Anlaşmalı olarak boşandıktan sonra eski eşinin evlilik devam ederken kendisini aldattığını öğrenen kişi, doğal olarak “Bunu bilseydim anlaşmalı boşanmazdım, şimdi ne yapabilirim?” diye düşünmektedir. Özellikle boşanmanın hemen ardından eski eşin başka biriyle yaşamaya başlaması, uzun süredir devam eden bir ilişkinin ortaya çıkması, mesajların veya telefon kayıtlarının sonradan ele geçirilmesi bu soruyu gündeme getirmektedir.
Ancak boşanma kararının kesinleşmiş olup olmadığı belirleyicidir. Kesinleşmiş anlaşmalı boşanma kararından sonra, sırf evlilik sırasında yaşanan aldatmanın sonradan öğrenilmesi nedeniyle yeniden zina davası açılamaz ve anlaşmalı boşanma kararı bu nedenle ortadan kaldırılamaz. Yargıtay’ın son yıllarda verdiği kararlar da bu yöndedir.
Bununla birlikte boşanma kararının kesinleşmiş olması, boşanmadan sonra öğrenilen her olayın hukuken sonuçsuz kalacağı anlamına gelmez. Sonradan ortaya çıkan olay yalnızca boşanma sebebi olmaktan çıkıp kişilik haklarına yönelik bağımsız bir haksız fiil niteliği taşıyorsa, Türk Borçlar Kanunu hükümlerine dayalı ayrı bir tazminat davası gündeme gelir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ( 2017/2493 E. , 2021/108 K.) bu konuda önemli bir kararı bulunmaktadır.
- Anlaşmalı Boşanmadan Sonra Aldatma Öğrenilirse Boşanma Davası Yeniden Açılabilir mi?
- Aldatmanın Sonradan Öğrenilmesi Yargılamanın İadesi Sebebi midir?
- “Aldatıldığımı Bilseydim Anlaşmalı Boşanmazdım” Demek Yeterli midir?
- Anlaşmalı Boşanma Kesinleşmeden Önce Aldatma Öğrenilirse Ne Yapılır?
- Anlaşmalı Boşanmadan Sonra Aldatıldığını Öğrenen Eş Manevi Tazminat İsteyebilir mi?
- Yargıtay HGK 2017/2493 E., 2021/108 K. Kararı Ne Diyor?
- Eski Eşin Aldatması Tek Başına Yeni Bir Tazminat Davası İçin Yeterli midir?
- Boşandıktan Sonra Aldatıldığını Öğrenen Eş Üçüncü Kişiden Tazminat İsteyebilir mi?
- Boşandıktan Sonra Zina Nedeniyle Dava Açılabilir mi?
- Anlaşmalı Boşanmadan Sonra Aldatma Ortaya Çıkarsa Sonuç Ne Olur?
- Örnek içtihatlar:
Anlaşmalı Boşanmadan Sonra Aldatma Öğrenilirse Boşanma Davası Yeniden Açılabilir mi?
Boşanma kararı kesinleştiğinde evlilik sona erer. Bundan sonra eski eşin evlilik sırasında zina yaptığının öğrenilmesi, tarafların yeniden boşanmasına karar verilmesini sağlayacak yeni bir boşanma davasına konu edilemez.
Örneğin taraflar anlaşmalı olarak boşanmış, karar kesinleşmiş ve birkaç ay sonra eşlerden biri eski eşinin evliliğin son yıllarında başka biriyle ilişki yaşadığını kesin delillerle öğrenmiş olabilir. Bu durumda “Anlaşmalı boşanma kararını kaldırın ve bu kez zina nedeniyle boşanmamıza karar verin” şeklinde yeni bir dava açılamaz.
Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 01.11.2023 tarihli, 2023/2318 E., 2023/5002 K. sayılı kararına konu olayda da taraflar anlaşmalı olarak boşanmış, erkek daha sonra eski eşinin evliliğin son yedi yılında başka bir erkekle ilişkisinin bulunduğunu ve zina yaptığını öğrendiğini ileri sürmüştür. Erkek, anlaşmalı boşanma kararının kaldırılmasını, zina nedeniyle boşanmaya ve kendi lehine maddi ve manevi tazminata karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme bu talebi kabul etmemiş, karar istinaf ve temyiz incelemesinden geçerek kesinleşmiştir. Yargıtay, sonradan öğrenilen bu durumun anlaşmalı boşanma kararını ortadan kaldıracak bir yargılamanın iadesi sebebi olmadığına ilişkin kararı onamıştır.
Aldatmanın Sonradan Öğrenilmesi Yargılamanın İadesi Sebebi midir?
Bu konuda Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 20.02.2024 tarihli, 2023/6114 E., 2024/1004 K. sayılı kararı oldukça açıklayıcıdır.
Karara konu olayda erkek ve kadın önce çekişmeli boşanma sürecine girmiş, daha sonra anlaşarak boşanmışlardır. Boşanma kararı kesinleştikten sonra erkek, kadının evlilik sırasında kendisini aldattığını sonradan öğrendiğini ileri sürmüş; tanıklara, telefon görüşmelerine ve mesaj kayıtlarına dayanarak yargılamanın iadesini istemiştir. Ayrıca yeniden zina nedeniyle boşanmaya ve kendi lehine maddi ve manevi tazminata karar verilmesini talep etmiştir.
Bu talepler kabul edilmemiştir.
Kararda özellikle anlaşmalı boşanmanın niteliği üzerinde durulmuştur. Anlaşmalı boşanmada mahkeme kimin kusurlu olduğunu araştırmaz. Taraflar hâkim huzurunda boşanmak istediklerini ve boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumuna ilişkin anlaşmalarını kabul ettiklerini açıklarlar. Bu nedenle daha sonra ortaya çıkan bir delille “Aslında eşim kusurluydu, bunu bilseydim anlaşmalı boşanmazdım” denilmesi, tek başına anlaşmalı boşanma hükmünü ortadan kaldırmaz.
Nitekim söz konusu olayda erkek, anlaşmalı boşanmadan önce de eşinin başka biriyle görüştüğünden şüphelenmesine rağmen anlaşmalı boşanmayı kabul etmişti. Yargıtay, verilen ret kararını onamıştır.
Dolayısıyla eşin sadakatsizliğini gizlemiş olması veya sadakatsizliğe ilişkin delillerin boşanmadan sonra ele geçirilmesi, anlaşmalı boşanma kararını kendiliğinden yargılamanın iadesine açık hâle getirmez.
“Aldatıldığımı Bilseydim Anlaşmalı Boşanmazdım” Demek Yeterli midir?
Bu iddia iki ayrı Yargıtay kararında da sonuç doğurmamıştır. Anlaşmalı boşanmanın temelinde tarafların boşanma konusundaki ortak iradesi bulunmaktadır. Kusur araştırması yapılmadığından, taraflardan birinin sonradan diğer eşin kusurlu davranışlarını öğrenmesi geçmişte verilen anlaşmalı boşanma kararını çekişmeli boşanma kararına dönüştürmez.
