Eş Parasını Ödeyip Malı Baştan Başkasının Üzerine Alırsa Ne Olur?

📅 12 Ağustos 2026 🔄 Son güncelleme: 13 Ağustos 2026

Boşanmada mal kaçırma denildiğinde çoğu zaman eşin kendi adına kayıtlı evi, arsayı veya arabayı boşanmadan önce annesine, babasına ya da başka bir kişiye devretmesi akla gelir. Ancak mal kaçırma iddiasının ortaya çıktığı her olayda eşten üçüncü kişiye yapılmış bir tapu devri bulunmaz. Bazen mal daha satın alınırken eşin adına hiç geçirilmez. Satın alma bedelini eş öder, buna rağmen ev, arsa veya araç doğrudan annesi, babası, kardeşi ya da başka bir üçüncü kişi adına alınır.

Örneğin koca evlilik devam ederken çalışma gelirinden 5.000.000 TL ödeyerek bir ev satın alabilir fakat tapu satış sırasında doğrudan babası adına düzenlenebilir. Başka bir olayda otomobilin bütün bedelini eş öderken araç kayınvalide adına tescil edilebilir. Bazen de satın alma bedelinin bir kısmını anne veya baba gerçekten kendi birikiminden karşılar, kalan kısmı ise eşin evlilik içindeki gelirinden ödenir.

Bu örneklerin hepsinde mal üçüncü kişinin adına kayıtlıdır fakat hukuki sonuçları aynı değildir. Bu nedenle yalnızca tapu kaydına bakarak “Ev babasının üzerinde, artık mal paylaşımında istenebilecek hiçbir şey yok.” demek doğru olmadığı gibi, “Parayı eş ödedi, öyleyse ev gerçekte eşindir ve yarısı diğer eşe aittir.” sonucuna varmak da doğru değildir.

Öncelikle satın alma bedelinin nereden çıktığının ve bu paranın üçüncü kişi lehine hangi hukuki sebebe dayanılarak kullanıldığının belirlenmesi gerekir. Eş anne veya babasına gerçekten bağışta bulunmuş olabilir. Verdiği para borç olabilir. Taşınmaz gerçekte eş için alınmış ancak geçici olarak üçüncü kişi adına tescil edilmiş olabilir. Yahut edinilmiş mal niteliğindeki para, gelecekte diğer eşin katılma alacağını azaltmak amacıyla eşin malvarlığından çıkarılmış olabilir.

Çalışmanın karşılığı olarak elde edilen edinimler TMK m.219 kapsamında edinilmiş mallar arasında yer alır. Bu nedenle eşin evlilik içinde elde ettiği çalışma gelirinin üçüncü kişi adına mal edinilmesinde kullanılmış olması, malın tapuda üçüncü kişi adına kayıtlı olduğu gerekçesiyle mal rejimi incelemesinin dışında bırakılamaz.

Mal rejimi bakımından yapılması gereken inceleme çoğu zaman tapudan önce paranın kaynağına, paranın neden ödendiğine ve bu ödeme karşılığında eşin herhangi bir hak kazanıp kazanmadığına yönelir.

İçindekiler
  1. Malın Bedelini Eş Ödedi Ama Tapu En Baştan Üçüncü Kişi Adına Yapıldıysa Ne Olur?
  2. Üçüncü Kişi Adına Mal Alınırken Yapılan Ödemenin Hukuki Niteliği Nasıl Belirlenir?
  3. Üçüncü Kişi “Parayı Eş Bana Bağışladı” Derse Ne Olur?
  4. Malın Bedelinin Bir Kısmını Eş, Bir Kısmını Üçüncü Kişi Ödediyse Ne Olur?
  5. Kayınvalide veya Kayınpederin Malı Alabilecek Ekonomik Gücü Yoksa Bu Durum Nasıl Değerlendirilir?
  6. Üçüncü Kişi Adına Alınan Evin Yarısı Doğrudan Diğer Eş Tarafından İstenebilir mi?
  7. Üçüncü Kişi Adına Baştan Mal Almak TMK m.229 Kapsamında Eklenecek Değer Olabilir mi?
  8. Son Bir Yılda Anne veya Baba Adına Mal Alınırsa TMK m.229 Nasıl Uygulanır?
  9. Anne veya Babaya Para Bir Yıldan Daha Önce Verilmişse Artık Tasfiyeye Eklenemez mi?
  10. Bir Yıldan Eski İşlemlerde Katılma Alacağını Azaltma Kastı Nasıl İspatlanır?
  11. Eşin Annesine veya Babasına Yaptığı Her Karşılıksız Kazandırma Mal Kaçırma Sayılır mı?
  12. TMK m.229 Kapsamındaki Eklenecek Değer Nasıl Hesaba Katılır?
  13. Katılma Alacağı Borçlu Eşten Tahsil Edilemezse Üçüncü Kişiye Başvurulabilir mi?
  14. Üçüncü Kişiden Ne Kadar Para İstenebilir?
  15. Üçüncü Kişinin Baştan Davalı Gösterilmesi Onu Eşle Birlikte Müteselsil Borçlu Hâline Getirir mi?
  16. Üçüncü Kişiye Mal Rejimi Davasıyla Birlikte Baştan Dava Açılabilir mi?
  17. Üçüncü Kişiye Karşı Açılan Dava Tefrik Edilirse Hangi Sürecin Sonucu Beklenir?
  18. Mal Rejimi Davasının Üçüncü Kişiye İhbar Edilmesi Neden Önemlidir?
  19. TMK m.241’deki Bir ve Beş Yıllık Hak Düşürücü Süreler Ne Zaman Başlar?
  20. Eş Katılma Alacağını Sonradan Öderse Üçüncü Kişiye Karşı Açılan Dava Ne Olur?
  21. TMK m.241 Bakımından Hak Kaybı Yaşanmaması İçin Nasıl Bir Yol İzlenmelidir?
  22. Üçüncü Kişi Adına Kayıtlı Taşınmazın Tapusu İptal Edilebilir mi?
  23. Eşin Parasıyla Alınan Taşınmazın Üçüncü Kişi Adına Tescili Her Zaman Muvazaalı Sayılır mı?
  24. Eş Taşınmazı Önce Kendi Adına Edinip Daha Sonra Anne veya Babasına Devrettiyse Hukuki Durum Değişir mi?
  25. Mal Rejiminden Doğan Alacağın Korunması İçin TBK m.19’a Dayalı Muvazaa Davası Açılabilir mi?
  26. Taşınmaz Gerçekte Eş İçin Alınmışsa İnançlı İşlem Nedeniyle Tapu İptali ve Tescil İstenebilir mi?
  27. Banka Dekontu İnançlı İşlemin İspatı İçin Yeterli midir?
  28. İnançlı İşlem Varsa Diğer Eş Taşınmazın Kendi Adına Tescilini İsteyebilir mi?
  29. Taşınmazın Baştan Üçüncü Kişi Adına Alınması Nam-ı Müstear Olarak Değerlendirilebilir mi?
  30. TMK m.229 ile İnançlı İşlem Aynı Uyuşmazlıkta Birlikte Gündeme Gelebilir mi?
  31. TMK m.241 Davası ile TBK m.19’a Dayalı Muvazaa Davası Aynı Dava mıdır?
  32. Muvazaa ile İnançlı İşlem Arasındaki Hukuki Fark Nedir?
  33. Üçüncü Kişi Taşınmazı Daha Sonra Başka Bir Kişiye Devrederse Ne Olur?
  34. Eşin Parasıyla Mal Baştan Üçüncü Kişi Adına Alınmışsa Hangi Hukuki Yol Seçilmelidir?
  35. Üç Farklı Örnekte Hukuki Sonuç Nasıl Değişir?
  36. Para Banka Üzerinden Değil Gram Altın, Döviz veya Nakit Olarak Verildiyse Nasıl İspatlanır?
  37. Eş Parasını Ödeyip Malı Baştan Başkasının Üzerine Aldığında Sonuç Olarak Ne Yapılmalıdır?
  38. Sık Sorulan Sorular

Malın Bedelini Eş Ödedi Ama Tapu En Baştan Üçüncü Kişi Adına Yapıldıysa Ne Olur?

Kocanın evlilik birliği devam ederken çalışma karşılığı elde ettiği 5.000.000 TL’yi doğrudan satıcıya ödediğini, buna rağmen taşınmazın satış sırasında babası adına tescil edildiğini düşünelim. Bu olayda taşınmaz hiçbir aşamada kocanın mülkiyetine girmemiştir.

Bu nedenle olay, kocanın kendi mülkiyetindeki bir evi daha sonra babasına devretmesinden farklıdır. Ortada kocadan babaya yapılmış bir taşınmaz devri değil, kocanın malvarlığından çıkan ekonomik değerin kullanılması suretiyle üçüncü kişi adına doğrudan mal edinilmesi vardır.

Taşınmaz mülkiyeti bakımından da satın alma bedelinin kim tarafından ödendiği ile mülkiyetin kime ait olduğu aynı mesele değildir. Bir kişinin taşınmaz bedelinin tamamını ödemiş olması, ayrıca mülkiyetin kendisine geçirilmesini gerektiren bir hukuki ilişki bulunmadıkça onu kendiliğinden tapu maliki hâline getirmez.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 2020/3924 E., 2021/6915 K. sayılı kararında bu ayrım açık biçimde görülmektedir. Kararda taşınmazın satın alma bedelinin tamamının veya bir kısmının davacı tarafından karşılanmış olması, tek başına tapu iptali ve tescil istemi için yeterli kabul edilmemiştir. Mülkiyetin davacıya geçirilmesini sağlayacak ayrıca bir hukuki sebebin bulunması gerektiği belirtilmiştir.

