz itirazları yönünden; dinlenen tanık beyanlarından mirasbırakanın ölünceye kadar davalı … ve … ile birlikte yaşadığı ve anılan taşınmazı ölünceye kadar bakma akdi ile gelini olan davalı …’e devrettiği dikkate alındığında mal kaçırma amacıyla hareket ettiğinden bahsedilemeyeceği açıktır. Mahkemece de aynı gerekçe ile bu taşınmaz yönünden davanın reddine karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Davacıların bu yöne ilişkin temyiz itirazları yerinde değildir, reddine.
Davacıların 3052 parsel sayılı taşınmaza ilişkin temyiz itirazlarına gelince; taşınmazın 2648 parsel sayılı taşınmazın ifrazı ile oluştuğu, mirasbırakanın tek erkek evladı olan davalı …’e devretmesine rağmen taşınmazın ölünceye kadar mirasbırakan tarafından kullanıldığı, ara malikler arasında yakın ilişkinin ve hiçbir zaman bu kişilerce kullanılmadığı hususları göz önünde bulundurulduğunda, mirasbırakanın mal kaçırma amacıyla muvazaalı olarak yaptığı anlaşıldığından bu taşınmaz yönünden tapu iptali ve tescil talebinin kabulü gerekirken, reddine karar verilmesi doğru değildir. Davacıların bu yöne ilişkin temyiz itirazları yerindedir.
Davacıların temyiz itirazları açıklanan nedenden ötürü yerindedir. Kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 05.07.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
11- Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 2013/4208 E., 2013/7208 K.
Miras bırakan, taşınmazını vekil aracılığıyla önce tanıdığı bir kişiye satış göstererek devretmiş; ara malik de yaklaşık on ay sonra taşınmazı murisin oğluna satmıştır. Davalılar, murisin kanser hastalığı nedeniyle bakım ve masraflarının karşılanması amacıyla gerçek bir satış yapıldığını, oğlun satış bedelini banka kredileri, araç satışından elde edilen para ve senetlerle ödediğini savunmuştur. Yargıtay; murisin ölümüne kadar taşınmazdaki evde yaşamaya devam etmesi, ara malikin taşınmazı hiçbir zaman kullanmaması, devirlerin kısa aralıklarla gerçekleştirilmesi, tapuda gösterilen bedel ile gerçek değer arasındaki fahiş fark, murisin taşınmaz satmaya ihtiyaç duymaması ve davalı oğlun ödeme gücünün bulunmaması nedeniyle işlemlerin gerçek satış olmadığı sonucuna ulaşmıştır. Satış bedelinin ödendiği iddiasına dayanak gösterilen banka kredilerinin devir tarihinden sonra çekilmesi ve sunulan sözleşme ile senetlerin sonradan düzenlenebilir nitelikte olması da savunmayı doğrulamaya yeterli görülmemiştir. Ara malikin, taşınmazı kız çocuklarından kaçırarak davalı oğula ulaştırmak amacıyla kullanıldığı; son malik olan oğlun muvazaayı bildiği için TMK’nın 1023. maddesindeki iyi niyet korumasından yararlanamayacağı kabul edilerek davanın reddine ilişkin yerel mahkeme kararı oybirliğiyle bozulmuştur.
Yanlar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, reddine ilişkin olarak verilen karar davacılar vekilince yasal süre içerisinde duruşmalı temyiz edilmiş olmakla Tetkik Hakimi raporu okundu, dosya incelendi,duruşma istemi dava değeri yönünden reddedildi.Gereği görüşülüp, düşünüldü.
Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı pay oranında tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece,minnet duygusu ile temlikin yapıldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden;mirasbırakan A.G.’ın 20.05.2010 tarihinde öldüğü,geriye mirasçı olarak eşi S..den olma kız çocukları davacılar A..ve N. ile erkek çocuğu davalı Y.i bıraktığı,maliki olduğu 4910 parsel sayılı taşınmazı 31.12.2007 tarihinde vekil R. vasıtasıyla davalı M.’ya 54.000,00.-TL bedelli satış suretiyle temlik ettiği,ondan da 16.10.2008 tarihinde mirasbırakanın oğlu diğer davalı y. ‘e 57.000,00.-TL bedelli satış suretiyle temlik edildiği anlaşılmaktadır.
Davacılar; anılan temliki işlemlerin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek eldeki davayı açmışlar;davalılar ise kanser hastası mirasbırakanı 2008 yılında davalı y.yanına almak suretiyle baktığı ve ihtiyaçlarını karşıladığı,mirasbırakanın masraflarının karşılanması amacıyla çekişmeli taşınmazı davalı M..’ya sattığı,baba yadigarı taşınmazı davalı Y..in gerçek satış suretiyle devraldığı,davalıların aralarındaki sözleşme gereğince 57.000,00.-TL satış bedelinden 5.000,00.-TL sinin nakten ödendiği,y.bakiye 52.000,00.-TL için ise m..nın lehdarı olduğu 6 adet senet keşide ettiği ve satış bedelinin bir kısmını bankalardan çekmiş olduğu toplam 55.000,00.-TL kredi ve eşinin amcasının oğlu ile birlikte maliki olduğu otobüsün satışından elde edilen para ile ödediği ve vadesi gelmeyen iki senede konu toplam 20.000,00.-TL borcunun kaldığı savunmasında bulunmuşlardır.
Bilindiği üzere;Uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa,niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.
Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve l-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, 6098 sayılı TBK 237. (818 sayılı Borçlar Kanunun 213) ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.
Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.
Somut olaya gelince; miras bırakan A.’nin ölünceye kadar 4910 parsel üzerindeki evde yaşadığı,davalının ve miras bırakanın tanıdığı bir kişi olan ara malik davalı m..nın taşınmazı hiç tasarruf etmediği, devirlerin çok kısa aralıklarla yapıldığı,akitteki değer ile taşınmazların gerçek değeri arasında fahiş fark bulunduğu, miras bırakanın taşınmaz mal satmaya ihtiyacının olmadığı, davalı y.alım gücünün bulunmadığı gibi ödeme vasıtası olarak ileri sürdüğü banka kredilerinin ise satış tarihinden sonra çekilmiş olduğu dosya kapsamı ile sabit olduğu gibi davalılar arasındaki düzenlenen sözleşmenin ve senetlerin her zaman düzenlenebileceği dikkate alınmalıdır. Belirlenen bu olgular,yukarıda açıklanan ilkelerle birlikte değerlendirildiğinde,miras bırakan A.nin m..ya yapmış olduğu temlikin bedelsiz ve muvazaalı olduğunun kabulü gerekir. Son kayıt maliki davalı y.’in,miras bırakanın oğlu olup muvazaalı işlemi bilen kişi konumunda bulunduğu ve Türk Medeni Kanunun 1023. maddesi koruyuculuğundan istifade edemeyeceği de açıktır. Yapılan işlemlerde mirasbırakanın, kız çocuklarından mal kaçırılması ve taşınmazın davalıya intikal ettirilmesi amacıyla aracı kullandığı anlaşılmaktadır.
Hal böyle olunca; davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir.
Davacılar vekilinin, bu yönlere değinen temyiz itirazları yerindedir.Kabulü ile yerel mahkeme kararının (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 08.05.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
12- Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 2025/2528 E., 2026/1958 K.
Miras bırakan, taşınmazlarını yaşlılık aylığı bağlatılacağı bahanesiyle köy muhtarı olan ara malike tapuda satış göstererek devretmiş; ara malik de murisin ölümünden sonra taşınmazları murisin oğullarına aktarmıştır. Oğullardan biri, davacı kız kardeşlerin dava açacağını öğrenmesinin ardından bazı taşınmazları aile çevresinden başka bir kişiye devretmiş; yargılama devam ederken taşınmazlar davalılarla akrabalık ilişkisi bulunan başka bir kişi tarafından satın alınmıştır. Mahkemeler; murisin taşınmazları satmasını gerektiren haklı ve makul bir ihtiyacının bulunmaması, taşınmazların malvarlığının önemli bölümünü oluşturması, satış bedelleri ile gerçek değerler arasındaki fahiş fark, ara malikin ve sonraki alıcıların bedel ödediklerini kanıtlayamaması ve köy muhtarının taşınmazları oğullara ulaştırmak üzere emanetçi olarak kullanılması nedeniyle muris muvazaasının gerçekleştiğini kabul etmiştir. Taşınmazları dava sırasında devralan son malikin taraflarla yakın akrabalığı, satış bedelindeki orantısızlık ve devam eden davadan habersiz olmasının hayatın olağan akışına aykırı bulunması nedeniyle iyi niyetli olmadığı sonucuna varılmıştır. Tapu maliki olan davalılar yönünden tapu iptali ve tescil talepleri kabul edilmiş; Bölge Adliye Mahkemesinin bu kararı, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 2025/2528 E., 2026/1958 K. sayılı kararıyla 11.03.2026 tarihinde oybirliğiyle kesin olarak onanmıştır.