Bu nedenle; “Aldatmayı bilseydim tazminattan vazgeçmezdim.” “Bunu bilseydim anlaşmalı boşanmayı kabul etmezdim.” “Mesajları boşandıktan sonra buldum.”şeklindeki iddialar tek başına kesinleşmiş anlaşmalı boşanmayı yeniden açtırmaz.
Anlaşmalı Boşanma Kesinleşmeden Önce Aldatma Öğrenilirse Ne Yapılır?
Anlaşmalı boşanma kararı verilmiş olsa bile karar kesinleşinceye kadar evlilik devam etmektedir. Taraflardan biri karar kesinleşmeden önce anlaşmalı boşanma iradesinden döner ve kanun yoluna başvurursa anlaşmalı boşanma hükmü bu hâliyle kesinleşmez.
Örneğin eşler anlaşmalı boşanmış, mahkeme boşanma kararı vermiş ancak karar henüz kesinleşmemişken kadın, kocasının yıllardır devam eden başka bir ilişkisinin bulunduğunu öğrenmiş olsun. Kadın artık protokolde kabul ettiği tazminatsız boşanmayı istemiyorsa kararın kesinleşmesine izin vermek yerine süresi içerisinde kanun yoluna başvurmalıdır.
Bu aşamadan sonra uyuşmazlık çekişmeli boşanma hükümlerine göre görülür ve evlilik içinde gerçekleşmiş sadakatsizlik de usulüne uygun biçimde ileri sürülüp ispatlanabilir.
Anlaşmalı Boşanmadan Sonra Aldatıldığını Öğrenen Eş Manevi Tazminat İsteyebilir mi?
Bu konuda önce iki farklı tazminat türünü birbirinden ayırmak gerekir.
Birincisi, TMK m.174 kapsamında boşanmaya bağlı maddi ve manevi tazminattır. Anlaşmalı boşanmada taraflar boşanmanın mali sonuçları üzerinde anlaşmış ve boşanma kararı bu anlaşmaya göre kesinleşmişse, daha sonra aldatmanın öğrenilmesiyle geçmişteki anlaşmalı boşanma dosyasına dönülerek kusur tespiti yaptırılıp yeniden TMK m.174 tazminatı alınamaz.
Fakat ikinci ihtimal bundan farklıdır. Boşanmadan sonra öğrenilen olay aynı zamanda kişinin bağımsız olarak kişilik haklarını ihlal eden bir haksız fiil oluşturuyorsa, boşanma dosyasından bağımsız bir manevi tazminat davası söz konusu olur.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18.02.2021 tarihli, 2017/2493 E., 2021/108 K. sayılı kararı bunun en önemli örneklerinden biridir.
Yargıtay HGK 2017/2493 E., 2021/108 K. Kararı Ne Diyor?
Bu kararın olayını doğru anlatmak gerekir. Kararda yalnızca “eşim beni aldattı” iddiası yoktur.
Taraflar boşandıktan sonra erkek, evlilik sırasında dünyaya gelen ve yıllarca kendi çocuğu olarak bildiği çocuğun biyolojik babasının kendisi olmadığını öğrenmiştir. Açılan soybağının reddi davasında da çocuğun babasının davacı olmadığı tespit edilmiştir. Bunun üzerine eski eşine karşı manevi tazminat davası açmıştır.
Hukuk Genel Kurulu, boşanma kararının kesinleşmesinden sonra ortaya çıkan bu vakıaya dayalı talebin TMK m.174/2 kapsamında boşanmanın ferisi olan manevi tazminat olarak değerlendirilmemesi gerektiğini kabul etmiştir. Talep, genel hükümlere göre haksız fiilden kaynaklanan bağımsız manevi tazminat talebidir.
Bu karar nedeniyle “Anlaşmalı boşanma kesinleştiyse artık hiçbir şekilde manevi tazminat davası açılamaz” demek doğru değildir.
Fakat kararın tersinden genişletilerek “Boşandıktan sonra aldatıldığını öğrenen herkes eski eşinden ayrıca tazminat alır” şeklinde okunması da doğru değildir. HGK kararındaki kişilik hakkı ihlali, başka bir erkeğin çocuğunun yıllarca davacıya kendi çocuğu olarak benimsetilmesi gibi son derece ağır bir olaya dayanmaktadır.
Eski Eşin Aldatması Tek Başına Yeni Bir Tazminat Davası İçin Yeterli midir?
Sonradan öğrenilen sadakatsizlik kendiliğinden yeni bir tazminat hakkı yaratmaz. Önce ileri sürülen eylemin yalnızca evlilik hukukundan doğan sadakat yükümlülüğünün ihlali mi olduğu, yoksa bundan ayrı olarak kişilik haklarına yönelik haksız bir saldırı oluşturup oluşturmadığı belirlenir.
Bu ayrım özellikle anlaşmalı boşanma bakımından önemlidir. Tarafların kusur tartışması yapmadan, boşanmanın mali sonuçlarını da düzenleyerek evliliği sona erdirmelerinden sonra, yalnızca daha önce bilinmeyen kusur vakıalarının ortaya çıkması anlaşmalı boşanmanın mali sonuçlarını yeniden tartışmaya açmaz.
Buna karşılık HGK kararındaki gibi kişinin soybağı, aile hayatı, özel hayatı veya manevi bütünlüğü üzerinde ayrıca ve doğrudan sonuç doğuran bir haksız fiilin sonradan ortaya çıkması, ayrı bir tazminat davasının konusu yapılabilir.
Boşandıktan Sonra Aldatıldığını Öğrenen Eş Üçüncü Kişiden Tazminat İsteyebilir mi?
Sadece eski eşiyle ilişki yaşadığı için isteyemez.
Bu konuda Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 06.07.2018 tarihli, 2017/5 E., 2018/7 K. sayılı kararı bağlayıcıdır. Karara göre evli olduğunu bildiği bir kişiyle duygusal veya cinsel ilişki yaşayan üçüncü kişinin, sırf bu ilişki nedeniyle aldatılan eşe manevi tazminat ödeme yükümlülüğü bulunmamaktadır.
Bunun nedeni sadakat yükümlülüğünün eşler arasında bulunmasıdır. Eşin sevgilisi, evlilik birliğinin tarafı olmadığı için diğer eşe karşı sadakat borcu altında değildir.
Fakat üçüncü kişinin aldatma ilişkisinden ayrı olarak aldatılan eşin kişilik haklarına doğrudan saldırıda bulunması başka bir konudur. Örneğin hakaret, tehdit, özel görüntülerin yayılması, kişiyi aşağılamaya yönelik davranışlar veya doğrudan zarar verme amacı taşıyan bağımsız eylemler varsa üçüncü kişinin sorumluluğu aldatmaya iştirak etmesinden değil, kendi haksız fiilinden doğar. İçtihadı Birleştirme kararında da üçüncü kişinin başkaca bir kişilik hakkı ihlalinin bulunması ayrı tutulmuştur.