Bu karar, anne veya baba adına alınan taşınmazlarda özellikle önemlidir. Koca 5.000.000 TL’yi satıcıya ödemiş olsa dahi kadın yalnızca bu ödeme hareketinden yola çıkarak “Taşınmazın yarısını benim adıma tescil edin.” diyemez. Aynı şekilde kocanın da sırf parayı kendisinin ödediğini göstermesi, her durumda babası adına bulunan tapuyu kendi üzerine alabilmesine yetmez. Ödeme ile mülkiyet hakkı arasında ayrıca bir hukuki bağ bulunmalıdır.

Bununla birlikte taşınmazın babanın adına olması, kocanın malvarlığından çıkan 5.000.000 TL’nin mal rejimi bakımından önemsiz olduğu anlamına da gelmez. Burada esas araştırılması gereken husus, kocanın bu parayı neden ödediğidir. Para babaya bağışlanmışsa başka, borç verilmişse başka, taşınmazın daha sonra kocaya devredilmesi kararlaştırılmışsa başka, katılma alacağını azaltmak amacıyla malvarlığından çıkarılmışsa başka hukuki sonuç doğacaktır.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 24.10.2024 tarihli, 2024/3162 E., 2024/7885 K. sayılı kararı da üçüncü kişi adına baştan tescilin mal rejimi incelemesini kendiliğinden ortadan kaldırmadığını göstermesi bakımından önemlidir. Karara konu olayda kadın, ziynetlerinin, ailesinden gelen paraların ve başka katkılarının kullanıldığı taşınmazın eşinin babası adına tescil edildiğini ileri sürmüştür. Yargıtay, üçüncü kişi durumundaki kayınpeder yönünden uyuşmazlığın yalnızca “mal rejiminin tarafı değildir” denilerek sona erdirilmesini doğru bulmamış; eşe karşı mal rejiminden doğan alacak ile üçüncü kişiye yöneltilebilecek talebin birbirinden ayrılarak değerlendirilmesi gerektiğini kabul etmiştir.

Dolayısıyla taşınmazın hiçbir zaman eş adına kayıtlı olmaması önemli olmakla birlikte tek başına yeterli değildir. Tapu üçüncü kişinin olabilir; fakat o tapunun edinilmesini sağlayan para eşin edinilmiş malvarlığından çıkmışsa, bu ekonomik hareketin mal rejimindeki sonucu ayrıca belirlenmelidir.

Üçüncü Kişi Adına Mal Alınırken Yapılan Ödemenin Hukuki Niteliği Nasıl Belirlenir?

Üçüncü kişi adına alınan mallarda en önemli sorunlardan biri, satın alma bedelinin eş tarafından ödendiği ispatlandıktan sonra ortaya çıkar. Çünkü banka kaydı veya başka bir delil paranın kimden çıktığını gösterebilir; fakat paranın hangi hukuki sebebe dayanılarak verildiğini tek başına açıklamayabilir.

Aynı 5.000.000 TL’lik ödeme hukuken birbirinden tamamen farklı ilişkilerin sonucu olabilir. Eş bu parayı anne veya babasına bağışlamış olabilir. Geri verilmek üzere borç vermiş olabilir. Taşınmazın gerçekte kendisi için alınması ve daha sonra kendisine devredilmesi konusunda anlaşmış olabilir. Herhangi bir hukuki sebep bulunmaksızın üçüncü kişinin malvarlığına değer kazandırmış olabilir. Bunlardan başka, yapılan ödeme mal rejimi bakımından karşılıksız kazandırma veya katılma alacağını azaltmaya yönelik bir işlem niteliği taşıyabilir.

Bu nedenle “Parayı koca ödedi.” tespiti hukuki incelemenin sonu değil, çoğu zaman başlangıcıdır.

Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 17.02.2021 tarihli, 2020/2923 E., 2021/1640 K. sayılı kararı bu ayrımı göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Uyuşmazlıkta araç başka bir kişi adına tescil edilmiş olmasına rağmen satın alma bedeli davacı tarafından karşılanmıştır. İlk derece mahkemesi yapılan ödemenin bağış olduğu sonucuna varmış; Yargıtay ise bağış ilişkisinin ileri sürülmediğini ve bağış iradesini ortaya koyan yeterli delilin bulunmadığını belirterek bu değerlendirmeyi kabul etmemiş, uyuşmazlığın sebepsiz zenginleşme hükümleri çerçevesinde incelenmesi gerektiğine işaret etmiştir.

Karar doğrudan eşler arasındaki mal rejiminin tasfiyesine ilişkin değildir. Buna rağmen üçüncü kişi adına alınan mallar bakımından önemli bir özel hukuk ilkesini göstermektedir: Bir kişinin başkasının adına alınan malın bedelini ödemesi, o bedeli mutlaka karşılıksız olarak bağışladığı anlamına gelmez.

Dolayısıyla anne veya babanın “Evi oğlum aldı ama parasını bana verdi.” demesi yeterli değildir. Bu ödemenin bağış mı, borç mu, başka bir hukuki ilişkinin ifası mı olduğu somut deliller üzerinden belirlenmelidir.

Bağıştan farklı olarak gerçek bir borç ilişkisi de bulunabilir. Örneğin koca, babasının 5.000.000 TL’lik evi satın alabilmesi için bu bedeli geçici olarak karşılamış ve babasının parayı daha sonra geri ödeyeceği kararlaştırılmış olabilir. Böyle bir durumda taşınmaz gerçekten babaya ait olabilir; fakat kocanın babasından 5.000.000 TL tutarında bir alacağı bulunmaktadır. Mal rejimi bakımından da artık yalnız taşınmaz değil, kocanın malvarlığındaki bu alacak hakkının niteliği araştırılmalıdır.

Taşınmazın gerçekten eş için alınmış olması da mümkündür. Örneğin koca bedeli ödemiş, baba adına tapu yapılmış ancak taraflar taşınmazın daha sonra kocaya geçirileceğini kararlaştırmış olabilir. Böyle bir durumda uyuşmazlık inançlı işlem niteliği kazanabilir.

Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 2016/8315 E., 2018/7674 K. sayılı kararında davacı, taşınmazın satın alma bedelini kendisinin ödediğini ancak tapunun kızı adına yapıldığını ileri sürmüştür. Yargıtay, özellikle ödeme belgelerindeki “ev satış bedeli” açıklamasının ve diğer delillerin inançlı işlem iddiasının değerlendirilmesinde dikkate alınması gerektiğini belirtmiştir.

Ancak burada önemli bir sınır vardır: Satın alma bedelinin ödenmiş olması ile geri devir anlaşmasının varlığı aynı şey değildir. Koca parayı kendisinin gönderdiğini banka kayıtlarıyla ispatlayabilir. Bu kayıt, evin parasını onun ödediğini gösterir. Fakat babanın “Tapu şimdilik benim üzerimde olacak, daha sonra sana devredeceğim.” şeklinde bir yükümlülük üstlendiğini ayrıca göstermek gerekir.

Bu ayrım ileride tapu iptali ve inançlı işlem bölümünde ayrıca incelenecektir. Mal rejimi bakımından şimdilik önemli olan nokta şudur: eşin malvarlığından para çıkmışsa, bunun karşılığında eşin hangi malvarlığı hakkını elde ettiği veya hiçbir karşılık elde edip etmediği belirlenmeden tasfiye hesabı kurulamaz.

Üçüncü Kişi “Parayı Eş Bana Bağışladı” Derse Ne Olur?

Anne, baba veya başka bir üçüncü kişi adına alınan mallarda en sık karşılaşılan savunmalardan biri, satın alma bedelinin kendisine bağışlandığı iddiasıdır.

Örneğin kayınpeder taşınmaz bedelinin oğlunun hesabından çıktığını inkâr etmeyebilir. Buna karşılık, “Oğlum bu parayı bana verdi. Ev benim için alındı. Parayı geri istemedi.” diyebilir.

Böyle bir bağış hukuken mümkün olmakla birlikte, yalnızca üçüncü kişinin “Bana bağışladı.” demesi bağış iradesinin varlığını kendiliğinden kanıtlamaz. Ödemenin yapıldığı sıradaki yazışmalar, paranın geri istenip istenmediği, satın alma görüşmelerini kimin yürüttüğü, taşınmazın kimin ihtiyacı için alındığı, satın alma sonrasında malı kimin kullandığı ve tarafların ödeme hakkındaki açıklamaları birlikte değerlendirilmelidir.

Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 2020/2923 E., 2021/1640 K. sayılı kararının önemi de burada ortaya çıkar. Satın alma bedelinin başka biri tarafından karşılanmış olması, bağış iradesinin ayrıca ortaya konulması gerekliliğini ortadan kaldırmamaktadır.

Benzer şekilde Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 2024/283 E., 2024/8526 K. sayılı kararında da bağış iradesinin tereddüde yer bırakmayacak şekilde ortaya konulmadığı durumlarda işlemin kolaylıkla bağış olarak nitelendirilmemesi gerektiği yönünde değerlendirme yapılmıştır.

Üçüncü kişinin bağış savunmasının mal rejimi bakımından ayrıca dikkat çekici bir sonucu vardır. Eğer gerçekten “Oğlum parayı bana bağışladı.” deniliyorsa, bu savunma aynı zamanda eşin malvarlığından üçüncü kişi lehine karşılıksız bir ekonomik değer çıktığının kabul edilmesi anlamına gelebilir.