MAHKEMESİ : Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2024/3623 E., 2025/744 K.
İLK DERECE MAHKEMESİ : Samsun 2. Asliye Hukuk Mahkemesi
SAYISI : 2016/120 E., 2024/733 K.
Asıl ve birleştirilen davalar, muris muvazaası hukuki nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde tenkis istemine ilişkindir.
Asıl davada davacılar vekili; mirasbırakan …’ın, kayden maliki olduğu 1 19… , 4 ve 8 parsel sayılı taşınmazlarını yaşlılık aylığı alınacağı bahanesi ile eski köy muhtarı olan davalı … adına 03.05.2011 tarih ve 1531 yevmiye nolu işlem ile tapuda satış göstererek devrettiğini, murisin ölümü ile davalı iki erkek kardeşin davacı kız kardeşlerinden mal kaçırmak amacıyla bu kişiden 24.02.2012 tarihinde … yevmiye nolu işlem ile taşınmazları kendi üzerlerine aldıklarını, davalılardan …’ın müvekkillerinin dava açacaklarını duyması üzerine 26.02.2016 tarihinde 1 19… parsel sayılı taşınmazın tamamını ve 1 19… parsel sayılı taşınmazda kendisine ait 1/2 hissesini 957 yevmiye nolu işlem ile davalı …’nin dünürünün kardeşinin oğlu olan diğer davalı …’a satış gösterdiğini, …’ın köyde değil Kutlukent’te ikamet ettiğini, murisin maddi imkanlarının ortalama olduğunu, o tarihte yer satmayı gerektiren bir durumu bulunmadığını, taşınmazların devir tarihinden sonra dahi hep muris ve oğulları tarafından kullanılmaya devam edildiğini ileri sürerek dava konusu taşınmazların davalılar adına olan tapu kayıtlarının iptali ve miras payları oranında müvekkilleri adına tapuya tesciline, olmadığı takdirde tenkisine karar verilmesini istemiştir.
Birleştirilen davada davacılar vekili; muris …’ın, adına kayıtlı 1 41… parsel sayılı taşınmazını yaşlılık aylığı bağlatılması bahanesi ile devir tarihinde köy muhtarı olan davalı … adına 03.05.2011 tarihinde tapuda devrettiğini, murisin vefatı ile davalı …’ın davacılardan mal kaçırmak için taşınmazı 24.02.2012 tarihinde diğer davalılar üzerine devrettiğini ve daha sonra davalılardan …’ın 26.02.2016 tarihinde dava konusu taşınmazı …’a devrettiğini, yapılan bu devir işlemleri davacılardan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak yapıldığından davanın kabulüne, dava konusu taşınmazın tapusunun iptali ile miras payları oranında davacılar adına tesciline, olmadığı takdirde tenkisine karar verilmesini istemiştir.
Asıl davada davalılar vekili; taşınmazları davacıların evlenip gitmelerinden sonra müvekkilleri … ve …’ın köyden taşınan … …’dan satın aldıklarını, taşınmazların müvekkilleri tarafından bedeli karşılığında satın alındığını herkesin bildiğini, örf, adet ve saygıdan dolayı babaları … adına tescil ettirdiklerini, murisin uzun yıllar çocuklarından ayrı yaşaması, eşini uzun yıllar önce kaybetmiş olması, kendisiyle çocuklarının hiçbirinin ilgilenmemesi, ekonomik durumunun kötü olması nedeniyle çocuklarının satın aldığı taşınmazları istemeyerek davalı …’ya sattığını, daha sonra davalıların ve murisin istekleri üzerine davalı …’ın taşınmazları satın aldığı bedel karşılığında diğer davalılar … ve …’a devrettiğini, müvekkillerinden …’nin çok ağır hastalıklar ve büyük ameliyatlar geçirdiğini ve ekonomik sıkıntıya düştüğünü bu nedenle 1 19… parseli davalı …’a sattığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
Birleştirilen davada davalılar vekili; dava konusu taşınmazın davalılardan … tarafından dava dışı şahıstan bedeli ödenmek suretiyle satın alındığını ancak babaları adına tescil edildiğini, buna rağmen babaları tarafından davalı …’ya taşınmazın satıldığını, murisin uzun yıllar çocuklarından ayrı yaşaması ve eşinin de vefat etmesiyle çocuklarının kendisi ile ilgilenmemesinden dolayı üzüntü içinde olduğunu ve maddi zorlukları nedeniyle taşınmazı davalı …’a sattığını, …’ın muristen dava konusu taşınmazı diğer parselleri ile birlikte aldığını, daha sonra muris ile davalıların baskı, tehdit ve duygusal tutumları ile aldığı fiyata diğer davalılar … ve …’a sattığını, daha sonra davalılardan …’nin çok ağır bir hastalık geçirdiğini ve büyük ameliyatlar olduğunu, bu nedenle 1 41… ve 1 19… parsel sayılı taşınmazları davalı …’e bedeli karşılığında sattığını, muris adına kayıtlı başkaca taşınmazların da bulunduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.
Dahili davalı … vekili; müvekkilinin söz konusu olaylardan herhangi bir haberinin olmadığını, taşınmazın devrini gerçekleştiren kişinin muvazaalı işlem yapıldığı iddia edilen müteveffa … olmadığını, müvekkilinin satışlar için 80.000,00 TL ödediğini, paranın bir kısmını elden bir kısmını nakit olarak ödediğini ve taşınmazları … mirasçılarından satın aldığını, … mirasçılarının 6-7 yıldır Samsun merkezde ikamet ettiklerini, müvekkilinin hafta sonları taşınmaza gittiğini ve taşınmazdan yararlandığını, davacı …’nin eşi …’ın 20 19… . ayına kadar müvekkilinin işçisi olarak çalıştığını, müvekkilinin muvazaalı işlem yapmadığını bildiklerini, müvekkilinin iyi niyetli olduğunu, amacının muvazaalı işlem yapmak olmadığını beyanla davanın reddini savunmuştur.
İlk Derece Mahkemesinin ilâm başlığında tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; tanık beyanları, murisin tüm malvarlığı, davaya konu taşınmazların satış tarihlerindeki değeri, müzekkere cevapları, bilirkişi raporları gereğince, mirasbırakan …’ın davaya konu satış sözleşmelerini yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunmayışı, temlik edilen taşınmazların satış bedeli ile orantısızlığı, dava konusu taşınmazların temlik tarihleri itibarıyla temlik edilen taşınmazların mirasbırakanın tüm mamelekine oranı göz önüne alındığında murisin temlik ettiği taşınmazların makul karşılanabilecek düzeyde olmaması, devir tarihinde murisin taşınmazının satımını haklı gösterecek boyutta maddi bir ihtiyacının bulunmadığı, taşınmazların rayiç değerinin altında bedelle satılmış olduğu, ara malik …’nın taşınmaz bedelini ödediği hususunun ispat vasıtası bulunmadığı, ara malikin köy muhtarı olduğu, taşınmazları davalılar … ve …’a tekrar devrettiği, yine … tarafından davaya konu 1 41… parselin adına kayıtlı olan 1/2 hissesinin ve 1 19… parseldeki hissesinin 26.02.2016 tarihinde dünürünün kardeşinin oğlu olan …’a muvazaalı şekilde devredildiği, murisin dava konusu taşınmazları diğer mirasçıları kızlarından mal kaçırmak kastı ile hareket ederek gerçekte yakın ilişki içinde olduğu oğlu olan davalılara bağışlamak istediği, dava konusu taşınmazları muvazaalı olarak satış yolu ile emanetçi konumunda olduğu anlaşılan …’ya muvazaa ve benzeri davaların önüne geçmek amacıyla tapuda devretmiş olduğu, bilahare bu kişinin yine rayiç değerinin fahiş derecede altında bedelle taşınmazı murisin oğullarına devrettiği, bu devirde satış bedelinin ödendiğinin ispatlanamadığı sabit olduğundan, bu hali ile 01.04.1974 gün ve 1/2 sayılı İBK’nda sözü edilen muris muvazaasının somut olayda gerçekleşmiş olduğu, dahili davalı …’ın ise dava devam ederken 10.12.2020 tarihinde davaya konu … Mahallesi 1 19… parsel ve 1 19… parsel sayılı taşınmazları … mirasçılarından devraldığı, …’ın davalı …’ın eşi …’ın yeğeni olduğu, davadan haberdar olmamasının hayatın olağan akışına aykırı olduğu, taşınmazların bilirkişi raporu ile belirlenen değerleri ile satış bedeli arasında da fahiş fark bulunduğu, dahili davalının iyiniyetinden bahsedilemeyeceği gerekçesi ile adlarına taşınmaz kayıtlı olan davalılar yönünden davanın kabulüne, tapu maliki olmayan … ve … hakkında açılan davanın husumet yokluğu nedeniyle usulden reddine karar verilmiş, karara karşı süresi içinde davalılar vekilleri tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin ilâm başlığında tarih ve sayısı belirtilen kararıyla
; İlk Derece Mahkemesinin vakıa ve hukuki değerlendirmesinde usul ve esas yönünden yasaya aykırılık bulunmadığı kanaatine varıldığından davalılar …, …, …, …, …, …, …, …, …, …, …, … vekili ile dahili davalı … vekilinin istinaf başvurusunun 6100 sayılı HMK’nın 353/(1)-b-1. madde ve bendi uyarınca esastan reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalılar vekili ve dahili davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
– K A R A R –
Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup özellikle davalılar … ve … hakkında açılan davanın husumet yokluğundan reddine karar verilmesi doğru değil ise de anılan husus temyiz konusu yapılmadığından yanlışlığa değinilmiş olmakla temyiz dilekçelerinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmediğinden temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 370/1 hükmü uyarınca ONANMASINA, Aşağıda yazılı 25.793,72 TL
bakiye onama harcının temyiz eden davalılar …, …, …, …, …, …, …, …, …, …, …, …’tan; 13.386,44 TL bakiye onama harcının temyiz eden dahili davalı …’tan alınmasına, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 11.03.2026 tarihinde kesin olmak üzere oy birliğiyle karar verildi.
13- Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2017/1270 E., 2021/846 K. (muvazaada zamanaşımı olmayacağına dair karar)
Miras bırakan, 38 taşınmazını satış göstererek iki oğluna devretmiş; davacı kızı önce tenkis davası açıp bu davadan feragat ettikten yıllar sonra muris muvazaasına dayalı tapu iptali ve tescil davası açmıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu; tenkis davası ile muris muvazaası davasının farklı hukuki nedenlere dayandığını, önceki tenkis davasından feragatin sonradan muvazaa davası açılmasına engel oluşturmayacağını kabul etmiştir. Muris muvazaasına dayalı tapu iptali ve tescil davalarının ayni hakka dayanması nedeniyle zamanaşımına veya hak düşürücü süreye tabi olmadığı, mirasçının uzun süre dava açmamasının da tek başına hakkın kötüye kullanılması sayılamayacağı belirtilmiştir. Taraflar arasında bütün taşınmazları kapsayan bir paylaşma veya sulh anlaşmasının bulunduğu yazılı delille kanıtlanamadığından; taşınmazların doğru tapu kayıtları ve devir zincirleri getirtilerek mevcut maliklere husumet yöneltilmesi ve murisin yaptığı devirlerin mirasçılardan mal kaçırma amacı taşıyıp taşımadığının araştırılması gerektiği sonucuna varılarak direnme kararı bozulmuştur.
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
1. Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Kocaeli 2. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili 29.07.2010 tarihli dava dilekçesinde; müvekkilinin murisi (babası) …’ün 1982 yılında vefat ettiğini, ancak sağlığında 38 parça taşınmazını 08.03.1968 tarihinde 5000TL bedel karşılığında oğulları olan Mehmet … ile …e satış suretiyle devrettiğini, yapılan devirler tapuda satış gözükse de gerçekte işlemin bağış niteliğinde olduğunu, murisin taşınmazları bir bedel alarak satmadığını, yaşadığı bölgede zengin bir ağanın oğlu olduğunu, çiftçilikle uğraşan murisin yaklaşık 60 parça taşınmazı bulunduğunu, yanında çalışan işçileri ve imkânları iyi bir kişi olduğunu, bu nedenle taşınmazları satma ihtiyacı duymayacağını, oğullarının da taşınmazları alım güçlerinin olmadığını, Mehmet …’ün babasının yanında onun arazilerinde çiftçilik yaptığını, …’ün ise seramik fabrikasında çalışan ve oradan emekli olan bir işçi olduğunu, tapuda gösterilen satış bedelinin ise taşınmazların satış tarihindeki gerçek değerlerinin çok çok altında bir bedel olduğunu, bu nedenle devrin mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu, Mehmet … ile …’ün vefat ettiklerini ve taşınmazların mirasçılarına intikal ettiğini ileri sürerek, davacının fazlaya ilişkin talep ve dava hakları saklı kalmak kaydı ile dava konusu 46 adet taşınmazın tapu kayıtlarının davacının miras payı oranında tapu iptali ile adına tescilini talep etmiş, 17.11.2011 tarihli duruşmada davalılardan … hakkındaki davayı atiye bıraktığını imzalı olarak beyan etmiştir.
Davalılar Cevabı:
5. Davalılar … ve … vekili cevap dilekçesinde; davacının daha önce aynı iddialar ile Kocaeli Asliye Hukuk Mahkemesinin 1982/266 E. sayılı dosyasında dava açtığını, bu dava devam ederken miras payına karşılık kendisine Deretepe Köyü 1000 parsel sayılı taşınmazın 12.04.1985 tarihinde verildiğini, bunun üzerine davacının da 15.04.1985 tarihli celsede anlaştıklarını beyan ederek davadan feragat ettiğini, davanın da feragat nedeniyle reddine karar verildiğini, 1995 yılında da yine aynı taşınmazlar hakkında Kocaeli 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1995/642 E. sayılı dosyasında dava açtığını, bu dava sırasında tarafların sulh olmak için süre istedikten sonra davanın takipsiz bırakıldığını, bu aşamada davacıya 3469 parsel sayılı taşınmazın verildiğini, bu süreçte davacının mirastan kendisine düşen hisseyi aldığı hâlde yıllar sonra yeniden dava açtığını, muris …’ün mal varlığının tüm mirasçılarına yetecek düzeyde olup mal kaçırma gibi bir düşüncesinin olmadığını, satış işlemi üzerinden 40 yıldan fazla zaman geçtiğini, murisin ise 28 yıl önce vefat ettiğini, davacının miras payını haricen satın aldıktan sonra kötü niyetli olarak dava açtığını savunarak, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
6. Davalılar …, …, … ve …; açılan davayı kabul etmediklerini, yıllar önce aynı konuda davacının açmış olduğu davalar bulunduğunu ve bu davalar sırasında anlaşma sağlanarak muristen kalan yerlerin paylaşıldığını, aynı davanın tekrar gündeme gelmesinin hepsini rahatsız ettiğini, davacının bu anlaşmalar doğrultusunda muristen kalan yerlerini hissesi oranında aldığını, verilen miktarları da kabul ederek tapuda işlem yaptığını, hatta bir kısım yerlerini başkalarına sattığını, bu nedenle davanın reddini istediklerini beyan etmişlerdir.
7. Davalı …; davayı kabul etmediğini, davacının daha önce de bu konuda dava açtığını ve o dava sırasında davacı ile diğer kardeşleri ve babası arasında anlaşma sağlandığını, davacıya muristen kalan hissesinin verildiğini, buna göre tapuda bir takım işlemler yapıldığını, o dönemde paylaşma yapıldığından yeniden dava açılmasının yerinde olmadığını, aradan seneler geçtiğini belirterek, davanın reddini istediğini beyan etmiştir.
8. Davalı … Budak 30.05.2012 tarihli dilekçesi ile; dava konusu taşınmazlar nedeniyle kendisinin de mağdur durumda olduğunu, babasının ölümü sonrasında mirasın eşit şekilde paylaşılmadığını ve haksızlık yapıldığını belirterek, gerekli incelemenin yapılması talebinde bulunmuştur.
9. Diğer davalılar ise davaya cevap vermemişlerdir.
İlk Derece Mahkemesi Kararı:
10. Kocaeli 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 14.05.2013 tarihli ve 2010/310 E., 2013/324 K. sayılı kararı ile; tarafların ortak murisi … adına kayıtlı taşınmazların 1968 yılında muris tarafından oğulları Mehmet … ve … adına tapuda satış suretiyle devredildiği, ölümünden sonra diğer mirasçılar tarafından bu taşınmazlarla ilgili davalar açıldığı, davacı ve diğer mirasçılardan Fatma Oktar’ın tenkis davaları açtıkları, ancak davacının açtığı davadan feragat ettiği, daha sonraki tarihte aynı parsellerin bir kısmıyla ilgili vekâletin kötüye kullanılması nedeni ile açtığı tapu iptali ve tescil davasını ise takip etmediği, davacının … ile Hüseyin aleyhine aynı parsellerle ilgili açtığı davada tarafların karşılıklı alınan beyanlarında bildirdikleri şekilde davadan feragat ettiği, bu süreçte tarafların 15.04.1985 tarihli duruşmadaki beyanları ile 12.04.1985 tarihinde 1000 parsel sayılı taşınmazın davacı adına tescil edilip daha sonra üçüncü bir şahsa satılması, diğer parseller hakkındaki tedbirlerin kaldırılması, tanık beyanları ve 1985 yılından sonra tapudaki tedavül ve devirler birlikte değerlendirildiğinde 1982 ve 1985 yıllarında mirasçıların birbirlerine karşı açmış oldukları davalar sırasında dava konusu taşınmazlar hakkında aralarında anlaşma sağlandığı ve buna göre paylaşım yapıldığı kanaatinin oluştuğu, aynı taşınmazlar hakkında yeniden muvazaa nedeniyle dava açılmasının iyi niyet kuralları ile bağdaşmadığı gerekçesiyle davanın reddine, davalılardan … hakkında açılan davanın ise atiye bırakıldığından karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
11. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunmuştur.
12. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 04.03.2014 tarihli ve 2013/19222 E., 2014/4763 K. sayılı kararı ile;
“… Dosya içeriğinden çekişmeli 1000 parsel sayılı taşınmazın davalıların miras bırakanları Mehmet … ve … tarafından 12.04.1985 tarihinde davacıya satış yoluyla temlik edildiği ve davacının da 29.11.1992 tarihinde dava dışı kişiye sattığı anlaşıldığından davacının dava açmakta hukuki yararı bulunmamaktadır.Yerel mahkemece davanın reddine karar verildiğine göre davacı vekilinin anılan parsele yönelik temyiz itirazları açıklanan nedenlerle yerinde değildir. Reddine
Davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarına gelince; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.
Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunun 706., Türk Borçlar Kanunun 237. (Borçlar Kanunun 213.) ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.
Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.
Somut olaya gelince mahkemece yukarıda değinilen şekilde inceleme ve araştırma yapılmadan dosya kapsamına uygun düşmeyen gerekçe ile davanın reddine karar verilmiştir. Davacı; 08.03.1968 tarihli akitle temlik edilen 38 parça taşınmaza yönelik tenkis isteğiyle dava açıp 15.04.1984 tarihinde davasından feragat etmiş ise de 22.05.1987 gün 1986/4-1987/5 sayılı inançları birleştirme kararı uyarınca bu kez aynı taşınmazlar yönünden muris muvazaası hukuksal sebebine tutunarak tapu iptali ve tescil davası açmasına hukuken engel bir durum bulunmamaktadır. Miras bırakan tarafından davalıların miras bırakanlarına temlik edilen 1000 parsel sayılı taşınmaz ile temlik dışı 3469 parseldeki 8/12 payın eldeki davadan önce davacıya satış yoluyla devredilmesi, taraflar arasında anlaşma yapıldığı ve muris muvazaasının söz konusu olmadığı anlamına gelmez.
Durhasan Köyünde bulunan 93, 96, 206, 232, 423, 751 ve 765 sayılı taşınmazların parsel numaraları dava dilekçesinde yanlışlıkla 92, 95, 205, 231, 422, 750 ve 764 olarak yazılmış ise de davalı tarafın doğru olarak gösterilmiş olması halinde parsel numarasındaki maddi hatalar sonuca etkili değildir. Mahkemece, dava dilekçesinde Durhasan Köyünde bulunan ve parsel numarası yanlış yazılan taşınmazların tapu kayıtları getirtilmiş, anılan taşınmazların miras bırakanla ve davanın taraflarıyla ilgilerinin bulunmadığı, 1954 yılında yapılan kadastro sırasında dava dışı kişiler adlarına tescil edildikleri belirlendiği halde 08.03.1968 tarihli akitle davalıların miras bırakanlarına temlik edilen 93, 96, 206, 232, 423, 751 ve 765 sayılı taşınmazların tapu kayıtları getirtilmeden davalılar huzuruyla yargılama yapılıp yazılı şekilde sonuçlandırılmıştır.
Bilindiği üzere tapu iptali ve tescil davaları, iptali istenen tapu kayıtlarındaki malik/malikler taraf gösterilerek açılmalıdır. Pasif taraf sıfatı itiraz niteliğinde olup mahkemece istek olmasızın gözetilmelidir. Çekişmeli taşınmazlardan 644, 687, 811, 821, 823, 838, 867,873, 874 ve 1096 parsel sayılı taşınmazların dava tarihinden önce kamulaştırma yoluyla 13.06.2000 tarihinde Hazine adına tescil edildikleri, davacı da iptal ve pay oranında tescil isteğiyle dava açtığı halde mahkemece anılan parseller yönünden davanın taraf sıfatı yokluğundan reddine kararı verilmesi gerekirken esas hakkında hüküm kurulması doğru değildir.
Bu durumda 644, 687, 811, 821, 823, 838, 867,873, 874, 1096 ve 1000 parseller dışında kalan çekişmeli taşınmazların ilk oluşumundan itibaren tüm gittileri tapu sicil müdürlüğünden getirtilerek, taşınmazlar miras bırakan tarafından Mehmet …, … veya bunların mirasçılarına temlik edilmişler, onlar tarafından da eldeki dava tarihinden sonra dava dışı gerçek veya tüzel kişilere devir yapılmış ise bu durumda HMK’nin 125. maddesi uyarınca işlem yapılması, taşınmazların miras bırakan adına hiç tescil edilmeyip dava dışı kişiler adlarına kayıtlı olduklarının tespiti halinde davanın esas yönünden reddedilmesi, dava konusu taşınmazlar miras bırakan tarafından Mehmet …, … veya bunların mirasçılarına temlik edilmişler onlar tarafından da dava tarihinden önce dava dışı gerçek veya tüzel kişilere devir yapılmış ise davacı iptal ve tescil isteğiyle eldeki davayı açtığından davanın pasif taraf sıfatı yokluğundan reddedilmesi, çekişmeli taşınmazlar miras bırakan tarafından Mehmet …, … veya bunların mirasçılarına temlik edilmiş ise bu durumda yukarıda değinilen şekilde muris muvazaası yönünden inceleme, araştırma yapılıp oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken dosya kapsamına uygun düşmeyen gerekçe ile yazılı şekilde hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:
13. Kocaeli 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 02.12.2014 tarihli ve 2014/596 E., 2014/898 K. sayılı kararı ile ilk karardaki gerekçeler yanında davacının 1985 yılında muvazaa iddiası ile tapu iptali davası açma hakkı varken, daha çoğu içeren bu talepte bulunmayıp daha azını içeren tenkis isteminde bulunduğu, daha sonra da kardeşleri ile muristen kalan ve dava konusu yapılan yerlerle ilgili anlaşmaya vararak bu iddialarından vazgeçtiği, anlaşmada yer ve para verildiği hususunun tanık beyanları ile belli olduğu, herkesin kendisine verilen yeri kullanarak tasarruf ettiği, davacının bu davayı açana kadar kardeşleri ile yapılan anlaşmanın hakkaniyete uygun olmadığı savunmasında bulunmadığı ve bu konuda herhangi bir işlem yapmadığı, aradan yaklaşık 25 yıl geçtikten sonra yeniden başa dönerek muvazaa iddiasında bulunmasının hukukun istikrarı ve yıllar önce kardeşleri ile yaptığı anlaşmaya aykırı olduğu, sürekli bir dava tehdidini insanlar üzerinde canlı tutmanın toplumsal düzende kabul edilmeyeceği, ayrıca bozmada bahsi geçen parsel numaraları yanlış yazılan taşınmazlarla ilgili olarak yargılamanın başından beri davacı tarafın bir iddiası ve düzeltmesinin bulunmadığı gibi bu konuda temyiz isteminin de bulunmadığı, davacı tarafın gelen kayıtlara itiraz etmediği, tüm bunlara rağmen davacının ilk davadan uzun bir süre geçtikten sonra yeniden aynı iddialarla dava açmasının iyi niyet kuralları ile bağdaşmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
14. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
15. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; öncelikle, dava konusu 644, 687, 811, 821, 823, 838, 867, 873, 874 ve 1096 parsel sayılı taşınmazların dava tarihinden önce kamulaştırılarak 13.06.2000 tarihinde Hazine adına tescil edildiği, dolayısıyla bu taşınmazlarda davalılar ya da murislerinin kayıt maliki olmadıkları gözetilerek, anılan taşınmazlar hakkındaki davanın, davalıların taraf sıfatı nedeniyle reddinin gerekip gerekmediği,
Diğer taşınmazlar bakımından ise somut olayda kök muris …’ün 08.03.1968 tarihli resmî akitle oğulları (davalıların murisleri) Mehmet … ile …’e temlik ettiği 38 adet taşınmaz nedeniyle davacının 1982 yılında tenkis isteğiyle açtığı davadan 15.04.1985 tarihinde feragat etmesi, feragat tarihinden önce 1000 parsel sayılı taşınmazın 12.04.1985 tarihinde Mehmet … ile … tarafından davacıya satış suretiyle temlik edilmesi, yine 3469 parsel sayılı taşınmazda muristen intikal eden 8/12 payın da 02.12.1994 tarihinde davacıya devredilmesi olguları ile dinlenen tanık beyanları birlikte değerlendirildiğinde, davacının dava konusu taşınmazların paylaşımı konusunda kardeşleri (davalıların murisleri) ile anlaştığının kabul edilip edilemeyeceği, tüm bu süreç ve aradan uzun yıllar geçtikten sonra bu defa muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak eldeki davayı açmış olmasının dava açma hakkının kötüye kullanılması niteliğinde sayılıp sayılamayacağı,