Boşandıktan Sonra Zina Nedeniyle Dava Açılabilir mi?
Boşanma kararı kesinleşmişse artık zina nedeniyle yeni bir boşanma davası açılamaz.
Zina evlilik devam ederken ortaya çıkmış olsa dahi, evlilik sona erdikten sonra geçmişteki boşanmanın sebebini değiştirmek amacıyla yeni bir dava açılamaz. Kesinleşmiş anlaşmalı boşanma kararı da “Aslında zina nedeniyle boşanmış sayılalım” denilerek değiştirilemez.
Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 2023/2318 E., 2023/5002 K. ve 2023/6114 E., 2024/1004 K. sayılı kararlarında yapılan talepler tam olarak buna yöneliktir ve kabul edilmemiştir.
Anlaşmalı Boşanmadan Sonra Aldatma Ortaya Çıkarsa Sonuç Ne Olur?
Anlaşmalı boşanmanın kesinleşmesinden sonra eşinin evlilik sırasında kendisini aldattığını öğrenen kişi yeniden boşanma davası açamaz, zina nedeniyle önceki boşanma kararını değiştiremez ve yalnızca bu nedenle yargılamanın iadesini sağlayamaz.
Yargıtay’ın 2023 ve 2024 tarihli kararları bu konuda açıktır. Sonradan bulunan mesajlar, telefon görüşmeleri veya tanıklar, anlaşmalı boşanma kararını kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
Buna karşılık boşanmadan sonra öğrenilen olay, boşanma sebebinden ayrı olarak kişinin kişilik haklarına yönelik bağımsız bir haksız fiil oluşturuyorsa, Türk Borçlar Kanunu’nun genel hükümlerine göre manevi tazminat davası açılması mümkündür. Bunun en belirgin örneği, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2017/2493 E., 2021/108 K. sayılı kararında olduğu gibi, kişinin yıllarca kendi çocuğu sandığı çocuğun biyolojik babasının başka biri olduğunun boşanmadan sonra ortaya çıkmasıdır.
Üçüncü kişiye gelince; eski eşle ilişki yaşamış olmak tek başına tazminat sebebi değildir. Üçüncü kişinin ayrıca aldatılan eşin kişilik haklarına yönelik bağımsız bir haksız fiili bulunmalıdır.
Örnek içtihatlar:
1- Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2023/6114 E. , 2024/1004 K.
…
MAHKEMESİ : Adana Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2023/162 E., 2023/771 K.
DAVA TARİHİ : 08.02.2022
KARAR : Esastan ret
İLK DERECE MAHKEMESİ : Anamur 2. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesi
SAYISI : 2022/63 E., 2022/465 K.
Taraflar arasındaki yargılamanın iadesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir.
Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; tarafların anlaşmalı olarak boşandıklarını, boşanma kararının 22.12.2021 tarihinde kesinleştiğini, müvekkilinin davalının kendisini aldattığını daha sonra öğrendiğini, buna ilişkin tanıklarının olduğunu, telefon görüşme ve mesaj kayıtlarının da kadının müvekkilini aldattığını gösterdiğini iddia ederek yargılamanın iadesine, erkek tarafından ödenen tazminatın ödenmesine, 4721 sayılı Türk Medeni Kanun’un (4721 sayılı Kanun) 161 incı maddesi gereğince tarafların boşanmalarına, erkek yararına, 25.000,00 TL maddî, 25.000,00 TL manevî tazminata karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili cevap dilekçesinde; yargılamanın iadesi koşulları oluşmadığını, davacının iddialarının asılsız olduğunu, davacının tek amacının müvekkilinin tazminatını almasına engel olmak olduğunu savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davacının zina sebebine dayalı boşanma ve feri niteliğindeki maddî ve manevî tazminata yönelik talebinin iş bu davadan tefrik edildiği, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 375 inci maddesinde yargılamanın iadesi sebeplerinin tahdidi olarak sayıldığı, bunlar dışındaki bir sebepten dolayı yargılamanın iadesi yoluna başvurulamayacağı, yargılamanın iadesi sebeplerinin kıyas yoluyla genişletilemeyeceği, yargılamanın iadesi isteğinin olağanüstü bir yasa yolu olduğu, bu sebeplerin artırılmasının mümkün olmadığı, hilenin gerçekte var olan olayların gizlenmesi veya gerçek dışı olaylarla mal etmek suretiyle diğer tarafın aldatılması, hükmü etkileyen hile ve hud’anın anlamı her olayın gelişim biçimine göre takdiri tamamen hakime ait olduğu, olayların gösterdiği gelişmelere göre, hükme etkili olan ve yargıyı yanılgıya götüren tüm olayların hile sayıldığı, maddedeki hilenin diğer kanunlardaki hileden ayrı olarak daha geniş bir anlamı da hükme etki eden pek çok fiil ve hareketlerin hile şeklinde nitelendirilmesi ve olayların gelişimine göre ne gibi hallerin hile teşkil edebileceğinin hakim tarafından takdiri gerektiği, yapılan yargılama, toplanan bütün bilgi ve belgeler, görgüye dayalı tanık anlatımları birlikte değerlendirildiğinde; davacının, elde edilemeyen bir belgenin kararın verilmesinden sonra ele geçirilmiş olması ve davalının sadakatsizlik eylemini saklaması neticesinde hileli davranışları ile anlaşmalı olarak boşandığını, yine aynı nedenlerle boşanma kararının kesinleştirildiğini belirterek yargılamanın iadesi talebinde bulunmuş ise de, yargılamanın iadesini talep eden davacı aleyhine öncesinde çekişmeli boşanma davası açılması ardından anlaşmalı boşanma davasına ıslah edilerek, tarafların müşterek imzalı protokol sunmaları üzerine yapılan duruşmada asillerin ve vekillerin hakim huzurunda bizzat boşanmanın mali ve kişisel sonuçlarına ilişkin uzlaşma sağladıklarının beyanları ve imzalarıyla tasdik ettirilerek karar verildiği, tarafların kanun yoluna başvurmaktan vazgeçmeleri sebebiyle kararın 22.12.2021 tarihinde kesinleştiği, böylece anlaşmalı boşanma davasının niteliği gereğince tarafların kusur tespiti yapılmadığı gibi davalının sonradan elde ettiğini beyan ettiği (tanık ve gsm operatör kayıtları) delilinin ise anlaşmalı boşanma davasına yönelik delil olmasının mümkün olmadığı, ayrıca, 6100 sayılı Kanun’un 375 inci maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendinde açıkça “Yargılama sırasında aleyhine hüküm verilen tarafın elinde olmayan sebeple elde edilemeyen belgeden” söz edildiği, yargılamanın iadesi davasına konu olan davada davalının aleyhine bir karar verilmediği, aksine talebi ve tarafların iradelerine göre 4721 sayılı Kanun’un 166 ncı maddesinin üçüncü fıkrasına göre davanın kabulü ile boşanmaya karar verildiği, bunun haricinde davacının “Bu durumu bilseydik anlaşmalı boşanmayı kabul etmezdik” şeklindeki