Dolayısıyla gerçek bir bağışın kabul edilmesi, mal rejimi uyuşmazlığını her zaman üçüncü kişi lehine sona erdirmez. Aksine kullanılan para edinilmiş mal niteliğindeyse, yapılan karşılıksız kazandırmanın TMK m.229 kapsamında tasfiye hesabına eklenip eklenmeyeceği sorusu ortaya çıkar.

Mülkiyet bakımından bağış savunması “Ev gerçekten benimdir.” sonucunu destekleyebilir. Mal rejimi bakımından ise aynı savunma “Eşin edinilmiş malvarlığından bana karşılıksız değer geçti.” sonucunu doğurabilir.

Bu nedenle “Parayı bana bağışladı.” savunması mal rejimi uyuşmazlığını sona erdiren değil, çoğu zaman TMK m.229 incelemesini başlatan bir savunmadır.

Malın Bedelinin Bir Kısmını Eş, Bir Kısmını Üçüncü Kişi Ödediyse Ne Olur?

Üçüncü kişi adına alınan mallarda satın alma bedelinin tamamının eş tarafından karşılandığı varsayımı her zaman gerçeği yansıtmaz. Özellikle anne veya baba adına alınan evlerde tarafların birlikte ödeme yaptığı durumlarla sıkça karşılaşılabilir.

Örneğin 8.000.000 TL değerindeki bir taşınmazın 5.000.000 TL’sinin kayınvalide tarafından kendi birikiminden, kalan 3.000.000 TL’sinin ise koca tarafından evlilik içinde elde edilen çalışma gelirinden ödendiğini düşünelim. Tapunun tamamı kayınvalide adına yapılmış olsun.

Kayınvalidenin gerçekten 5.000.000 TL ödeme yaptığı ispatlanabiliyorsa, taşınmazın tamamını kocanın malıymış gibi değerlendirmek mümkün değildir. Öncelikle üçüncü kişinin gerçek katkısı ayrılmalıdır. Ardından kocanın ödediği 3.000.000 TL’nin hangi hukuki sebebe dayandığı araştırılmalıdır.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 18.04.2017 tarihli, 2015/15946 E., 2017/5644 K. sayılı kararında davalı eş, aracın edinilmesinde babasının yaklaşık 16.000 TL katkıda bulunduğunu ileri sürmüştür. Ancak satıcı şirketin kayıtları incelendiğinde araç bedelinin davalı eş tarafından ödendiği anlaşılmış ve baba tarafından yapıldığı iddia edilen katkı ispatlanamadığı için bu savunmaya değer verilmemiştir.

Buna karşılık Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 22.01.2019 tarihli, 2016/21658 E., 2019/656 K. sayılı kararında baba tarafından banka havalesiyle gönderildiği belgelenen 9.000 TL dikkate alınmıştır. Aynı dosyada başka bir miktarın altınlardan karşılandığı ileri sürülmüşse de bu katkının ayrıca ispatlanması gerektiği belirtilmiştir.

İki karar birlikte değerlendirildiğinde önemli bir sonuç ortaya çıkar: aile içinden geldiği ileri sürülen katkı sırf “Babası verdi.”, “Annesi yardım etti.” veya “Bir kısmını aile ödedi.” biçimindeki soyut açıklamalarla kabul edilmemelidir. Mümkün olduğu ölçüde satın alma bedelinin hangi kısmının hangi kaynaktan çıktığı somutlaştırılmalıdır.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 2018/10305 E., 2019/3851 K. sayılı kararına konu olayda taşınmazın bir yarısı eş, diğer yarısı eşin annesi adına kayıtlıdır. Kararda tarafların katkılarının ve bu katkılara bağlanacak hukuki sonuçların ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiği görülmektedir.

Bu nedenle üçüncü kişinin satın alma bedeline gerçek bir katkısı varsa, eşin de para vermiş olması taşınmazın tamamının mal rejimi hesabına sokulmasını haklı kılmaz. Örneğin kayınvalide gerçekten 5.000.000 TL, koca da 3.000.000 TL ödemişse, inceleme kocanın ödediği 3.000.000 TL ve bunun hukuki niteliği üzerinde yoğunlaşmalıdır.

Kocanın bu tutarı kayınvalideye bağışlamış olması, borç vermiş olması veya karşılığında bir hak edinmiş olması arasında önemli fark vardır. Dolayısıyla önce gerçek katkı oranları, ardından eşin yaptığı ödemenin hukuki sebebi belirlenmelidir.

Kayınvalide veya Kayınpederin Malı Alabilecek Ekonomik Gücü Yoksa Bu Durum Nasıl Değerlendirilir?

Taşınmazın adına kayıtlı olduğu üçüncü kişinin satın alma tarihinde böyle bir malı edinebilecek ekonomik güce sahip olmaması, satın alma bedelinin gerçek kaynağının belirlenmesinde önemli bir emaredir. Ancak ekonomik gücün yetersizliği tek başına “Evi kesinlikle oğul aldı.” veya “Mal kaçırma ispatlandı.” sonucuna götürmez.

Örneğin yalnızca emekli aylığı bulunan, bilinen önemli bir birikimi olmayan bir baba adına çok yüksek değerli bir taşınmaz alınmışsa bedelin nereden geldiğinin araştırılması doğaldır. Fakat aylık gelirinin düşük olması, babanın mutlaka ekonomik imkânsızlık içinde olduğu anlamına gelmez. Satın alma öncesinde başka bir taşınmazını satmış, miras elde etmiş, yıllardır biriktirdiği altınları bozdurmuş veya kredi kullanmış olabilir.

Bu nedenle üçüncü kişinin ekonomik gücü yalnızca maaşı üzerinden değerlendirilmemelidir. Edinme tarihindeki banka hesapları, taşınır ve taşınmaz malvarlığı, önceki satışları, miras veya başka kazançları, kullandığı krediler ve satın alma için kullandığını ileri sürdüğü diğer kaynaklar birlikte incelenmelidir.

Burada Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 2015/15946 E., 2017/5644 K. sayılı kararı tekrar önem kazanır. Baba tarafından katkı sağlandığı ileri sürülmüş ancak satıcı şirket kayıtları bu iddiayı doğrulamamıştır. Yargıtay soyut aile içi açıklama yerine satın alma bedelinin gerçek hareketine önem vermiştir. Buna karşılık 2016/21658 E., 2019/656 K. sayılı kararda baba tarafından yapılan banka havalesi somut biçimde belgelendiği için gerçek katkı olarak dikkate alınmıştır.

Üçüncü kişinin ekonomik durumu bu nedenle tek başına kesin delil değil, diğer delillerin anlamını güçlendiren bir emaredir.

Örneğin kayınpederin taşınmazı satın almasını açıklayabilecek herhangi bir birikimi veya mal satışı bulunmuyor, buna karşılık satın alma gününde oğlun hesabından satıcıya yüksek miktarda para çıkıyorsa iki olgu birbirini destekler. Satın alma görüşmelerini de oğul yürütmüş, kaporayı o vermiş, taşınmazın vergilerini ve aidatlarını yıllarca o ödemiş, taşınmazı da fiilen o kullanmışsa ortaya çıkan ekonomik tablo daha güçlü hâle gelir.

Buna rağmen bu olguların her biri kendi başına kesin sonuç doğurmaz. Bir çocuk anne veya babasının aidatını ödeyebilir. Ailesine ait bir evde ücretsiz oturabilir. Satın alma görüşmelerinde yaşlı babasına yardımcı olabilir. Dolayısıyla deliller tek tek değil, birbirleriyle olan bağlantıları içerisinde değerlendirilmelidir.

Asıl önemli olan tapuda malik görünen kişinin söz konusu malı edinmesini açıklayan gerçek bir finansman kaynağının bulunup bulunmadığı ve eşin malvarlığından çıkan para ile satın alma işlemi arasında somut bir bağ kurulabilmesidir.

Üçüncü Kişi Adına Alınan Evin Yarısı Doğrudan Diğer Eş Tarafından İstenebilir mi?

Evin bütün satın alma bedelini koca ödemiş ve tapu doğrudan babası adına yapılmış olsa bile kadın sırf bu nedenle taşınmazın yarısının kendi adına tescil edilmesini isteyemez.

Edinilmiş mallara katılma rejiminde temel olarak eşlere birbirlerinin malları üzerinde doğrudan paylı mülkiyet hakkı verilmez. Tasfiye sonucunda, şartları gerçekleştiğinde parasal nitelikte bir katılma alacağı ortaya çıkar.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 11.02.2019 tarihli, 2017/8486 E., 2019/1291 K. sayılı kararında da mal rejiminin tasfiyesinden doğan katılma, katkı ve değer artış payı alacaklarının kural olarak şahsi nitelikte alacaklar olduğu belirtilmiştir. Bu nedenle mal rejiminin tasfiyesi ile taşınmaz mülkiyetinin doğrudan devri aynı hukuki sonuç değildir.

Taşınmazın zaten üçüncü kişi adına kayıtlı olması hâlinde bu ayrım daha da önemlidir. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 2020/3924 E., 2021/6915 K. sayılı kararında görüldüğü üzere, satın alma bedelini ödemiş olmak dahi tek başına tapu iptali ve tescil hakkı doğurmaz. Diğer eşin durumu bundan daha ileri değildir; yalnızca evlilik ve mal rejimi ilişkisine dayanarak üçüncü kişi adına kayıtlı taşınmazın yarısının kendi adına geçirilmesini isteyemez.