Burada varılacak sonuca ve dava dilekçesi içeriğine göre 08.03.1968 tarihli resmi akitle devri yapılan tüm taşınmazlar hakkında dava açıldığı, resmi akitte ise Durhasan Köyünde bulunan taşınmazların parsel numaralarının 93, 96, 206, 232, 423, 751 ve 765 olmasına rağmen dava dilekçesinde 92, 95, 205, 231, 422, 750 ve 764 olarak yazılı olduğu ve bu taşınmazların dosya arasına alınan tapu kayıtlarına göre davanın tarafları ve murisleri ile bir ilgisinin bulunmadığının anlaşılması karşısında, parsel numaralarındaki hata hakkında davacı tarafın herhangi bir düzeltme talebi olmadığından mahkemece Durhasan Köyünde bulunan taşınmazların resmî akitte yazılı parsel numaralarına göre tapu kayıtları getirtilmeden karar verilmesinin isabetli olup olmadığı, bu bağlamda doğru tapu kayıtları getirtilerek taşınmazların davalılar ya da murisleri adına kayıtlı olup olmadığının tespiti sonrasında hem bu taşınmazlar hem de dava konusu (644, 687, 811, 821, 823, 838, 867, 873, 874 ve 1096 parsel sayılı taşınmazlar ile davacının temyiz istemi reddedildiğinden hakkında daha önce verilen ret kararı kesinleşen 1000 parsel sayılı taşınmaz dışındaki) diğer taşınmazlar bakımından kök muris … tarafından 08.03.1968 tarihinde satış suretiyle yapılan temlikin 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı kapsamında mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olup olmadığının incelenerek, oluşacak sonuca göre bir karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktalarında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
16. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle sıfat kavramına değinmekte fayda bulunmaktadır.
17. Sıfat, dava konusu kılınan sübjektif hakla davanın tarafları arasındaki ilişkiyi ifade eder ve dava dilekçesinde davacı ve davalı olarak gösterilmiş kişilerin maddi hukuk bakımından gerçekten hak sahibi veya yükümlü konumunda bulunup bulunmadığına ilişkin bir kavramdır (Tanrıver, S.: Medeni Usul Hukuku, C.I, Ankara 2016, s. 512).
18. Davacı tarafta yer alan taraf için aktif dava sıfatı, davalı tarafta yer alan taraf için pasif taraf sıfatından söz edilebilir. Uygulamada, “sıfat” yerine “husumet” terimi de kullanılmaktadır. Sıfat, dava şartı olmayıp, itirazdır. Çünkü bir kimsenin hak sahibi veya borçlu olup olmadığı davanın esasına girildikten sonra tespit edilebilir. Bu durumda ise dava esastan ret veya kabul edilir. Oysa dava şartları davanın esasına girilmesini engelleyen niteliktedir. Ancak sıfat bir itiraz olduğundan, hâkim diğer itirazlar gibi taraf sıfatını da dava dosyasından anlayabildiği sürece kendiliğinden nazara alır. Sıfat, davada taraflardan birinin davaya konu subjektif dava hakkının bulunup bulunmadığı ile ilgili bir husustur. Tarafların sıfatının yargılama sonuna kadar devam etmesi zorunludur. Bu husus mahkemece re’sen göz önünde bulundurulmalıdır. Bir davada, taraflardan birinin, davacı ya da davalı sıfatının (aktif ya da pasif husumet ehliyetinin) olmadığı belirlenirse, artık bu davanın esasının çözümüne girilmeden, davanın husumet yokluğundan reddi gerekir. Bir kişinin belli bir davada davacı ya da davalı sıfatını haiz olup olmadığı şeklinde nitelendirilen husumetin ileri sürülme zamanı yasa ile kabul edilen bir ilk itiraz olmadığı gibi, davalı tarafından ileri sürülmesi gerekli bir def’î de değildir. Davanın her aşamasında ileri sürülmesi mümkün veya mahkemece vakıf olunduğu takdirde re’sen nazara alınması gerekli hukukî bir durumdur (Kuru, B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü, C.I., İstanbul 2001, s. 1157 vd.).
19. Tapu iptali ve tescil davalarının da iptali istenen tapu kayıtlarında malik ya da malikler kim ise o kişi veya kişiler taraf gösterilerek açılması gerekir. Çünkü açılan davanın kabulü durumunda kurulan hükmün tapuda infazı, hüküm ancak kayıt maliki hakkında kurulmuş ise mümkündür.
20. Eldeki tapu iptali ve tescil istemine ilişkin dava bu açıdan incelendiğinde, dosya arasında mevcut tapu kayıtlarından dava konusu 644, 687, 811, 821, 823, 838, 867, 873, 874 ve 1096 parsel sayılı taşınmazların dava tarihinden önce kamulaştırılarak 13.06.2000 tarihinde Hazine adına tescil edildiği anlaşılmaktadır. Mahkemece bu taşınmazlarda davalılar ya da murislerinin kayıt maliki olmadıkları, dolayısıyla davalıların taraf sıfatının bulunmadığı gözetilerek bunlar hakkındaki davanın sıfat yokluğundan reddine karar verilmesi gerekirken, davanın esası hakkında hüküm kurulmuş olması doğru değildir.
21. Diğer yandan dava muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılmış olup, bilindiği gibi 1.4.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında; “Bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmiş bulunması hâlinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıların, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanununun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine ve bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Kanunun 507 ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağına” hükmedilmiştir.
22. Kanun gereğince mirasçılar, mirasbırakanın ölümü ile mirası bir bütün olarak kazanırlar (TMK m. 599/1). Kanunen kendilerine intikal etmesi gereken miras hakları, mirasbırakan tarafından muvazaalı olarak yapılan sözleşme ile engellenen mirasçılar saklı pay sahibi olsun ya da olmasın yukarıdaki İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca sözleşmenin geçersiz olduğunu ileri sürerek iptalini isteyebilirler.
23. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 35. maddesinde, birbiriyle çok yakın ve ilgili olan mülkiyet hakkı ile miras hakkı birlikte düzenlenmiş ve Anayasal bir müessese olarak her iki hak da güvence altına alınmıştır. Bu hükme göre herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahip olup, bu haklar ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.
24. Aynî haklar, eşya üzerinde doğrudan hâkimiyet sağlayan ve bu nedenle herkese karşı ileri sürülebilen mutlak haklardır. Kişiye bir eşya üzerinde en geniş yetkileri sağlayan aynî hak ise mülkiyet hakkıdır. Bu itibarla bir eşyanın maliki, hukuk düzeninin çizdiği sınırlar içinde o eşya üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahip kılınmıştır (TMK m. 683/1).
25. Türk Medeni Kanunu’nda, aynî haklara ilişkin olarak herhangi bir zamanaşımı ve hak düşürücü süre belirlenmiş değildir. Bu durum, aynî haklardan fiilen yararlanılmaması hâlinde hakkın düşmeyeceğini gösterdiği gibi aynî hakkın herkese karşı ileri sürülmesini sağlayan talep ve davaların da zamanaşımına uğramayacağını ifade eder. Aynî haklar, yasal kısıtlama yok ise nitelikleri gereği her zaman ve herkese karşı ileri sürülebileceğinden, mülkiyet hakkından kaynaklanan muris muvazaasına dayalı davaların da zamanaşımı ve hak düşürücü süreye bağlı olmaksızın her zaman açılabileceği kuşkusuzdur. Bu davaların temelinde yatan hakkın aynî hak niteliğinde olmasına dayalı olarak, aynî haklara hâkim prensipler uyarınca, talebin ileri sürülmesinin zamanaşımı ve hak düşürücü süreye bağlı olması mümkün değildir.