iddiasının bu davada dinlenme ve yargılamanın iadesi sebebi olarak kabulünün mümkün olmadığı, davacının ileri sürdüğü sebebin yargılamanın iadesi sebeplerinden olmadığı, öte yandan davacının anlaşmalı boşanma protokolünü kendi rızası ile değil, baskı ve hile altında imzaladığına ilişkin bir iddiasının da bulunmadığı, davacı tarafından öne sürülen olguların hileli bir davranış olarak kabul edilmesinin de mümkün olmadığı, bir an için davalı kadının anlaşmalı boşanmadan önce evlilik devam ederken başka bir erkekle sadakat yükümlülüğüne aykırı ilişkisinin olması, hatta boşanmadan sonra da birlikte yaşamayı düşünmesi ve bu durumu eşinden gizlemesi, en sonunda da anlaşmalı boşanmayı sağlaması hileli davranış sayılsa bile, bu hileli davranışın karara tesir ettiğinden bahsedilemeyceği, çünkü anlaşmalı boşanma, tarafların bizzat hakim huzurunda serbest iradelerini açıkladıkları, boşanmanın mali sonuçları ve çocukların durumu hususundaki taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi hakimin onaylaması ile gerçekleşmekte olduğu, öte yandan Anamur Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2022/118 soruşturma sayılı dosyasında ki davacının 27.11.2021 tarihli ifade beyanında ise; “ben de ona konuştuğun kişiye söyle, sana söz veriyorum, kimseye zarar vermeden senin ile anlaşmalı boşanalım dedim” şeklinde beyanı bulunduğu, dolayısıyla davacı tarafından, anlaşmalı boşanma davası ikame edilmeden önce sadakatsizlik eylemine yönelik şüphesi bulunduğu halde sonrasında davalı ile anlaşmalı olarak boşanma protokolü düzenlendiği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. İstinaf Sebepleri
Davacı vekili, dosyaya sunulan bilgi ve belgelere ileri sürülen vakıalara göre davanın kabulüne karar verilmesi gerektiğini, İlk Derece Mahkemesi kararının usul ve kanuna aykırı bulunduğunu ileri sürerek; kararın kaldırılmasına karar verilmesini talep etmiştir.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile İlk Derece Mahkemesi kararının usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesi ile istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili; istinaf dilekçesini tekrarla, Bölge Adliye Mahkemesi kararının usul ve kanuna aykırı bulunduğunu ileri sürerek; kararın bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Dava, yargılamanın iadesi davası olup. Uyuşmazlık, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 375 inci maddesinde düzenlenen yasal koşulların oluşup oluşmadığı, yargılamanın iadesi sebeplerinin bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.
2. İlgili Hukuk
6100 sayılı Kanun’un 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 inci, 371 inci, 374 üncü ve 375 inci maddeleri.
3. Değerlendirme
1.Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
2. Temyizen …, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup davacı erkek vekilince temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun’un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA,
Aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edene yükletilmesine,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
20.02.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
2- Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2017/2493 E. , 2021/108 K.
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi (Aile Mahkemesi Sıfatıyla)
1. Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Sarıgöl Asliye Hukuk (Aile Mahkemesi Sıfatıyla) Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar, davalı tarafın temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı 26.09.2008 tarihli dava dilekçesinde; tarafların 16.02.1989 tarihinde evlenerek Sarıgöl Asliye (Aile) Hukuk Mahkemesi’nin 27.09.2007 tarihinde kesinleşen kararı ile anlaşmalı olarak boşandıklarını, ilk çocuklarının vefat ettiğini, ortak çocuk olarak bilinen 03.09.2006 doğumlu Samet’in ise kendi çocuğu olmadığının boşanma kararından sonra ortaya çıktığını, yıllarca büyük bir sevgi ile bağlandığı evladının gerçekte babası olmadığını öğrenince büyük bir üzüntü ve yıkım yaşadığını, köy yerinde bu durumun duyulması ile toplum karşısında küçük düştüğünü, kişilik haklarının saldırıya uğradığını ileri sürerek 10.000,00TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı 26.03.2009 tarihli cevap dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, aldatma iddiasının doğru olmadığını, küçük Samet’in ortak çocuk olduğunu belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
İlk Derece Mahkemesi Kararı:
6. Sarıgöl Asliye Hukuk (Aile Mahkemesi Sıfatıyla) Mahkemesinin 22.07.2010 tarihli ve 2008/176 E., 2010/161 K. sayılı kararı ile; davalının evlilik birliği içerisinde sadakat yükümlülüğünü ihlal ettiği, davacının ortak çocuk olarak bilinen Samet’in gerçekte babası olmadığı, bu durumun mahkeme kararı ile tespit edildiği, Türk Medeni Kanunu’nun 174/2. maddesi uyarınca boşanmaya sebep olan olaylar nedeni ile kişilik hakları saldırıya uğrayan tarafın kusurlu olandan manevi tazminat isteyebileceği belirtildiği gerekçesiyle davacı yararına 6.000,00TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
7. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 19.10.2012 tarihli ve 2011/11544 E., 2012/25372 K. sayılı kararı ile;
“…Hüküm, davalı tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği düşünüldü:
Davacının manevi tazminat talebi, davalının evlilik birliğinde sadakat yükümlülüğünü ihlal etmiş olmasına dayanmaktadır. Tarafların anlaşmaları üzerine Türk Medeni Kanununun 166/3. maddesi gereğince boşanmalarına karar verilmiş, boşanma kararı 27.9.2007 tarihinde kesinleşmiştir. Boşanma kararı tarafların anlaşmalarına dayandığına göre, davacının boşanmadan sonra, boşanma sebebiyle artık manevi tazminat talep etmesi mümkün değildir. Çünkü böyle bir durumda tarafların boşanmanın mali sonuçlarına ilişkin aralarındaki ihtilafı nihai olarak çözdükleri ve ilişkilerini tasfiye ettikleri kabul edilir. Bu itibarla anlaşmalı boşanmadan sonra artık boşanma sebebiyle tazminat istenemez. Bu bakımdan dava reddedilmelidir. Bu husus nazara alınmadan yazılı şekilde hüküm kurulması doğru bulunmamıştır,…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:
8. Sarıgöl Asliye Hukuk Mahkemesinin 18.09.2013 tarihli ve 2013/107 E., 2013/219 K. sayılı kararı ile bozma öncesi kararda yer alan gerekçenin yanında; tarafların gerçekte anlaşmalı olarak boşandıklarının kabul edilemeyeceği, nitekim davacının sadakatsizlik vakıasına dayandığı ve bu iddiasından vazgeçmediği, sadece boşanma ve boşanmanın sonuçları üzerinde anlaştıkları, ayrıca anlaşılan ve çözüme bağlanan noktaların ancak bilinen vakıalar üzerinde olabileceği, çocuğun kendisine ait olmadığını sonradan öğrenen babanın anlaşmalı boşanma nedeni ile tazminat talep edemeyeceğini söylemenin hukuki açıdan isabetsiz olduğu, davalının beş yıl süreyle başkasına ait çocuğun ihtiyaçlarını davacıya yüklediği, bu zaman diliminde eşini aldatmaya devam ettiği, davacının boşanma davasının kesinleşmesinden sonra çocuğun kendisinden olmadığını öğrenerek nesebin reddi davası açtığı ve davanın kabul edildiği, bir kimsenin bilmediği bir vakıa hakkında tasarruf hakkına sahip olduğunun kabul edilemeyeceği, en genel hukuk kaidesi olan doğmamış bir haktan önceden feragat edilemeyeceği, bir vakıanın neticesinde tazminat talep edebilmek için öncelikle o vakıanın bilinmesi gerektiğinden hukukta sürelerin başlangıcı olarak öğrenmenin kabul edildiği, neticede de açılan davanın anlaşmalı boşanmaya bağlı bir dava olmayıp uğradığı manevi zararın tazmini olduğu, bilinmeyen bir vakıadan vazgeçilmiş sayılamayacağı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
9. Direnme kararı yasal süresi içinde davalı tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
10. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; tarafların Türk Medeni Kanunu’nun 166/3 maddesi uyarınca boşanmış olmaları karşısında, evlilik birliğinin devamı sırasında gerçekleştiği anlaşılan vakıa nedeniyle davacının kişilik haklarının saldırıya uğramış sayılıp sayılamayacağı, burada varılacak sonuca göre davacı yararına Türk Medeni Kanunu’nun 174/2 maddesinde yer alan manevi tazminat koşullarının oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
11. Uyuşmazlık yukarıda açıklanan şekilde olmakla birlikte öncelikle hukuk yargılamasında mahkemelerin görevine ilişkin açıklama yapılmasında yarar vardır.
12. Yargılama hukukunda görev kavramı; bir davaya hangi mahkemenin bakacağını ifade eder. Bilindiği üzere; 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 142. maddesine göre “Mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usulleri kanunla düzenlenir.” şeklindeki düzenlemeyle “yargılama hukukunda görev kavramı” anayasal güvence altına alındıktan sonra 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) “Görevin Belirlenmesi ve Niteliği” başlıklı 1. maddesi “Mahkemelerin görevi, ancak kanunla düzenlenir. Göreve ilişkin kurallar, kamu düzenindendir.” şeklinde belirtilmiştir. Görevin kanunla belirlenmesi kuralı, evrensel hukuk kurallarından “tabii hâkim” ilkesinin sonucudur. Tabii hâkim ilkesi; bir davanın yargılamasının hangi mahkemede yapılacağının, uyuşmazlığın doğmasından önce belirlenmiş olmasıdır. Kanunlarımız bu ilke çerçevesinde, hangi mahkemenin hangi uyuşmazlıklara bakacağını açıkça düzenlemiş bulunmaktadır. HMK’nın 1. madde metninde yer alan “kanun” terimi ile ifade edilmek istenen, öncelikle, mahkemelerin kuruluş ve görevlerini belirten kanunlardır.
13. HMK’nın “Asliye hukuk mahkemelerinin görevi” başlıklı 2. maddesi ile “Dava konusunun değer ve miktarına bakılmaksızın malvarlığı haklarına ilişkin davalarla, şahıs varlığına ilişkin davalarda görevli mahkeme, aksine bir düzenleme bulunmadıkça asliye hukuk mahkemesidir.” düzenleme altına alınan hükümle hukuk davalarında asıl görevli mahkemenin kural olarak asliye hukuk mahkemeleri olduğunu açıklamıştır.
14. HMK’nın 1. maddesi ile görev konusunun kamu düzenine ilişkin olduğu açıklandıktan sonra mahkemenin görevli olması hususu da Kanun’un 114/1-c maddesinde dava şartı olarak düzenleme altına alınmıştır. Dava şartlarının mevcut olup olmadığı hususu ise taraflarca ileri sürülüp sürülmediğine bakılmaksızın mahkemece yargılamanın her aşamasında kendiliğinden araştırılmasının zorunlu olduğu, aynı Kanun’un “Dava şartlarının incelenmesi” başlıklı 115. maddesiyle düzenlenmiştir.
15. 4787 Sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un “Aile mahkemelerinin görevleri” başlıklı 4. maddesi ile “Aile mahkemeleri, aşağıdaki dava ve işleri görürler: 1. 22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun Üçüncü Kısım hariç olmak üzere İkinci Kitabı ile 3.12.2001 tarihli ve 4722 sayılı Türk Medenî Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanuna göre aile hukukundan doğan dava ve işler, 2. 20.5.1982 tarihli ve 2675 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanuna göre aile hukukuna ilişkin yabancı mahkeme kararlarının tanıma ve tenfizi, 3. Kanunlarla verilen diğer görevler.” şeklindeki düzenleme gereği söz konusu uyuşmazlıklarda aile mahkemelerinin görevli olduğu hüküm altına alınmıştır. Diğer bir ifadeyle; 4787 sayılı Kanun ile TMK’nın İkinci Kitabı Üçüncü Kısmı hariç olmak üzere (TMK m. 118-395) kaynaklanan bütün davaların Aile Mahkemesinde bakılacağını hükme bağlamıştır. Böylece; bir uzmanlık mahkemesi olan aile mahkemesinin kuruluşunu düzenleyen ve kendine özgü usul hükümleri taşıyan 4787 sayılı Kanun, genel hukuk mahkemelerince bakılan aile hukukundan doğan dava ve işleri bu mahkemelerden alarak uzmanlık mahkemesine vermiştir.
16. Davacı; evlilik birliğinin mahkeme kararı ile sonlandırılmasından sonra taraflar arasında yargılaması yapılarak kesinleşen ve boşanma tarihinde ortak çocuk olarak bilinen küçük hakkında verilen soy bağının reddi kararı vakıasına dayanarak, kişilik haklarının saldırıya uğradığı iddiasıyla davasını, asliye hukuk mahkemesinde açmış ve manevi tazminat isteminde bulunmuştur. Yerel mahkemece bozma öncesi yapılan yargılamada onikinci celseye kadar asliye hukuk mahkemesi sıfatı ile yürütülmüş ise de 22.07.2010 tarihli karar duruşmasında kurulan kısa kararla, davaya aile mahkemesi sıfatıyla bakılmasına karar verilmiştir.