TMK m.222’de yer alan edinilmiş mal karinesi de bu sonucu değiştirmez. Kanunda bir eşin mallarının aksi ispat edilinceye kadar edinilmiş mal kabul edileceği düzenlenmiş olmakla birlikte, bu karine üçüncü kişi adına kayıtlı bir taşınmazı doğrudan eşin malı hâline getirmez. Önce söz konusu taşınmaz veya satın alma bedeli ile eşin malvarlığı arasında hukuki bağlantının kurulması gerekir.

Bu nedenle tapu kayınpeder adına olduğu hâlde yalnızca “Ev evlilik sırasında alındı, dolayısıyla edinilmiş maldır.” denilemez. Önce satın alma bedelini kimin ödediği, kullanılan paranın hangi mal grubundan geldiği, üçüncü kişinin gerçekten katkısının bulunup bulunmadığı ve eşin yaptığı ödemenin hangi hukuki sebebe dayandığı ortaya konulmalıdır.

Doğru soru çoğu zaman “Kayınpederin üzerindeki evin yarısını alabilir miyim?” değildir. Asıl soru, bu evin edinilmesi için eşin malvarlığından çıkan ekonomik değerin mal rejiminin tasfiyesinde nasıl değerlendirileceğidir.

Eğer para gerçekten üçüncü kişiye karşılıksız olarak kazandırılmışsa bundan sonraki temel mesele, bu değerin TMK m.229 kapsamında edinilmiş mallara eklenecek değer sayılıp sayılamayacağıdır.

Üçüncü Kişi Adına Baştan Mal Almak TMK m.229 Kapsamında Eklenecek Değer Olabilir mi?

Eşin kendi adına kayıtlı bir malı sonradan üçüncü kişiye devretmesi, TMK m.229 bakımından en kolay anlaşılabilen örnektir. Ancak uygulamada malvarlığı değeri her zaman önce eşin adına geçip daha sonra elden çıkarılmaz. Eş, edinilmiş mal niteliğindeki parasını kullanarak malı daha satın alma sırasında doğrudan annesi, babası veya başka bir üçüncü kişi adına da aldırabilir.

Örneğin kocanın evlilik devam ederken çalışarak kazandığı 5.000.000 TL’yi satıcıya ödediğini, taşınmazın ise doğrudan annesi adına tescil edildiğini düşünelim. Anne taşınmazın edinilmesi için herhangi bir bedel ödememiş olsun. Böyle bir olayda ev hiçbir zaman kocanın tapulu malı olmamıştır. Bu nedenle hukuki değerlendirmeyi, kocanın kendi adına kayıtlı bir taşınmazı sonradan annesine devretmiş olduğu varsayımı üzerinden kurmak doğru değildir.

Bununla birlikte “Taşınmaz zaten hiçbir zaman kocanın adına kayıtlı değildi.” denilerek kocanın malvarlığından çıkan 5.000.000 TL’nin tasfiye dışında bırakılması da mümkün değildir. TMK m.229’un amacı, mal rejiminin sona erdiği tarihte eşin elinde artık bulunmayan bazı ekonomik değerlerin belirli koşullarla tasfiye hesabına geri alınmasını sağlamaktır. Kanun, mal rejiminin sona ermesinden önceki bir yıl içinde diğer eşin rızası olmaksızın yapılan olağan hediyeler dışındaki karşılıksız kazandırmalar ile mal rejimi devam ederken diğer eşin katılma alacağını azaltmak kastıyla yapılan devirleri edinilmiş mallara değer olarak eklemektedir.

Buradaki “ekleme”, yapılan işlemin geçersiz sayılması veya malın tapusunun yeniden eş adına geçirilmesi anlamına gelmez. Hukuki işlem geçerli kalabilir, üçüncü kişi malik olmaya devam edebilir; buna rağmen eşin malvarlığından çıkarılan ekonomik değer, tasfiye hesabında kanunun öngördüğü şekilde dikkate alınabilir.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 2019/5799 E., 2019/11378 K. sayılı kararında da TMK m.229 kapsamındaki karşılıksız kazandırma ve devirlerin, tasfiye hesabında eklenecek değer olarak değerlendirilmesi gerektiği kabul edilmiştir. Bu yönüyle eklenecek değer, malın aynen geri alınmasından farklı bir kurumdur. Önce işlemin TMK m.229 kapsamına girip girmediği belirlenir; ardından artık değer ve katılma alacağı hesabı buna göre yapılır.

Dolayısıyla eşin çalışma gelirini kullanarak annesi adına doğrudan ev satın alması hâlinde asıl soru “Ev hiç kocanın adına geçti mi?” sorusundan ibaret değildir. Satın alma bedelinin edinilmiş mal niteliğinde olup olmadığı, annenin herhangi bir gerçek karşılık sağlayıp sağlamadığı ve kocanın bu ödeme karşılığında malvarlığında başka bir hak elde edip etmediği de araştırılmalıdır.

Örneğin kocanın annesine verdiği 5.000.000 TL gerçek bir borç ise kocanın annesinden alacağı vardır. Böyle bir durumda malvarlığından ekonomik değerin karşılıksız çıkmasından değil, paranın bir alacak hakkına dönüşmesinden söz edilebilir. Taşınmaz gerçekte koca için alınmış ve annenin ileride tapuyu ona devretmesi kararlaştırılmışsa inançlı işlem tartışması doğabilir. Buna karşılık annenin gerçekten malik olması amaçlanmış, anne herhangi bir karşılık vermemiş ve koca da geri ödeme veya geri devir hakkı kazanmamışsa üçüncü kişi lehine gerçek bir karşılıksız kazandırma söz konusu olabilir.

Bu nedenle üçüncü kişi adına baştan yapılan edinimlerde TMK m.229 uygulanırken taşınmazın tapusundan çok eşin edinilmiş malvarlığından çıkan ekonomik değerin hukuki kaderi üzerinde durulmalıdır. Eş parasını elinden çıkarmış fakat bunun karşılığında ekonomik değeri olan başka bir hak kazanmamışsa, TMK m.229 bakımından yapılacak inceleme daha da önem kazanır.

Son Bir Yılda Anne veya Baba Adına Mal Alınırsa TMK m.229 Nasıl Uygulanır?

TMK m.229’un birinci bendi, mal rejiminin sona ermesinden önceki bir yıl içinde eşlerden birinin diğer eşin rızası olmadan yaptığı, olağan hediyeler dışındaki karşılıksız kazandırmaları özel olarak düzenlemektedir. Bu hüküm bakımından en önemli meselelerden biri, bir yıllık dönemin hangi tarihten geriye doğru hesaplanacağıdır.

Boşanma hâlinde mal rejiminin sona erdiği tarih, boşanma kararının verildiği veya kararın kesinleştiği tarih değildir. TMK m.225/2 gereğince boşanmaya karar verilmesi hâlinde mal rejimi boşanma davasının açıldığı tarihten geçerli olmak üzere sona erer. Bu nedenle TMK m.229/1’deki bir yıllık dönem de boşanma davasının açıldığı tarihten geriye doğru hesaplanır.

Örneğin boşanma davasının 1 Ağustos 2026 tarihinde açıldığını ve davanın boşanma kararıyla sonuçlandığını kabul edelim. TMK m.229/1 bakımından 1 Ağustos 2025 ile 1 Ağustos 2026 arasındaki karşılıksız kazandırmalar son bir yıllık dönemin içerisinde kalır.

Koca Şubat 2026’da çalışma gelirinden 5.000.000 TL ödeyerek annesi adına bir taşınmaz satın almışsa, annenin herhangi bir karşılık vermediği, ödemenin borç veya başka bir ivazlı ilişkiye dayanmadığı ve diğer eşin de bu kazandırmaya rıza göstermediği tespit edildiğinde, söz konusu ekonomik değerin TMK m.229/1 kapsamında tasfiye hesabına eklenmesi gündeme gelebilir.

Burada özellikle vurgulanması gereken nokta, TMK m.229/1 bakımından ayrıca “Koca bunu kesinlikle boşanma sırasında eşine daha az para vermek için yaptı.” şeklinde özel bir kastın ispatlanmasının gerekmemesidir. Kanun son bir yıl içinde yapılan, diğer eşin rızasının bulunmadığı ve olağan hediye niteliğini aşan karşılıksız kazandırmaları ayrıca katılma alacağını azaltma kastı aramaksızın eklenecek değer kapsamına almıştır. Katılma alacağını azaltma amacı, maddenin ikinci bendi bakımından ayrıca önem taşır.

Bu nedenle boşanmadan sekiz ay önce anne adına yüksek değerli bir taşınmaz alınmışsa tartışmayı yalnızca “O tarihte boşanmayı düşünüyor muydu?” sorusuna indirgemek doğru değildir. Öncelikle paranın gerçekten eşin edinilmiş malvarlığından çıkıp çıkmadığı, anne veya babanın bir karşılık verip vermediği, ödemenin geri verilmek üzere yapılıp yapılmadığı, diğer eşin bu kazandırmaya rızasının bulunup bulunmadığı ve işlemin olağan hediye sınırları içerisinde değerlendirilip değerlendirilemeyeceği belirlenmelidir.

Örneğin eşin yıllardır ekonomik durumu çerçevesinde anne veya babasına bayramlarda veya özel günlerde verdiği makul hediyelerle, edinilmiş malvarlığının önemli bölümünü kullanarak onlar adına milyonlarca liralık taşınmaz satın alması aynı şekilde değerlendirilemez. Kanunda olağan hediyelerin açıkça kapsam dışında bırakılmış olması, her karşılıksız kazandırmanın tasfiyeye geri alınmayacağını; fakat kazandırmanın ekonomik ağırlığının da ayrıca değerlendirilmesi gerektiğini gösterir.