26. Nitekim, Hukuk Genel Kurulunun 06.05.2015 tarih ve 2013/1-2302 E., 2015/1313 K.; 04.11.2015 tarih ve 2014/1-560 E., 2015/2371 K. ve 23.09.2020 tarih ve 2017/1-1251 E., 2020/673 K. sayılı kararlarında da herhangi bir zamanaşımı ve hak düşürücü süre öngörülmediğinden muris muvazaasına ilişkin davaların her zaman açılabileceği, esasen geçersiz olan görünürdeki işlemin aradan zaman geçmesi ile geçerli hale gelmeyeceği vurgulanmıştır.
27. Türk Medeni Kanunu’nun 560 ve devamı maddelerinde düzenleme alanı bulan tenkis (indirim) davası ise mirasbırakanın saklı payları aşarak ölüme bağlı veya sağlar arası yaptığı karşılıksız kazandırmaların yasal sınıra çekilmesini amaçlayan, öncesine etkili ve yenilik doğurucu (inşai) davalardandır. TMK’nın 560. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Saklı paylarının karşılığını alamayan mirasçılar, mirasbırakanın tasarruf edebileceği kısmı aşan tasarruflarının tenkisini dava edebilirler” hükmü uyarınca tenkis davasının konusunu; mirasbırakanın saklı paylı mirasçıların paylarını ihlal eden ölüme bağlı ya da sağlararası kazandırmaları oluşturur.
28. Bu hükümden anlaşılacağı üzere kanun tarafından, mirasçıların bazılarına, mirasbırakanın iradesiyle ortadan kaldırılamayan, dokunulamayan bir miras hakkı tanımıştır. Bu hakkın tanındığı kimselere “saklı paylı mirasçı” denilmektedir. Saklı paylı mirasçılar, mirasbırakanın altsoyu, anne-babası ve eşidir. Kanunda sayılan bu mirasçılara ayrılmış ve mirasbırakan tarafından tasarruf edilemeyecek olan miras paylarına “saklı pay” veya mülga 743 sayılı Medeni Kanun’un ifadesiyle “mahfuz hisse” denilmektedir. Murisin serbestçe tasarruf edebildiği bölüm ise saklı paylar toplamı dışında kalan kısım olup, buna da “tasarruf edilebilir kısım”, eski kanunun tabiriyle “tasarruf nisabı” denilmektedir.
29. Tenkis davası ile mirasbırakanın yaptığı tasarrufların iptali değil, değiştirilmesi, tasarruf edilebilir sınıra çekilmesi amaçlanmıştır. Sağlararası veya ölüme bağlı bir tasarruf ile saklı pay sahibi mirasçının saklı payına el atıldığı takdirde, yapılan o tasarruf, tenkis davası yoluyla saklı paylı mirasçının saklı payı temin edilinceye kadar indirime tabi tutulur.
30. Somut olayda, 08.03.1968 tarihli resmî akitle 38 parça taşınmazını oğulları (davalılar murisi) Mehmet … ile …’e satış suretiyle temlik eden mirasbırakan … 20.01.1982 tarihinde vefat etmiş, davacı kızı tarafından kardeşleri aleyhine devredilen taşınmazlar hakkında 03.05.1982 tarihinde tenkis isteğiyle dava açılmış, ancak davacı ve vekilinin 15.04.1985 tarihli celsedeki beyanları üzerine davanın feragat nedeniyle reddine karar verilmiştir. Feragat beyanı öncesinde 12.04.1985 tarihinde 1000 parsel sayılı taşınmaz Mehmet … ile … tarafından davacı …’e satış suretiyle devredilmiş, davacı tarafından da 29.01.1992 tarihinde dava dışı bir şahsa satılmıştır.
31. Belirtmek gerekir ki, mirasbırakanın yaptığı temliki tasarrufun tenkisi için dava açılması hâlinde sonradan bu tasarruf için muvazaaya dayalı olarak iptal davası açılıp açılmayacağı hususu Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 22.05.1987 tarih ve 1986/4 E., 1987/5. K. sayılı kararında ele alınarak tartışılmış ve sonuç olarak, “Mirasbırakanın yaptığı temliki tasarruflardan zarar gören mirasçıların tenkis davası ile birlikte kademeli olarak veya tenkis davası açtıktan sonra ayrı bir dilekçe ile Borçlar Kanununun 18. maddesine dayalı muvazaa nedeniyle iptal-tescil davası da açabileceklerine” karar verilmiştir.
32. İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçesinde ise “Gerçekten, tenkis davaları ile muvazaaya dayalı iptal davaları; ileri sürülüş biçimleri, hukuksal esaslar, kapsamları ve nihayet tenkis ve iptal nedenleri birbirinden farklı nitelikte davalardır. İlk bakışta tenkis davası açan kişinin tasarrufun geçerli bulunduğunu zımnen benimsediği düşüncesi akla gelebilirse de, kendi yararına bir hukuki sonuç elde etmek isteyen ve kapsamları farklı hukuki sonuçlar doğurabilecek birden fazla dava açma durumunda bulunan bir kimse, bu davalardan birini diğerine tercihen açmaya zorlanamayacağı gibi, yasaların uygulanmasında, hakların korunması doğrultusunda hareket etme gereği karşısında bu davalardan birini açmakla, açık bir irade beyanı olmadan diğerinden feragat edildiğinin kabulü de uygun bulunmamıştır” açıklamalarına yer verilmiştir.
33. Yukarıdaki açıklamalar kapsamında, daha çoğu içeren muris muvazaasına dayalı iptal davası açma imkânı bulunan bir mirasçının bunu yapmayıp, daha azı içeren tenkis davası açması hâlinde bu davranışı, murisin muvazaalı tasarrufunu geçerli saydığı anlamını taşımayacaktır. Bu nedenle açtığı tenkis davasından feragat eden davacının bu kez 22.05.1987 tarih ve 1986/4 E., 1987/5. K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca muris muvazaasına dayalı olarak tapu iptali ve tescil davası açmasına yasal bir engel bulunmamaktadır.
34. Muris muvazaasına dayalı olarak dava açma hakkını kısıtlayan herhangi bir zamanaşımı ya da hak düşürücü süre bulunmamasına karşın, davacının murisin ölümünden uzun zaman geçtikten sonra eldeki dava açmış olması nedeniyle dava hakkını kötüye kullanıp kullanmadığı hususuna gelince, bütün hakların kullanılmasında uyulması gereken temel kural, TMK’nın 2. maddesinde düzenleme altına alınmıştır. Bu maddeye göre; “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz”.
35. Aralarında sıkı bir bağ bulunan “Dürüstlük Kuralı” ve “Hakkın Kötüye Kullanılması Yasağı” ile hakların kullanılmasına genel bir sınırlama getirilmiştir. Yasanın emredici bu hükmü gereğince herkes haklarını dürüstçe kullanmalıdır. Dürüstlük kuralı, bir davranış kuralı olarak sadece hakların kullanılmasında değil, borçların ifası sırasında da uyulması gerekli bir kuraldır. Hukuk düzeni tarafından tanınmış bir hakkın amacına aykırı olarak kullanılması dürüstlük kuralı ile bağdaşmaz ve böylece o hak kötüye kullanılmış olur. Bir hakkın kötüye kullanılıp kullanılmadığı ise her olayın kendi şartları içinde değerlendirilmelidir.
36. Dürüstlük kuralı ve buna bağlı hakkın kötüye kullanılması yasağı, hukukun her alanında daima dikkate alınması gereken bir temel hukuk ilkesi olmakla beraber karşılaşılan her hukukî uyuşmazlığın bu ilkeden yola çıkılarak çözülmeye çalışılması da doğru bir yaklaşım değildir. Nitekim, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 25.01.1984 tarih ve 1983/3 E., 1984/1 K. sayılı kararında, TMK’nın 2. maddesinde düzenlenen hakkın kötüye kullanılması yasağının amacı, hâkime özel ve istisnai hâllerde (adalete uygun düşecek şekilde) hüküm verme olanağını sağlamak şeklinde açıklanmıştır. Anılan kararda, bir hakkın kullanılmasının açıkça adaletsizlik oluşturduğu, gerçek hakkın tanınması ve bireyin korunması için tüm hukukî yolların kapalı olduğu hâllerde, bu hükmün uygulama alanı bulacağı ve olağan üstü bir imkân sağlayarak, haksızlığı düzeltici, yasadaki kuralları tamamlayıcı fonksiyonunu yerine getireceği ifade edilmiştir.
37. 2709 sayılı Anayasa’nın 36. maddesi uyarınca herkes, yargı mercileri önünde hak arama özgürlüğüne sahip olup, bu özgürlüğün en yaygın kullanılma şekli dava açma hakkıdır. Anayasa’nın 13. maddesine göre de temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir.