17. Gerek davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (HUMK) 76. maddesi gerekse paralel düzenlemeyi içeren 6100 sayılı HMK’nın 33. maddesi ve ayrıca 04.06.1958 tarihli ve 15/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı gereğince, davanın dayandığı maddi vakıaları bildirmek ve izah etmek davacıya, hukuki nitelendirmeyi yapmak ve ona uygun yasal düzenlemeyi tayin ve tespit ederek uygulamak hâkime aittir.
18. Belirtmek gerekir ki; hem yerel mahkeme hem de Özel Dairece, davacının manevi tazminat talebinin hukuki niteliği hakkında hataya düşülerek, TMK’nın 178. maddesi kapsamında aynı Kanun’un 174/2. maddesine dayalı manevi tazminat talebi olarak ele alınıp, sonucu uyarınca değerlendirilme yapılmış ise de, dava dilekçesindeki anlatımlara ve dosya kapsamına göre davacının manevi tazminat talebi TMK’nın 174/2 maddesinde yazılı boşanmaya sebep olan olaylar nedeniyle kişilik haklarının saldırıya uğraması vakıasına değil, yukarıda açıkça vurgulandığı üzere; boşanma kararının kesinleşmesinden sonra ortaya çıkan ve Sarıgöl Asliye (Aile) Hukuk Mahkemesinin 24.12.2009 tarihli ve 2008/20 E., 2009/156 K. sayılı soy bağının reddi kararı ile de kesinleşen vakıaya dayanmaktadır.
19. Dosya kapsamı bir bütün olarak değerlendirildiğinde; tarafların 16.02.1989 tarihinde evlendikleri, evlilik birliği içerisinde 03.09.2006 tarihinde dünyaya gelen Samet isimli çocuğun 15.09.2006 tarihinde davacının nüfus kütüğüne kaydedildiği, sonrasında davacı tarafından 14.09.2017 tarihinde davalı aleyhine boşanma davası açıldığı, tarafların Sarıgöl Asliye (Aile) Hukuk Mahkemesinin 2007/207 E. ve 2007/233 K. sayılı dosyası ile boşanmalarına karar verildiği, söz konusu kararın 27.09.2007 tarihinde kesinleştiği, davacının bu tarihten sonra evlilik birliği içinde dünyaya gelen çocuğun kendisinden olmadığını öğrenerek 01.02.2008 tarihinde davalı ve küçük aleyhine soy bağının reddi talebini ileri sürdüğü, bu davanın yargılaması devam ederken 26.09.2008 tarihinde davalı aleyhine eldeki manevi tazminat istemli davayı açtığı, eldeki davanın yargılama aşamasında soy bağının reddi davasının sonucunun bekletici mesele yapıldığı, yargılama sonucunda davacının küçüğün babası olmadığı tespit edilerek davacının nüfusundan terkinine karar verildiği, kararın 05.02.2010 tarihinde kesinleştiği anlaşılmaktadır. O hâlde; boşanma kararının kesinleşmesinden sonra varlığı anlaşılan vakıaya dayalı olarak açılan davanın, TMK’nın 178 ve 174/2 maddeleri uyarınca boşanma davasının feri niteliğindeki manevi tazminat davası olarak kabulü mümkün olmayıp, dava TBK’nın genel hükümleri uyarınca haksız eylemden kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkindir. Nitekim davacı da haksız fiil nedenine dayalı olarak tazminat talep etmiş olup, tazminat istemini yasal süresi içerisinde ileri sürmüştür. Bu hâlde; mahkemece yapılması gereken iş, boşanmanın feri niteliğinde bulunmayan manevi tazminat istemini genel hükümlere göre asliye hukuk mahkemesi sıfatıyla inceleyerek sonucu uyarınca bir karar vermekten ibarettir.
20. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, davacının kişilik haklarının zedelenmesine sebep olan haksız eylemin evlilik birliği içerisinde gerçekleştirmiş olması nedeniyle yerel mahkemece talebin TMK’nın m. 174/2. ve 178. maddeleri kapsamında değerlendirilerek aile mahkemesi sıfatıyla karar verilmesinin doğru olduğu gerekçesiyle direnme kararının onanması gerektiği yönünde görüş bildirilmiş ise de bu görüş yukarıda açıklanan sebeplerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
21. Hâl böyle olunca direnme kararının, açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenlerle bozulması gerekmiştir.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda yazılı değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Aynı Kanun’un 440/III-1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 18.02.2021 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY
1. Özel Daire ile yerel mahkeme arasındaki temel uyuşmazlık, davacı erkek ve davalı kadının anlaşmalı boşanma kararından sonra, velâyeti anneye verilen çocuğun babasının kendisi olmadığını öğrenen davacı babanın kişilik haklarının ihlal edilmesi nedeni ile manevi tazminat talep edip etmeyeceği, buna ilişkin uyuşmazlığı genel mahkememi yoksa aile mahkemesinde görülüp görülmeyeceği noktasında toplanmaktadır.
2. Davacı tarafından Asliye Hukuk Mahkemesine açılan davada, Asliye Hukuk Mahkemesi Aile Mahkemesi sıfatı ile yaptığı yargılama sonunda, “davalının evlilik birliği içerisinde sadakat yükümlülüğünü ihlal ettiği, davacının ortak çocuk olarak bilinen Samet’in gerçekte babası olmadığı, bu durumun mahkeme kararı ile tespit edildiği, Türk Medeni Kanunu’nun 174/2. maddesi uyarınca boşanmaya sebebiyet olan olaylar nedeni ile kişilik hakları saldırıya uğrayan tarafın kusurlu olandan manevi tazminat isteyebileceğinin belirtildiği” gerekçesiyle verdiği kabul kararı, Özel Daire tarafından görev konusuna girilmeden, “Tarafların anlaşmaları üzerine Türk Medeni Kanununun 166/3. maddesi gereğince boşanmalarına karar verilmiş, boşanma kararı 27.9.2007 tarihinde kesinleşmiştir. Boşanma kararı tarafların anlaşmalarına dayandığına göre, davacının boşanmadan sonra, boşanma sebebiyle artık manevi tazminat talep etmesi mümkün değildir. Çünkü böyle bir durumda tarafların boşanmanın mali sonuçlarına ilişkin aralarındaki ihtilafı nihai olarak çözdükleri ve ilişkilerini tasfiye ettikleri kabul edilir. Bu itibarla anlaşmalı boşanmadan sonra artık boşanma sebebiyle tazminat istenemez. Bu bakımdan dava reddedilmelidir” gerekçesi ile bozulmuştur.