TMK m.229’daki Bir Yıl Dava Açma Süresi midir?

TMK m.229’da geçen bir yıl dava açma süresi değildir. Bu husus uygulamada TMK m.241’deki bir yıllık hak düşürücü süreyle zaman zaman karıştırılmaktadır.

TMK m.229’daki bir yıl, davanın hangi tarihe kadar açılması gerektiğini değil, karşılıksız kazandırmanın hangi zaman diliminde gerçekleşmiş olması hâlinde maddenin birinci bendi kapsamında değerlendirilebileceğini gösterir. Başka bir ifadeyle bu süre bir usul veya hak düşürücü süre değil, eklenecek değerin belirlenmesine ilişkin maddi hukuk ölçüsüdür.

Boşanma davası 1 Ağustos 2026 tarihinde açılmış ve koca 1 Ocak 2026’da edinilmiş mal niteliğindeki 5.000.000 TL’yi annesine karşılıksız vermişse, kazandırma son bir yıllık dönem içerisindedir. Mal rejimi davasının 2027, 2028 veya daha sonra açılıp sonuçlanması, bu kazandırmanın sırf üzerinden bir yıl geçtiği gerekçesiyle TMK m.229/1 kapsamından çıkmasına yol açmaz.

Buna karşılık TMK m.241’de üçüncü kişiye karşı dava hakkı yönünden düzenlenen bir yıllık süre farklıdır. Orada kanun, üçüncü kişiye yönelik dava hakkının kullanılmasını süreye bağlamaktadır. TMK m.229’daki bir yıl ile TMK m.241’deki bir yıl aynı isimle anılsa bile hukuki işlevleri tamamen farklıdır.

Bu nedenle “Bir yıllık süre geçti, artık eklenecek değer talep edilemez.” şeklinde bir değerlendirme yapılırken önce hangi maddede yer alan bir yıllık süreden söz edildiği mutlaka belirlenmelidir.

Anne veya Babaya Para Bir Yıldan Daha Önce Verilmişse Artık Tasfiyeye Eklenemez mi?

Hayır. Kazandırmanın mal rejiminin sona ermesinden bir yıldan daha önce yapılmış olması, işlemin kendiliğinden tasfiye dışında kalacağı anlamına gelmez.

TMK m.229’un ikinci bendi, bir eşin mal rejiminin devamı süresince diğer eşin katılma alacağını azaltmak kastıyla yaptığı devirleri edinilmiş mallara eklenecek değer olarak kabul etmektedir. Bu bent bakımından kanunda “son bir yıl” şeklinde ayrıca bir zaman sınırı bulunmamaktadır.

Fakat iki bent arasında önemli bir fark vardır. Son bir yıl içerisinde yapılan olağan hediyeler dışındaki karşılıksız kazandırmalarda, birinci bent bakımından ayrıca katılma alacağını azaltma kastının ispatlanması aranmaz. Bir yıllık dönemin dışındaki işlemlerde ise yalnızca “karşılıksızdı” demek her olayda yeterli değildir. TMK m.229/2’nin uygulanabilmesi için işlemin diğer eşin katılma alacağını azaltma amacıyla gerçekleştirildiğinin ortaya konulması gerekir.

Örneğin koca boşanma davasından üç yıl önce çalışma gelirinden 5.000.000 TL ödeyerek annesi adına taşınmaz satın almışsa, işlem sırf üç yıl önce yapıldığı için mal rejimi incelemesinin dışında bırakılamaz. Ancak diğer eş artık yalnızca “Anne hiç para vermedi.” olgusuna dayanmakla yetinmeyebilir. İşlemin neden yapıldığı ve bu ekonomik değerin eşin ilerideki katılma alacağını azaltmak amacıyla malvarlığından çıkarılıp çıkarılmadığı ayrıca araştırılır.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 2013/9549 E., 2014/5481 K. sayılı kararında da mal rejiminin devamı sırasında diğer eşin katılma alacağını azaltmak kastıyla gerçekleştirilen devirlerin TMK m.229/2 kapsamında değerlendirilmesi gerektiği kabul edilmiştir. Malın tasfiye tarihinde artık eşin elinde bulunmaması, tek başına katılma alacağı talebinin ortadan kalkmasına yol açmamaktadır.

Benzer biçimde Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 2014/15906 E., 2015/3229 K. sayılı kararına konu olayda araç boşanma davasından önce üçüncü kişiye satılmış, daha sonra yeniden aynı eş tarafından edinilmiştir. Yargıtay, malın elden çıkarılmış olmasının tek başına katılma alacağı talebini ortadan kaldırmayacağını ve TMK m.229/2 kapsamında azaltma kastının değerlendirilmesi gerektiğini kabul etmiştir.

Bu kararların malın daha ilk satın alma sırasında anne veya baba adına alınmasıyla birebir aynı maddi olaya ilişkin olmadığını belirtmek gerekir. Ancak TMK m.229/2’nin temel mantığını göstermeleri bakımından önemlidir. Mal rejimi devam ederken eşin edinilmiş malvarlığındaki ekonomik değer, diğer eşin katılma alacağını azaltma amacıyla malvarlığından çıkarılmışsa, işlemin yalnızca bir yıldan eski olması bu değerin mutlaka tasfiye dışında kalacağı anlamına gelmez.

Dolayısıyla “İşlem iki yıl önce yapıldı, artık yapacak bir şey yok.” veya “Bir yıllık süre geçtiği için m.229 uygulanamaz.” şeklindeki kesin değerlendirmeler hukuken doğru değildir. Bir yıllık sürenin dışına çıkıldığında inceleme sona ermez; m.229/1’den m.229/2’ye geçilir ve bu defa işlemin amacı önem kazanır.

Bir Yıldan Eski İşlemlerde Katılma Alacağını Azaltma Kastı Nasıl İspatlanır?

TMK m.229/2 bakımından en önemli meselelerden biri, diğer eşin katılma alacağını azaltma kastının nasıl ortaya konulacağıdır. Çünkü bu amaç çoğu zaman açık bir belgeyle ispatlanamaz. Malvarlığını diğer eşin ilerideki tasfiye hakkından uzaklaştırmak isteyen kişinin “Bu malı eşime daha az katılma alacağı ödemek için annemin üzerine geçiriyorum.” şeklinde yazılı açıklama yapması hayatın olağan akışında beklenmez.

Bu nedenle Yargıtay uygulamasında kast, çoğunlukla işlemin yapıldığı dönemdeki objektif olgulardan hareketle belirlenmektedir. Eşlerin o sırada birlikte yaşayıp yaşamadıkları, daha önce boşanma davası açılıp açılmadığı, uzun süredir devam eden fiilî ayrılığın bulunup bulunmadığı, malın kime devredildiği, gerçek bir karşılık alınıp alınmadığı, işlemin ekonomik bakımdan makul bir gerekçesinin bulunup bulunmadığı ve mal üzerindeki ekonomik yararın devirden sonra kimde kaldığı birlikte değerlendirilebilir.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 21.11.2018 tarihli, 2016/18541 E., 2018/19005 K. sayılı kararı bu konuda özellikle önemlidir. Uyuşmazlığa konu taşınmaz 10 Temmuz 2009 tarihinde üçüncü kişiye devredilmiş, boşanma davası ise 25 Ağustos 2010 tarihinde açılmıştır. Böylece devir ile mal rejiminin sona erdiği tarih arasında yaklaşık bir yıl bir aylık süre bulunmaktadır. İşlem TMK m.229/1’deki son bir yıllık dönemin hemen dışındadır.

Yargıtay buna rağmen “Bir yıldan fazla zaman geçmiş, artık tasfiyeye eklenemez.” şeklinde bir sonuca ulaşmamıştır. Taraflar arasında daha önce boşanma davası açılmış olması, bu davadan feragat edilmiş bulunması, daha sonra yeniden boşanma sürecine girilmesi ve eşlerin uzun süredir ayrı yaşamaları birlikte değerlendirilmiştir. Daire, somut olayın bütününü dikkate alarak devrin diğer eşin katılma alacağını azaltma kastıyla yapıldığı sonucuna ulaşmıştır.

Bu karar, TMK m.229 açısından “bir yıl + bir gün geçince işlem artık tasfiyeye hiçbir şekilde dahil edilemez” şeklindeki yaklaşımın doğru olmadığını açık biçimde göstermektedir. Bir yıllık sürenin aşılması, birinci bendin uygulanmasını etkileyebilir; fakat ikinci bendin uygulanması bakımından esas mesele işlemin hangi amaçla yapıldığıdır.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 04.11.2015 tarihli, 2014/11735 E., 2015/19622 K. sayılı kararında da taşınmazın boşanma davasından önce kısa aralıklarla birbirini takip eden işlemlerle el değiştirmesi değerlendirilmiştir. Daire, işlemlerin yalnızca tapudaki şekline bakmamış; devirlerin zamanlamasını ve hayatın olağan akışı içerisinde taşıdığı anlamı dikkate alarak TMK m.229/2 kapsamında katılma alacağını azaltma kastının bulunduğu sonucuna varmıştır.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 2014/15906 E., 2015/3229 K. sayılı kararında ise boşanmadan önce üçüncü kişiye satılan aracın daha sonra aynı eş tarafından yeniden satın alınmış olması özellikle dikkat çekmiştir. Malın bir süreliğine üçüncü kişiye çıkarılıp daha sonra tekrar aynı eşin malvarlığına dönmesi, devir işleminin gerçek ekonomik amacının araştırılmasını gerekli kılmıştır.