38. Her hak gibi dava açma hakkı da kötüye kullanılabilir. Ne var ki, somut olayda Anayasa tarafından güvence altına alınan ve aynî hak niteliğinde olduğu için her zaman herkese karşı ileri sürülebilen mülkiyet hakkına dayalı olarak dava açılmıştır. Bu nedenle kanunun kişiye tanıdığı mutlak bir hakkın aradan uzun süre geçtikten sonra ileri sürülmüş olması, dava hakkının kötüye kullanılması olarak değerlendirilemez.
39. Hukuk Genel Kurulunun az yukarıda esas ve karar numarası belirtilen kararlarında da uyuşmazlık konusu olması nedeniyle dava hakkının kötüye kullanılıp kullanılmadığı hususu tartışılmış ve aynı sonuca ulaşılmıştır.
40. Bu bağlamda, yerel mahkemenin kabulünde olduğu gibi davacının açtığı tenkis davasından feragat etmesi, feragat tarihinden önce 1000 parsel sayılı taşınmazın davacıya devredilmesi, açtığı tapu iptali ve tescil davasını takipsiz bırakması ve yine 3469 parsel sayılı taşınmazda kök muristen intikal eden 8/12 payın 02.12.1994 tarihinde davacıya devredilmesi olguları ile dinlenen tanık beyanları birlikte değerlendirildiğinde, dava konusu taşınmazların paylaşımı konusunda davacının kardeşleri (davalıların murisleri) ile anlaştığının kabul edilip edilemeyeceği, bu anlamda dava hakkını kötüye kullanıp kullanmadığının da açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.
41. Bir kısım davalılar tarafından murisleri ile davacının daha önce açılan davalar sırasında anlaştıkları ve davacının tüm haklarını aldığı ileri sürülmüş ise de bu iddianın kanıtlanması için yazılı bir belge sunulmadığı gibi tanık beyanlarının da bu konuda yeterli olduğunu söyleme imkânı bulunmamaktadır. Gerçekten davacı tarafından 1000 parsel sayılı taşınmazın kendisine devredildiği 12.04.1984 tarihinden hemen üç gün sonra tenkis davasından feragat edilmiş ise de bu konuda yapılan anlaşmanın, dava konusu taşınmazlarda davacının saklı payı dışında kalan miras hakkının tamamını kapsadığı kabul edilemez. Ayrıca, davacı tarafından 03.11.1995 tarihinde … ile … aleyhine vekâlet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı olarak Kocaeli 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin1995/642 esasında açılan dava 15.10.1996 tarihinde takipsiz bırakılmış ise de bu davanın konusunu oluşturan taşınmazların dava konusu taşınmazlar dışında mirasbırakan …’e ait başka taşınmazlar olduğu anlaşılmaktadır. 3469 parsel sayılı taşınmaz ise muris … tarafından 08.03.1968 tarihli resmî akitle devredilen taşınmazlar haricinde olup, bu taşınmazda murise ait 8/12 pay murisin diğer bir kısım taşınmazlarının mirasçılar arasında rızai taksimine ilişkin 02.12.1994 tarihli ve 4547 yevmiye numaralı resmî senetle devredilmiştir. Başka bir ifade ile davacının 3469 parseldeki payı mirasçılar arasında rızai taksime konu edilen taşınmazlardaki miras payı karşılığında aldığı ve dava konusu taşınmazlarla bir ilgisinin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Böyle olunca, davacının dava hakkını kötüye kullanıldığı kabul edilemez.
42. Tüm bunlar dışında, dava dilekçesinde açıkça 08.03.1968 tarihli resmî akitle devredilen taşınmazlar nedeniyle dava açıldığı belirtilmiş olmasına karşın, Durhasan Köyünde bulunan taşınmazların parsel numaraları dava dilekçesinde 92, 95, 205, 231, 422, 750 ve 764 olarak gösterilmiştir. Mahkemece bu parsellere ait tapu kayıtları dosya arasına alınmış ise de bu taşınmazların davanın tarafları ve murisleri ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Resmî akitte Durhasan Köyündeki taşınmazların parsel numaraları 93, 96, 206, 232, 423, 751 ve 765 olarak yazılı olup, dava dilekçesinde yazılı olan numaralar resmî akit tablosunun arka sayfasında gösterilen sayfa numaralarıdır. Bu durumda, doğru taşınmazlar hakkında dava açılmasına rağmen parsel numaralarının maddi hata sonucunda yanlış yazıldığı açıktır. Bu durumda, yerel mahkemece resmî akitte yazılı parsel numaralarına göre doğru tapu kayıtları getirtilmeden karar verilmesi de isabetli değildir.
43. Hâl böyle olunca, Durhasan Köyünde kain 93, 96, 206, 232, 423, 751 ve 765 parsel sayılı taşınmazlara ait tapu kayıtları ile dava konusu (Hazine adına daha önce tescil edilen 644, 687, 811, 821, 823, 838, 867, 873, 874 ve 1096 parsel sayılı taşınmazlar ile davacının temyiz istemi reddedildiğinden hakkında verilen ret kararı kesinleşen 1000 parsel sayılı taşınmaz dışındaki) diğer taşınmazlara ait tapu kayıtlarının tamamı ilk oluşumundan itibaren tüm tedavül kayıtları ile birlikte getirtilerek, öncelikle davalılar ya da murisleri adına mirasbırakan … tarafından 08.03.1968 tarihli akitle yapılan devir sonucunda tescil edilip edilmediklerinin incelenmesi, bu şekilde tescil edildiğinin anlaşılması sonucunda ise muris … tarafından satış suretiyle yapılan temlikin 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı kapsamında mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olup olmadığı taraf delilleri kapsamında araştırılarak, oluşacak sonuca göre bir karar verilmelidir.
44. Ayrıca, dava tarihi 29.07.2010 olmasına karşın direnmeye ilişkin gerekçeli karar başlığında 07.07.2014 olarak yazılmış ise de bu husus mahallinde her zaman düzeltilebilecek maddi hata niteliğinde olduğundan bozma nedeni yapılmamıştır.
45. O hâlde; mahkemece Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uymak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı olup, direnme kararının bozulması gerekmiştir.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 24.06.2021 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
14- Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 2023/4424 E., 2025/2540 K. (ara malikin tazminat sorumluluğu)
Miras bırakan, taşınmazını kayırmak istediği mirasçısına ulaştırılması amacıyla önce ara malike bedelsiz olarak devretmiş; ara malik de murisin talimatı doğrultusunda hiçbir bedel almadan taşınmazı ilgili mirasçıya aktarmıştır. Taşınmaz daha sonra bu mirasçı tarafından iyi niyetli üçüncü kişiye satıldığından tapu iptali ve tescil talebi reddedilmiştir. Buna karşılık, muvazaalı işlemi bilen ve taşınmazı üçüncü kişiye satarak bedelini tahsil eden mirasçı, davacıların miras paylarına karşılık gelen taşınmaz bedelinden sorumlu tutulmuştur. Ara malik ise devirlerden herhangi bir maddi menfaat elde etmediği için hakkında ileri sürülen tazminat talebi reddedilmiştir. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi bu kararı onamıştır. Dolayısıyla karar, ara malikin muvazaalı devir zincirinde yer almasının tek başına tazminat sorumluluğu doğurmadığını; somut olayda taşınmazın satış bedelini veya başka bir ekonomik menfaati kimin elde ettiğinin önem taşıdığını göstermektedir.
MAHKEMESİ : Erzurum Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2021/966 E., 2023/1252 K.
İLK DERECE MAHKEMESİ : Iğdır 1. Asliye Hukuk Mahkemesi
SAYISI : 2019/634 E., 2021/256 K.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı … vekili tarafından duruşma istekli temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, 13.05.2025 Salı günü duruşma yapılmasına ve duruşma gününün taraflara davetiye ile bildirilmesine karar verilmiştir.