3. Yerel mahkemece “tarafların anlaşmalı boşanma davası ile boşanmadıkları, neticei talepte anlaşılarak sonuçlandırılan bir boşanma davası ile boşandıkları, nitekim davacının sadakatsizlik vakıasına dayandığı ve bu iddiasından vazgeçmediği, sadece boşanma ve boşanmanın sonuçları üzerinde anlaştıkları, ayrıca anlaşılan ve çözüme bağlanan noktaların ancak bilinen vakıalar üzerinde olabileceği, çocuğun kendisine ait olmadığını sonradan öğrenen babanın anlaşmalı boşanma nedeni ile tazminat talep edemeyeceğini söylemenin hukuki açıdan isabetsiz olduğu, davalının beş yıl süreyle başkasına ait çocuğun ihtiyaçlarını davacıya yüklediği, bu zaman diliminde eşini aldatmaya devam ettiği, davacının boşanma davasının kesinleşmesinden sonra çocuğun kendisinden olmadığını öğrenerek nesebin reddi davası açtığı ve davanın kabul edildiği, bir kimsenin bilmediği bir vakıa hakkında tasarruf hakkına sahip olduğunun kabul edilemeyeceği, en genel hukuk kaidesi olan doğmamış bir haktan önceden feragat edilemeyeceği, bir vakıanın neticesinde tazminat talep edebilmek için öncelikle o vakıanın bilinmesi gerektiğinden hukukta sürelerin başlangıcı olarak öğrenmenin kabul edildiği, neticede de açılan davanın anlaşmalı boşanmaya bağlı bir dava olmayıp uğradığı manevi zararın tazmini olduğu, bilinmeyen bir vakıadan vazgeçilmiş sayılamayacağı” gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
4. Direnme kararının temyizi üzerine çoğunluk görüşü ile davacının çocuğun kendisine ait olmadığını boşanma kararının kesinleşmesinden sonra öğrendiği ve o tarihte yürürlükte olan 818 sayılı Borçlar Kanunu 49. maddesi uyarınca genel hükümlere göre manevi tazminat talebinde bulunduğu, aile mahkemesinin görevli olmadığı, genel mahkemede görülmesi gerektiği şeklinde değişik gerekçe ile yerel mahkemenin kararının bozulmasına karar verilmiştir.
5. 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev Ve Yargılama Usullerine Dair Kanunun 1. maddesine göre “Bu Kanun, aile hukukundan doğan dava ve işleri görmek üzere kurulan aile mahkemelerine dair hükümleri kapsar”. Kanunun 4/1 maddesi uyarınca da “22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun Üçüncü Kısım hariç olmak üzere İkinci Kitabı ile 3.12.2001 tarihli ve 4722 sayılı Türk Medenî Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanuna göre aile hukukundan doğan dava ve işler” aile mahkemesinde görülür. Madde uyarınca eşler arası evlilik birliği içinde gerçekleşen uyuşmazlıklar, aile mahkemesinde görülecektir.
6. Evliliği bir birlik olarak kabul eden yasa koyucu, bu birliğin mutluluğunu ve huzurunu korumak adına eşlere bir takım yükümlülükler yüklemiş olup; bunlardan biri de sadakat yükümlülüğüdür. Eşler için kanunda öngörülen hak ve yükümlülükler, temelini evlilik birliğinde bulan hükümlerdir. Aile hukukunda sadakat yükümlülüğünün dayandığı temel yasal düzenleme, Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “Evliliğin Genel Hükümleri” başlıklı bölümünde düzenlenen 185. maddesinin üçüncü fıkrasında yeralmaktadır. Bu madde uyarınca, eşler birlikte yaşamak, birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar. Eşlerden birinin aynı ya da karşı cinsten biriyle yaşadığı cinsel ve/veya duygusal birliktelik suretiyle ihlâl ettiği sadakat yükümlülüğü sonucunda, aldatılan eşin kişilik hakkının saldırıya uğradığı konusunda bir tereddüt bulunmamaktadır. TMK’nın 185/3. maddesinde düzenlenen sadakat yükümlülüğünün, aynı Kanun’un 2. maddesinde düzenlenen dürüstlük kuralının evlilik birliği ve eşler açısından somutlaştırılmış bir hâli olduğu söylenebilir (Öztan, Bilge. (2015). Aile Hukuku (6. bs.). Ankara: Turhan Kitabevi. s: 198). Eşler arasındaki sadakat yükümlülüğü, evliliğin kurulmasıyla başlayıp evlilik birliğinin herhangi bir nedenle (iptal, ölüm, boşanma vb.) sona ermesine kadar devam eder (Badur/Başara. Aile Hukukunda Sadakat Yükümlülüğü Ve İhlalinden Kaynaklanan Manevi Tazminat İstemi. Ankara Üni. Hukuk Fak. Dergisi, 65 (1) 2016: 101-136).
7. Eşlerden birinin sadakat yükümlülüğüne aykırı davranmak suretiyle evlilik birliğinin ihlâline neden olması hâlinde, eşe yöneltilecek manevî tazminat talebi bakımından iki husus incelenmelidir. Bunlardan ilki, boşanma sonucuna bağlı olarak eşe yöneltilecek olan manevî tazminat talebidir. Diğeri ise, henüz boşanma olmaksızın evlilik birliği devam ederken, eşlerden birinin diğerine yönelteceği manevî tazminat talebidir. Boşanma hâlinde eşe yöneltilecek manevî tazminat talebi TMK’nın 174/2. maddesinde düzenlenmiştir. Bu düzenleme, TMK’nın 24. maddesinin bir uygulaması ve 818 sayılı Borçlar Kanunu 49. (Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 58) maddesiyle olan ilişkisi açısından ise, bu madde karşısında bir özel hüküm niteliğindedir. Boşanma nedeniyle talep edilen manevî tazminat hukukî niteliği bakımından bir haksız fiil tazminatıdır (Öztan, Bilge. (2015). Aile Hukuku (6. bs.). Ankara: Turhan Kitabevi.s: 825-827). Anlaşmalı boşanmada manevî tazminat isteminde bulunmayan davacı, daha sonra TBK’nın haksız fiile ilişkin genel hükümlerine dayanarak manevî tazminat talep edebilir. Ancak belirtmek gerekir ki eş, TMK’nun 174/2. maddesine dayanarak manevî tazminat talebinde bulunmuş ve talebi kabul edilmişse, artık TBK’nın 58. maddesine dayanarak ayrıca manevî tazminat talebinde bulunamaz. Burada, talep haklarının yarışması söz konusu olduğundan, eş seçimini yapıp tazminata hak kazandıktan sonra, bir daha manevî tazminat talep edemez.
8. Şu hâlde evlilik birliği devam ederken eşinin kendisini aldattığını boşanma tarihinde bilmeyen ve bu sebeple TMK’nın 174/2. maddesine dayanarak manevî tazminat talep etmeyen eş; bu durumu, TMK’nın 178. maddesinde öngörülen bir yıllık zamanaşımı süresi geçtikten, ancak TBK’nın 72. maddesine öngörülen zamanaşımı süresi dolmadan öğrenmişse, bu fiil dolayısıyla kişilik haklarının ihlâl edildiğini ve manevî zararının olduğunu kanıtlaması koşuluyla, TBK’nın 58. maddesi kapsamında manevî tazminat isteyebilir (Badur/Başara. Aile Hukukunda Sadakat Yükümlülüğü Ve İhlalinden Kaynaklanan Manevi Tazminat İstemi. Ankara Üni. Hukuk Fak. Dergisi, 65 (1) 2016: 101-136).