Anne veya baba adına yapılan işlemlerde de benzer bir inceleme yapılabilir. Örneğin eş, boşanma davasından iki yıl önce yüksek değerli bir taşınmazı hiçbir gerçek satış bedeli almadan babasına devretmiş; o tarihte eşler uzun süredir ayrı yaşıyor, daha önce boşanma davası açılmış ve taşınmaz devredildikten sonra da aynı eş tarafından kullanılmaya devam ediliyorsa bu olgular birlikte değerlendirilerek TMK m.229/2’deki amaç araştırılabilir.

Ancak yakın akrabaya yapılan her işlemden de otomatik olarak mal kaçırma kastı çıkarılamaz. Bir kimsenin annesine veya babasına mal satması, borcunu ödemesi ya da gerçek bir ekonomik nedenle kazandırmada bulunması mümkündür. Akrabalık ilişkisi önemli bir emare olabilir fakat tek başına yeterli değildir.

Özellikle gerçek bir satışın bulunduğu dosyalarda satış bedelinin akıbeti önem taşır. Eş 4.000.000 TL değerindeki aracını boşanma davasından altı ay önce rayiç bedeliyle satmış ve 4.000.000 TL gerçekten hesabına girmişse, yalnızca aracın mülkiyetten çıkması edinilmiş malvarlığının azaldığı anlamına gelmez. Aracın yerine para geçmiştir.

Buna karşılık görünürde 4.000.000 TL’ye satış yapılmasına rağmen bu bedel gerçekte hiç ödenmemişse veya bedel eşin hesabına girdikten hemen sonra alıcıya geri gönderilmişse ekonomik tablo farklıdır. Malvarlığından gerçek bir değer çıkarken yerine karşılık girmemiş olabilir. Bu durum diğer delillerle birlikte katılma alacağını azaltma kastının varlığını destekleyebilir.

Dolayısıyla TMK m.229/2 bakımından yalnızca tapudaki işlem türüne değil, işlem öncesinde ve sonrasında malvarlığında gerçekte ne olduğuna bakılması gerekir.

Eş “Boşanmayı O Tarihte Düşünmüyordum” Derse Ne Olur?

Eşin işlem tarihinden yıllar sonra mahkemede “O zaman boşanmayı düşünmüyordum.” demesi, işlemin TMK m.229/2 kapsamı dışında kalması için tek başına yeterli değildir.

Kanundaki ölçüt, eşin daha sonra yaptığı subjektif açıklamadan ziyade, işlemin gerçekleştirildiği tarihteki somut olayların katılma alacağını azaltma amacını gösterip göstermediğidir.

Nitekim 2016/18541 E., 2018/19005 K. sayılı kararda uyuşmazlığa konu devir ikinci boşanma davasından önce gerçekleştirilmiştir. Buna rağmen Yargıtay yalnızca “İkinci boşanma davası henüz açılmamıştı.” tespitiyle yetinmemiş; taraflar arasındaki önceki boşanma sürecini ve uzun süreli ayrılığı da değerlendirmiştir.

Bu nedenle katılma alacağını azaltma kastının bulunması için boşanma dilekçesinin hazırlanmış veya dava açmaya kesin karar verilmiş olması şart değildir. Evlilik ilişkisinin fiilen hangi noktada bulunduğu ve ekonomik tasarrufun ne amaçla gerçekleştirildiği daha geniş bir çerçevede değerlendirilir.

Bunun tersi de geçerlidir. Bir işlem boşanma davasından çok kısa süre önce yapılmış olsa bile yalnızca zaman yakınlığı nedeniyle otomatik olarak mal kaçırma kabul edilmez. Eşlerin mal rejimi devam ederken malları üzerinde gerçek ve ekonomik karşılığı bulunan tasarruflarda bulunmaları mümkündür.

Bu nedenle “Boşanmadan iki ay önce devretti, kesin mal kaçırmadır.” yaklaşımı da “İki yıl önce devretti, kesinlikle mal kaçırma değildir.” yaklaşımı da tek başına yeterli değildir. Zamanlama önemlidir; fakat zamanlamanın işlemin ekonomik yapısı ve evlilik ilişkisinin o tarihteki durumu ile birlikte değerlendirilmesi gerekir.

Eşin Annesine veya Babasına Yaptığı Her Karşılıksız Kazandırma Mal Kaçırma Sayılır mı?

Eşin annesine, babasına veya başka bir yakınına yaptığı her karşılıksız kazandırma mal rejiminden mal kaçırma olarak nitelendirilemez. TMK m.229/1’in olağan hediyeleri açıkça kapsam dışında bırakmış olması da bunu göstermektedir.

Bir eşin annesine doğum gününde hediye alması, bayramda para vermesi veya ekonomik durumuyla uyumlu olağan bir aile yardımında bulunması ile edinilmiş malvarlığının önemli bölümünü kullanarak annesi adına yüksek değerli bir ev satın alması aynı şekilde değerlendirilemez.

Olağan hediye kavramının sınırı da yalnızca kazandırmanın rakamsal tutarına göre belirlenemez. Eşlerin ekonomik ve sosyal durumu, malvarlıklarının büyüklüğü, aile içindeki yerleşik uygulamalar ve kazandırmanın niteliği birlikte değerlendirilmelidir. Çok yüksek gelirli bir aile bakımından olağan kabul edilebilecek bazı kazandırmalar, sınırlı ekonomik imkânlara sahip başka bir aile bakımından olağan sınırları aşabilir.

Bununla birlikte yüksek değerli bir taşınmazın anne veya baba adına karşılıksız olarak satın alınması bakımından “Ailesidir, istediğini verebilir.” şeklinde sınırsız bir yaklaşım kabul edilemez. Evlilik devam ederken eşlerin kendi malları üzerinde tasarruf yetkileri bulunsa da edinilmiş mallara katılma rejimi, diğer eşin tasfiye sırasında sahip olacağı katılma alacağını da korumaktadır.

Son bir yıl içerisinde yapılan karşılıksız kazandırma olağan hediye niteliğini aşmış, diğer eşin rızası bulunmamış ve kanundaki diğer şartlar gerçekleşmişse TMK m.229/1 uygulanabilir. Bu durumda ayrıca mal kaçırma kastının ispatlanması aranmaz.

Kazandırma bir yıldan daha eskiyse mesele farklılaşır. Bu kez yalnızca karşılıksızlık yeterli olmayabilir; TMK m.229/2 kapsamında diğer eşin katılma alacağını azaltma kastı ortaya konulmalıdır.

Dolayısıyla anne veya babaya yapılan kazandırmalarda iki uç yaklaşım da isabetli değildir. “Babasıdır, istediği kadar mal verebilir ve bunun mal rejiminde hiçbir sonucu olmaz.” denilemeyeceği gibi, “Babasına karşılıksız bir şey verdiğine göre mutlaka mal kaçırmıştır.” sonucu da otomatik olarak çıkarılamaz.

Kazandırmanın zamanı, değeri, diğer eşin rızası, olağan hediye niteliğinde olup olmadığı ve gerekiyorsa işlemin katılma alacağını azaltma amacı taşıyıp taşımadığı ayrı ayrı incelenmelidir.

TMK m.229 Kapsamındaki Eklenecek Değer Nasıl Hesaba Katılır?

Bir işlemin TMK m.229 kapsamında eklenecek değer olduğunun belirlenmesi, üçüncü kişiye verilen malın veya paranın doğrudan diğer eşe verilmesi sonucunu doğurmaz. Eklenecek değer, mal rejiminin tasfiyesi sırasında borçlu eşin edinilmiş mallarının hesabına dahil edilir.

TMK m.231 uyarınca artık değer, her eşin edinilmiş mallarının toplam değerinden bu mallara ilişkin borçlar çıkarıldıktan sonra kalan miktardır; hesaplamada eklenecek ve denkleştirmeye tabi değerler de dikkate alınır.

Örneğin kocanın annesine yaptığı 6.000.000 TL değerindeki kazandırmanın TMK m.229 kapsamında eklenecek değer olduğunun kabul edilmesi, kadının doğrudan kayınvalideden 3.000.000 TL isteyebileceği anlamına gelmez. Öncelikle bu değer kocanın edinilmiş mallarına ilişkin tasfiye hesabında dikkate alınır. Artık değer ve buna bağlı katılma alacağı hesaplandıktan sonra borcun asıl sorumlusu olan eş belirlenir.

Üçüncü kişinin ne zaman ve hangi miktarla sorumlu olacağı ise TMK m.241’in konusudur. Bu nedenle eklenecek değer hesabı ile üçüncü kişiden tahsil birbirine karıştırılmamalıdır.

Değerleme bakımından ise yalnızca yıllar önce gerçekleşmiş nominal satın alma veya devir bedeline bakılması her zaman doğru sonucu vermez. Yargıtay uygulamasında eklenecek değerin hesabında malın devir tarihindeki niteliğinin korunması, buna karşılık tasfiye veya karar tarihine yakın güncel sürüm değerinin dikkate alınması yönünde değerlendirmeler bulunmaktadır.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 2019/5799 E., 2019/11378 K. sayılı kararında, devredilen malın devir tarihindeki niteliği, seviyesi ve yaşı esas alınarak tasfiye tarihindeki sürüm değerinin belirlenmesi gerektiği ifade edilmiştir.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 2016/18541 E., 2018/19005 K. sayılı kararında da taşınmazın devir tarihindeki durumu esas alınarak karar tarihine yakın güncel piyasa değerinin belirlenmesi gerektiği kabul edilmiştir.