Belli edilen günde, temyiz eden davalı … vekili Avukat…. ile temyiz edilen davacılar … vd. vekili Avukat … geldiler, davetiye tebliğine rağmen başka gelen olmadı. Yokluklarında duruşmaya başlandı, süresinde verilen ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi. Temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacılar vekili dava dilekçesinde; mirasbırakan …’nın ciddi sağlık sorunları yaşadığı dönemde mirasçılarından yalnızca davalı …’nın pay alabilmesi amacıyla maliki olduğu 2041 ada 11 parsel sayılı taşınmazı bedelsiz ve muvazaalı olarak davalı …’e devrettiğini, mirasbırakanın sağlık durumu ciddileşerek vefat etmesinden kısa bir süre önce davalı …’in taşınmazı mirasbırakanın talimatıyla bedelsiz olarak davalı …’ya devrettiğini, aile arasında mirastan kaynaklı anlaşmazlık çıkması üzerine vekaletnamelerin toplanması aşamasında …’nın taşınması muvazaalı olarak eşinin eniştesi olan davalı …’a devrettiğini, mirasbırakanın taşınmazı ölene kadar kullandığını ve halen oğlu ….’nın taşınmazda ikamet ettiğini, aynı şekilde komşu taşınmazın … aracılığıyla diğer bir mirasçı olan ….’ya temlik edildiğini, davalıların alım gücünün bulunmadığını, satış değerinin düşük olduğunu, davalıların fikir birliği içerisinde hareket ettiğini ileri sürerek taşınmazın tapu kaydının iptali ile miras payı oranında davacılar adına tescilini, olmazsa davacıların miras payları oranındaki taşınmaz bedelinin davalılardan tahsilini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı … cevap dilekçesinde; davacı tarafın iddialarının doğru olduğunu, mirasbırakanın taşınmazı …’ya devredilmek üzere bedelsiz olarak kendisine devrettiğini, devir karşılığında …’dan da para almadığını, mirasbırakanın aynı dönemde bir başka taşınmazını da diğer oğlu….’ya devretmek üzere kendisine devrettiğini, bu işlemleri mirasbırakanın talimatıyla yaptığını belirterek aleyhine yargılama giderlerine hükmedilmemesini talep etmiştir.
Davalı … (süresinden sonra sunduğu) cevap dilekçesinde; davacılardan….’nın fiili olarak …’nın eşi olup mirasbırakanın maaşından faydalanabilmek amacıyla sahte olarak evlilik yaptığını, kamu kurum ve kuruluşlarını aracı kılmak suretiyle dolandırıcılık suçunu işlemeye devam eden davacıya ait dava dilekçesinin Cumhuriyet Başsavcılığına ve Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğüne ihbar edilmesi gerektiğini, nüfus kayıtlarında kasten yapılan bu yanlışlığın taraf sıfatını etkileyeceğini, satış bedeli ve elden ödenmesinin makul olduğunu, sunduğu ikinci cevap dilekçesinde ise taşınmazı bedelini ödeyerek satın aldığını, daha sonra ihtiyaç nedeniyle davalı …’a 850.000,00 TL bedelle sattığını, satış bedelinin bir kısmının banka aracılığıyla dilekçe ekindeki dekontlarda gösterildiği şekilde, kalan kısmının ise elden ödendiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.
Davalı … cevap dilekçesi sunmamış, yargılama sırasında taşınmazı bedelini ödemek suretiyle satın aldığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davaya konu taşınmazın mirasbırakan tarafından davalı … ara malik kılınmak suretiyle mal kaçırma kastıyla mirasçısı …’ya bedelsiz temlik edildiği, davalılardan …’in cevap dilekçesi ile davayı kabul ederek bizzat mirasbırakanın kendisinden bu yeri …’ya devletmesini istediğini, kendisine yapılan satış karşılığında bir bedel ödemediğini ve mirasbırakanın iradesi doğrultusunda bu yeri bedelsiz olarak davalı …’ya devrettiğini beyan ettiği, davada menfaati olmayan bu davalının beyanlarına itibar edilebileceği, dinlenen tanıklar … ve ….nın beyanlarının davacıların iddialarını doğrular nitelikte olduğu, mirasbırakanın adına kayıtlı tüm taşınmazlarını tek bir resmi senetle davalı …’e devrettiği, davalı … tarafından da satış bedelinin ödendiğine dair somut bir delilin sunulamadığı, her ne kadar davalılar … ile … aleyhine taşınmazın bedelinin tahsili istemi ile dava açılmış ise de davalı …’in taşınmazı davalı …’ya satışı karşılığında herhangi bir maddi menfaat elde etmediği, davalı …’ın ise mirasbırakanın mal kaçırma kastını bilen veya bilebilecek kimselerden olmadığı, iyi niyetli üçüncü kişi konumunda bulunduğu, davalı …’nın ise taşınmazı muvazaalı olarak iktisap ettiği ve taşınmazın davalı …’a Devri karşılığında satış bedelini tahsil ettiği gerekçesiyle davacıların tapu iptali ve tescil taleplerinin reddine, dava konusu taşınmazın dava tarihindeki değerinden davacıların miras payı oranına karşılık gelen 647.521,71 TL’nin davalı …’dan tahsili ile 271.541,37 TL’nin davacı ….’ya, 62.663,39’ar TL’nin diğer davacılara ödenmesine, davalılar … ve … aleyhine açılan davanın reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı … vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; davacı iddialarının davalı … tarafından kabul edildiği, mirasbırakandan alınan talimat doğrultusunda taşınmazın davalı …’e bedelsiz devredildiğinin beyan edildiği, diğer davalıların temliklerin bedel karşılığında yapıldığını bildirerek davanın reddini savunduğu, davalı taraf tanık deliline dayanarak tanıklarını bildirmiş ise de Mahkemece verilen süre içerisinde tanıkların adreslerini bildirmeyerek ve delil avansını yatırmayarak verilen süreyi kaçırdığı, bu suretle davalı …’in savunma hakkının kısıtlanmadığı, taşınmazın değerine göre pay bedellerinin doğru olarak tespit edildiği, taşınmazın davalı …’e devrinin muvazaalı olduğu anlaşılmış ise de diğer davalı …’ye devrinin muvazaalı olduğunun kanıtlanamadığı, tanık beyanlarında davalı …’nin tanınmadığı ve davalı tarafından kendi hesabına davalı … tarafından yatırılan bedellere ilişkin dekontların doğruluğunun saptandığı, bu nedenle verilen kararda isabetsizlik görülmediği gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Sebepleri
Davalı … vekili temyiz dilekçesinde; mirasbırakanın tedavi masrafları için taşınmazı satma kararı verdiğini, mirasbırakanın ölümünden sonra bu satış işleminden arta kalan bedelin de bankada ortaya çıktığını ve davacı asiller tarafından çekildiğini, davalının cevap dilekçesini süresinde vermemiş olduğundan bahisle cevap dilekçesi reddedilerek içeriğinde bildirdiği delillerin ikame edilmediğini, davalı asil yoğun bakımda yatarken tebligat yapılmış olduğundan davaya cevap vermesinin beklenemeyeceğini, ayrıca mirasbırakana ait veraset ilamının iptali için dava açıldığını, davacı ….’nın aslında …’nın eşi olduğunu, …..’ın evli olması nedeniyle ve babasının maaşını alabilmek adına bu kişiyle babasını evli gösterdiğini, bu nedenle davacı…’ye pay verilmesinin kabul edilebilir olmadığını, bu durumun kamu düzeninden olup re’sen araştırılması gerektiğini, açılan davanın neticesinin beklenmesi gerektiğini, davalının taşınmazı baba mirası olduğu için satın almak istediğini, mirasbırakanın tüm malvarlığını ölümünden önce taksim ettiğini, Mahkemece bu hususun araştırılmadığını, mirasbırakanın adına kayıtlı çok sayıda taşınmazdan yalnızca dava konusu taşınmazı sattığını ve taşınmazın satılacağının cami hoparlöründen ilan edildiğinin sabit olduğunu, taşınmazın satışı için yapılan ödemelere dair dekontların dilekçe ekinde sunulduğunu, davacı tanıklarının görgüye dayalı beyanının bulunmadığını ve taraflı olduklarını belirterek kararın bozulmasını talep etmiştir.
B. Değerlendirme ve Gerekçe
Dava, muris muvazaası hukuki nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmazsa bedel istemine ilişkindir.
Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun/HMK) 371. maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
Dosyanın incelenmesinden; mirasbırakan …’nın 05.06.2017 tarihinde ölümüyle geriye ikinci eşi davacı … ilk eşinden çocukları olan davacılar ….,….,…,…,, davalı … ile dava dışı ….,…,…,.., ve torunları ….,… ve….’ın kaldığı, davaya konu 2041 ada 11 parsel sayılı taşınmazın mirasbırakan … tarafından 10.10.2013 tarihinde 10.500,00 TL bedelle davalı …’e devredildiği, …’in taşınmazı 12.02.2015 tarihinde satış suretiyle 12.000,00 TL bedelle davalı …’ya devrettiği, nihayet …’nın da 28.11.2019 tarihinde 15.000,00 TL bedelle davalı …’a devrettiği anlaşılmıştır.
Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup davalı … vekili tarafından temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Davalı … vekilinin yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddi ile temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun’un 370/1 hükmü uyarınca ONANMASINA,
Aşağıda yazılı 33.174,15 TL bakiye onama harcının temyiz eden davalı …’dan alınmasına,
03.10.2024 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca gelen temyiz edilen davacılar vekili için 28.000,00 TL duruşma vekalet ücretinin davalı …’dan alınmasına,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
13.05.2025 tarihinde kesin olmak üzere oy birliğiyle karar verildi.