9. Yasa koyucu, TMK’nın 185. maddesinde evlilik birliğinin mutluluğunu ve huzurunu korumak adına eşler için emredici bir davranış normu öngörmüştür. Bu anlamda eşlerden birinin sadakat yükümlülüğüne aykırı davranması, TMK’nın 185. maddesinin ihlâli sonucunu yaratacağından, bu fiil aynı zamanda TBK’nun 49/1. maddesi kapsamında bir hukuka aykırı fiil teşkil eder. Bu durumda eş, sadakat yükümlülüğünü ihlâl eden eşe karşı, boşanma davası açmaksızın, yani evlilik birliği devam ederken, TBK’nın 58. maddesi gereğince manevî tazminat talebinde bulunabilecektir (Y. 2. HD. 09.04.2008 gün ve 4578 E,4928 K).
10. Belirtmek gerekir ki eş ister evlilik birliği içinde, isterse evlilik birliği bittikten sonra Borçlar Kanunu genel hükümlere göre manevi tazminat isteminde bulunursa bulunsun, burada vakıa eşin sadakat yükümlülüğünün ihlali olup, yasal dayanağı ise TMK’nın 185. maddesidir. Yukarda açıklandığı üzere eşler için kanunda öngörülen hak ve yükümlülükler, temelini evlilik birliğinde bulan hükümlerdir. Nasıl ki evlilik birliği içinde sadakat yükümlülüğünün ihlali nedeni ile genel hükümlere göre açılan manevi tazminat isteminde aile mahkemesi görevli ise boşanmadan sonra yeni öğrenilen sadakat yükümlülüğünün ihlali nedeni ile genel hükümlere göre açılan davada da Aile mahkemesi görevli olmalıdır.
11. Davacı eş, anlaşmalı boşanmadan sonra evlilik birliği içinde doğan ve kendi nüfusuna kayıtlı çocuğun kendisinden olmadığını öğrenmiştir. Diğer eşin evlilik birliği içinde sadakat yükümlülüğünü ihlal ettiği sabittir. Temel madde TMK’nın 185. maddesidir. Genel hükümlere göre tazminat talep edilmesi, genel mahkemeleri görevli kılmayacaktır. Bu nedenle uyuşmazlığın aile mahkemesinde görülmesi usul ve yasaya uygundur. Mahkemenin esastan incelemesi ve vakıanın boşanmadan sonra öğrenilmesi nedeni ile kişilik haklarına saldırı kabul edilerek manevi tazminata karar verilmesi isabetli olup, mahkemenin bu yönde direnmesi yerindedir. Miktar itibari ile incelenmesi için Özel Daireye gönderilmesi gerektiği düşüncesinden olduğumuzdan, Özel Dairenin girmediği görev yönünden bozulması yönündeki çoğunluk görüşüne katılınmamıştır.
3- Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2023/2318 E., 2023/5002 K.
“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ : … Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2021/2345 E., 2023/152 K.
KARAR : Esastan ret
İLK DERECE MAHKEMESİ : … 11. Aile Mahkemesi
SAYISI : 2020/594 E., 2021/300 K.
Taraflar arasındaki yargılamanın iadesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir.
Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; tarafların anlaşmalı olarak boşandıklarını, bu karar sonrasında davalı kadının başka bir erkekle evliliğin son 7 yılında birlikteliği olduğunu ve zina ettiğini öğrendiği, bu nedenle boşanmaya dair … 11. Aile Mahkemesinin 2019/367 Esas-2019/202 Karar sayılı kararının kaldırılmasına, zina sebebiyle tarafların boşanmalarına, erkek yararına 100.000,00-TL maddî ve 100.000,00-TL manevî tazminata karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; iddiaların gerçeği yansıtmadığını, zinanın doğru olmadığını, telefon görüşmelerinin aynı okulda çalışan öğretmen arkadaşı ile yapıldığını, davacının sosyal medya hesap şifrelerini kırarak mesajları kendisinin yazdığını, yazışmalarda üzgün olduğunu belirtmenin kabul anlamına gelmeyeceğini, yargılamanın yenilenmesi şartlarının oluşmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davacının “gerçekleri bilmiş olsaydı anlaşmalı olarak boşanmayıp, çekişmeli boşanma davası açarak fer’i haklarını da elde edebilirdi” şeklindeki iddiasının bu davada dinlenme ve yargılamanın yenilenmesi sebebi olarak kabulünün mümkün olmadığı, davacının ileri sürdüğü sebebin sınırlı olarak 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun(6100 sayılı Kanun) 375 inci maddesinin birinci fıkrasında sayılan yargılamanın iadesi sebeplerinden olmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. İstinaf Sebepleri
Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; davalı tarafından aldatma fiili gizlenerek susma ve pasif hareketsizlikle davacının aldatılarak anlaşmalı boşanmanın sağlandığını, böyle olmasına rağmen davalının aleyhine bir karar verilmediğinin belirtilmesinin hatalı olduğunu, aldatmayı bilmediği için bilgi ve belgelere ulaşamadığını, bu belge ve bilgilerin kararın verilmesinden sonra ele geçirildiğini, davanın çekişmeli olarak yenilenmesi gerektiği, davacının aldatma nedeni ile zararının öğrenme ile ortaya çıktığını bu nedenle öğrenmeden önce yapılan protokolün geçersiz sayılması gerektiğini belirterek kararın kaldırılarak davanın kabulüne karar verilmesini talep etmiştir.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davacının yerinde bulunmayan istinaf itirazlarının esastan reddine karar verilmiştir
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili temyiz dilekçesinde özetle; istinaf dilekçesinde belirtilen hususların tekrarı ile kararın haksız ve hukuka aykırı olduğunu, elinde olmayan nedenlerle aldatma olayını bilmediğinden bilgi ve belgelere ulaşamadığını, iradesi yanıltılarak hile ile anlaşmalı boşanmaya sevk edildiğini, uğradığı maddî manevî zararların giderilmesi bu nedenle de boşanmanın çekişmeli olarak yeniden görülmesi gerektiğini belirterek kararın bozulmasını talep etmiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, davacı tarafından açılan yargılamanın iadesi davasında davacı iddialarının 6100 sayılı Kanunu’nun 375 inci maddesinde sayılı olan yargılamanın iadesi sebeplerinden olup olmadığı, belirtilen iddianın gerçekleşip gerçekleşmediği noktasında toplanmaktadır.
2. İlgili Hukuk
6100 sayılı Kanun’un 369 uncu, 370 inci ve 371 inci maddeleri, 374 üncü maddesi, 375 inci maddesi.
3. Değerlendirme
1.Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
2. Temyizen …, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup davacı vekilince temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun’un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA,
Aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edene yükletilmesine,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
01.11.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.