Bu nedenle yıllar önce 1.000.000 TL değerinde olan ve tasfiye sırasında çok daha yüksek değere ulaşmış bir taşınmaz bakımından yalnızca “O tarihte 1.000.000 TL’ydi, yarısı 500.000 TL’dir.” şeklinde nominal bir hesap yapılması doğru olmayabilir.

Üçüncü Kişi Adına Alınan Mal Sonradan Çok Değer Kazanırsa Ne Olur?

Malın zaman içerisinde değer kazanması hâlinde de hesap doğrudan bugünkü değerin ikiye bölünmesi şeklinde yapılmaz. Öncelikle eşin yaptığı ödeme veya kazandırmanın hukuki niteliği ve eklenecek değerin kapsamı belirlenir. Üçüncü kişinin gerçekten yaptığı bir katkı veya eşin kişisel malından kaynaklanan bir katkı varsa bunlar da hesaplamada ayrıştırılmalıdır.

Örneğin 2018 yılında 1.000.000 TL’ye edinilmiş ve bugün 15.000.000 TL değerine ulaşmış bir taşınmaz bakımından “Eş o zaman parasını ödedi, şimdi doğrudan 7.500.000 TL katılma alacağı doğar.” şeklinde bir hesap kurulamaz. Önce hangi kısmın edinilmiş maldan karşılandığı, üçüncü kişinin gerçek katkısının bulunup bulunmadığı ve işlemin TMK m.229 kapsamında hangi değer itibarıyla tasfiyeye gireceği belirlenmelidir.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 2016/21616 E., 2019/3601 K. sayılı kararında da edinimde kullanılan kişisel mal niteliğindeki katkının güncel değer hesabına nasıl yansıtılacağı değerlendirilmiş; ispatlanan katkının taşınmazın edinme değerine oranlanarak güncel değerdeki karşılığının belirlenmesi gerektiği yönünde yaklaşım benimsenmiştir.

Bu nedenle tasfiye hesabı çoğu zaman yalnızca “Kim kaç lira verdi?” sorusuyla bitmez. Satın alma bedelinin hangi kaynaktan geldiği belirlendikten sonra, ispatlanan katkıların malın edinme değerindeki oranı ve tasfiye sırasındaki ekonomik karşılığı da önem kazanabilir.

TMK m.229 bakımından sonuç olarak yapılması gereken, üçüncü kişi adına bulunan malın tamamını otomatik olarak eşin malı saymak veya üçüncü kişiye ödenen eski nominal tutarı doğrudan ikiye bölmek değildir. Önce eşin malvarlığından hangi değerin, hangi hukuki sebeple çıktığı tespit edilir; daha sonra bu değerin edinilmiş malların tasfiyesine hangi yöntemle yansıyacağı belirlenir.

Bu hesap sonunda diğer eş lehine bir katılma alacağı ortaya çıkarsa, alacağın ilk ve asıl borçlusu diğer eştir. Borçlu eşin malvarlığı bu alacağı karşılamaya yetmediğinde ise artık TMK m.241 kapsamında üçüncü kişiye başvurulup başvurulamayacağı ayrı bir hukuki aşama olarak gündeme gelir.

Katılma Alacağı Borçlu Eşten Tahsil Edilemezse Üçüncü Kişiye Başvurulabilir mi?

TMK m.229 kapsamında bir kazandırmanın edinilmiş mallara eklenecek değer olduğunun kabul edilmesi, bu değerin doğrudan anne, baba veya başka bir üçüncü kişiden tahsil edilebileceği anlamına gelmez. Eklenecek değerin tasfiye hesabına alınması ile üçüncü kişinin ödeme borcu altına girmesi birbirinden farklı aşamalardır.

Önce eşler arasındaki mal rejimi tasfiye edilir. Eşin malvarlığından çıkardığı değer TMK m.229 kapsamında bulunuyorsa tasfiye hesabına eklenir, artık değer belirlenir ve diğer eş lehine katılma alacağı hesaplanır. Bu katılma alacağının ilk ve asıl borçlusu, karşılıksız kazandırmadan yararlanan anne veya baba değil, mal rejiminin tarafı olan diğer eştir.

Örneğin koca evlilik sırasında elde ettiği çalışma gelirinden 8.000.000 TL ödeyerek annesi adına bir taşınmaz satın almış olsun. Bu kazandırmanın TMK m.229 kapsamında eklenecek değer olarak kabul edildiğini ve yapılan tasfiye sonucunda kadın lehine 3.000.000 TL katılma alacağı ortaya çıktığını düşünelim. Bu durumda kadın doğrudan “Evi anne aldı, o hâlde 3.000.000 TL’yi kayınvalideden istiyorum.” diyemez. Katılma alacağının asıl borçlusu öncelikle kocadır.

Üçüncü kişinin sorumluluğu TMK m.241’de özel olarak düzenlenmiştir. Bu hüküm, tasfiye sırasında borçlu eşin malvarlığı veya terekesi katılma alacağını karşılamaya yetmediğinde, edinilmiş mallarda hesaba katılması gereken karşılıksız kazandırmadan yararlanan üçüncü kişiye eksik kalan miktarla sınırlı olarak başvurulmasına imkân vermektedir.

Bu nedenle üçüncü kişinin sorumluluğu tali niteliktedir. Borçlu eşin malvarlığı katılma alacağının tamamını karşılayabiliyorsa, üçüncü kişinin geçmişte yüksek miktarda bir kazandırmadan yararlanmış olması tek başına ondan para istenebilmesi için yeterli değildir. Borçlu eş yalnızca alacağın bir kısmını karşılayabiliyorsa üçüncü kişinin sorumluluğu da karşılanamayan bölüm yönünden gündeme gelir.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 26.02.2019 tarihli, 2017/11052 E., 2019/2009 K. sayılı kararında bu ayrım açık biçimde yapılmıştır. Daire, üçüncü kişiye yapılan kazandırmanın TMK m.229 kapsamında tasfiye hesabına eklenecek değer olarak değerlendirilmesinin, üçüncü kişiyi katılma alacağının doğrudan borçlusu hâline getirmediğini kabul etmiştir. Öncelikle mal rejiminin tarafı olan borçlu eşten alacağın karşılanıp karşılanamayacağı belirlenmeli; üçüncü kişinin sorumluluğu ancak eksik kalan miktar bulunduğu takdirde TMK m.241 kapsamında değerlendirilmelidir.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 19.06.2019 tarihli, 2019/3413 E., 2019/6158 K. sayılı kararında da aynı yaklaşım benimsenmiştir. Üçüncü kişiye yapılan kazandırmanın TMK m.229 kapsamında bulunması işlemi kendiliğinden hükümsüz hâle getirmediği gibi, üçüncü kişiyi tasfiye sonucunda ortaya çıkan bütün katılma alacağından doğrudan sorumlu da kılmaz. Üçüncü kişiye başvurulabilmesi için borçlu eşin malvarlığının katılma alacağını karşılamadığının ortaya çıkması gerekir.

Burada TMK m.229 ile TMK m.241’in işlevlerini birbirinden ayırmak gerekir. TMK m.229 hesabı düzeltir; TMK m.241 ise şartları gerçekleştiğinde tahsil imkânı sağlar. Birincisinde eşin daha önce malvarlığından çıkardığı değer tasfiyeye geri alınır. İkincisinde ise bu hesap sonucunda ortaya çıkan katılma alacağının borçlu eşten karşılanamayan kısmı için üçüncü kişiye başvurulması söz konusu olur.

Dolayısıyla anne veya baba adına alınan taşınmazın TMK m.229 kapsamında eklenecek değer olarak kabul edilmesi ile kayınvalide veya kayınpeder hakkında ödeme hükmü kurulması aynı şey değildir. Üçüncü kişinin ödeme sorumluluğu için TMK m.241’in ayrıca gerçekleşmesi gerekir.

Üçüncü Kişiden Ne Kadar Para İstenebilir?

TMK m.241 üçüncü kişiyi borçlu eşin bütün mal rejimi borçlarından sorumlu tutmaz. Üçüncü kişinin sorumluluğunun en önemli sınırlarından biri, kanunda açıkça ifade edilen “eksik kalan miktar” ölçüsüdür.

Örneğin mal rejiminin tasfiyesi sonunda kadın lehine 4.000.000 TL katılma alacağı belirlenmiş olsun. Kocanın malvarlığından 3.000.000 TL tahsil edilebiliyorsa, diğer şartların da bulunması hâlinde üçüncü kişiye yöneltilebilecek talep 1.000.000 TL ile sınırlıdır. Kadının kocadan 3.000.000 TL tahsil ettikten sonra anneden ayrıca 4.000.000 TL istemesi mümkün değildir.

Aynı şekilde koca katılma alacağının tamamını karşılayabiliyorsa üçüncü kişiye karşı TMK m.241 uyarınca istenebilecek eksik bir miktar kalmaz. Üçüncü kişinin geçmişte kazandırmadan yararlanmış olması, katılma alacağından bağımsız ikinci bir tazminat borcu doğurmaz.

Bu nokta özellikle uygulamada önemlidir. TMK m.241’in amacı, alacaklı eşe aynı alacağı iki kez tahsil etme imkânı vermek değildir. Hüküm, mal rejiminden doğan katılma alacağının borçlu eşten alınamayan kısmını koruyan tamamlayıcı bir mekanizmadır.

Üçüncü Kişinin Gerçekten Kazandırmadan Yararlanmış Olması Gerekir

Üçüncü kişinin sorumluluğu yalnızca eksik kalan miktarla sınırlı değildir. Ayrıca bu kişinin, tasfiye sırasında hesaba katılması gereken karşılıksız kazandırmadan gerçekten yararlanmış olması gerekir.

Bu nedenle TMK m.241, borçlu eşle bağlantılı bütün üçüncü kişilere karşı kullanılabilecek genel bir tahsil hükmü değildir.

Örneğin koca annesine 5.000.000 TL karşılıksız kazandırmış, kardeşine başka bir taşınmaz devretmiş ve arkadaşına da üçüncü bir mal vermiş olabilir. Kadının katılma alacağının eksik kalan kısmı bulunması, annenin kardeş veya arkadaş lehine yapılan bütün işlemlerden de sorumlu olacağı anlamına gelmez. Her üçüncü kişinin sorumluluğu, kendisinin yararlandığı kazandırmayla bağlantılı olarak değerlendirilmelidir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 04.04.2022 tarihli, 2021/5633 E., 2022/3253 K. sayılı kararında da üçüncü kişinin yalnızca kendisinin yararlandığı kazandırmayla bağlantılı olarak sorumlu tutulabileceği kabul edilmiştir. Üçüncü kişinin devralmadığı veya yararlanmadığı başka mallar nedeniyle ortaya çıkan katılma alacağından sorumlu tutulması mümkün değildir.

Aynı karar üçüncü kişinin gerçek bir bedel karşılığında yaptığı edinimlerle TMK m.229 kapsamındaki karşılıksız kazandırmaların birbirinden ayrılması gerektiğini de göstermektedir. Bir anne veya baba taşınmazı gerçekten kendi parasıyla satın almışsa yahut eşten aldığı mal karşılığında gerçek ve uygun bir bedel ödemişse, sırf akrabalık ilişkisi nedeniyle TMK m.241 sorumluluğu kurulamaz.

Dolayısıyla “Mal anne veya babanın üzerinde.” tespiti tek başına yeterli değildir. Önce bu üçüncü kişinin hangi ekonomik değerden karşılıksız olarak yararlandığı belirlenmelidir.

Bu nokta, malın daha ilk satın alma sırasında üçüncü kişi adına tescil edildiği olaylarda özellikle önemlidir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 24.10.2024 tarihli, 2024/3162 E., 2024/7885 K. sayılı kararına konu olayda kadın, ziynetleri ve başka ekonomik katkıları kullanılarak edinilen taşınmazın eş adına değil, doğrudan eşin babası adına tescil edildiğini ileri sürmüştür. İlk derece mahkemesi üçüncü kişi olan baba bakımından uyuşmazlığı yalnızca mal rejiminin tarafı olmadığı gerekçesiyle sonuçlandırmış; Yargıtay ise üçüncü kişiye yöneltilen talebin TMK m.229 ve m.241 hükümleri çerçevesinde ayrıca değerlendirilmesi gerektiğini kabul etmiştir.

Bu karar yazımızın temel konusu bakımından ayrıca önemlidir. Çünkü TMK m.241 bakımından üçüncü kişinin sorumluluğunun tartışılabilmesi için malın mutlaka önce eş adına edinilmiş, sonra üçüncü kişiye devredilmiş olması gerekmediğini göstermektedir. Eşin ekonomik değerleri kullanılarak mal daha en başından üçüncü kişi adına edinilmişse de üçüncü kişinin bu kazandırmadan yararlanıp yararlanmadığı araştırılabilir.

Üçüncü Kişinin Baştan Davalı Gösterilmesi Onu Eşle Birlikte Müteselsil Borçlu Hâline Getirir mi?

Hayır. Anne, baba veya başka bir üçüncü kişinin mal rejimi davasında baştan davalı olarak gösterilmiş olması, onu diğer eşle birlikte katılma alacağının müteselsil borçlusu hâline getirmez.

Katılma alacağının asıl borçlusu mal rejiminin tarafı olan eştir. Üçüncü kişinin sorumluluğu ise TMK m.241’deki şartların gerçekleşmesine bağlı, tali bir sorumluluktur.

Örneğin kadın aynı dava dilekçesinde hem kocasına hem de kayınvalidesine karşı 4.000.000 TL talepte bulunmuş olabilir. Kayınvalidenin davalı olarak gösterilmiş olması, mahkemenin henüz kocanın bu borcu karşılayıp karşılayamayacağı belli değilken “Koca ile annesi 4.000.000 TL’den müştereken ve müteselsilen sorumludur.” şeklinde hüküm kurabileceği anlamına gelmez.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 2017/11052 E., 2019/2009 K. sayılı kararında da üçüncü kişinin eşle birlikte davalı gösterilmiş olmasının, onu katılma alacağının başlangıçtan itibaren borçlusu hâline getirmediği açık biçimde kabul edilmiştir. Öncelikle katılma alacağının miktarı ve borçlu eşin bu alacağı karşılayıp karşılayamayacağı belirlenmelidir.

Bunun sebebi, üçüncü kişinin sorumluluğunun henüz gerçekleşip gerçekleşmediği bilinmeyen bir şartla bağlantılı olmasıdır. Koca tasfiye sonucunda çıkan borcun tamamını ödeyebiliyorsa anne bakımından TMK m.241 sorumluluğu hiç doğmayacaktır. Koca borcun yalnızca bir kısmını karşılayabiliyorsa üçüncü kişinin sorumluluğu ancak kalan kısım yönünden tartışılacaktır.

Bu nedenle henüz tahsil durumu belli değilken ilk hükümde “Kocadan tahsil edilemezse anneden alınmasına” şeklinde koşullu bir ödeme hükmü kurulması da Yargıtay’ın benimsediği yöntem değildir.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 2019/3413 E., 2019/6158 K. sayılı kararında tercih edilen yöntem, üçüncü kişiye yönelik talebin ayrılması ve eşe karşı yürütülen mal rejimi davasının sonucu ile alacağın borçlu eşten tahsil edilebilirliğinin beklenmesidir.

Dolayısıyla üçüncü kişinin davada taraf olması ile üçüncü kişinin borçtan sorumlu olması birbirinden ayrılmalıdır. Üçüncü kişi daha başlangıçta dosyada yer alabilir; ancak bu durum onun katılma alacağının müteselsil borçlusu olduğu anlamına gelmez.

Üçüncü Kişiye Mal Rejimi Davasıyla Birlikte Baştan Dava Açılabilir mi?

TMK m.241’in lafzına bakıldığında üçüncü kişiye karşı talebin ancak mal rejiminin tasfiyesi tamamlandıktan, katılma alacağı belirlendikten ve borçlu eşin malvarlığının bu alacağı karşılamadığı ortaya çıktıktan sonra ileri sürülmesi gerektiği düşünülebilir.

Teorik olarak bu sıralama anlaşılabilir görünmektedir. Önce katılma alacağı belirlenir, sonra borçlu eşten tahsil denenir, tahsil mümkün olmazsa üçüncü kişiye gidilir.

Ancak uygulamada böyle bir yol ciddi bir süre problemi yaratabilir. Çünkü TMK m.241 üçüncü kişiye karşı dava hakkını ayrıca hak düşürücü sürelere bağlamıştır. Boşanma davasının, ardından mal rejimi davasının ve daha sonra icra sürecinin yıllarca devam ettiği düşünüldüğünde, bütün süreçlerin tamamen bitmesinin beklenmesi üçüncü kişiye karşı dava hakkının süre nedeniyle kaybedilmesine yol açabilir.

Yargıtay bu nedenle üçüncü kişiye karşı talebin henüz borçlu eşten tahsil imkânı kesinleşmeden ileri sürülmesini her durumda erken açılmış dava sayarak doğrudan reddetmemektedir.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 19.06.2019 tarihli, 2019/3413 E., 2019/6158 K. sayılı kararında, mal rejiminin tarafı olan eş ile karşılıksız kazandırmadan yararlanan üçüncü kişiye aynı davada husumet yöneltilmesi hâlinde, üçüncü kişiye ilişkin talebin HMK m.167 uyarınca tefrik edilmesi, ayrı bir esasa kaydedilmesi ve eş hakkında yürütülen mal rejimi davasının sonucu ile katılma alacağının borçlu eşten tahsil edilip edilemeyeceğinin HMK m.165 kapsamında bekletici mesele yapılması gerektiği kabul edilmiştir.

Bu çözümün sebebi, TMK m.241’in yapısında bulunan iki farklı gerekliliğin birbiriyle uzlaştırılmasıdır.

Bir taraftan üçüncü kişinin sorumluluğu tali niteliktedir. Dolayısıyla üçüncü kişi, daha borçlu eşin katılma alacağını karşılayıp karşılayamayacağı bilinmeden ödeme yükümlülüğü altına sokulmamalıdır.

Diğer taraftan üçüncü kişiye karşı dava hakkının kullanılması için kısa süreler bulunmaktadır. Alacaklı eşin bütün tasfiye ve tahsil sürecinin bitmesini beklemesi durumunda hakkı henüz maddi anlamda belirlenirken dava hakkı süre nedeniyle sona erebilir.

Yargıtay’ın tefrik ve bekletici mesele yaklaşımı bu iki sorunu birlikte çözmeye yöneliktir. Üçüncü kişiye yönelik talep süresinde ileri sürülebilir; fakat üçüncü kişi hakkında hemen ödeme hükmü kurulmaz. Onun sorumlu olup olmayacağı, eşler arasındaki mal rejimi tasfiyesinin ve borçlu eşten tahsil durumunun sonucuna göre belirlenir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 24.10.2024 tarihli, 2024/3162 E., 2024/7885 K. sayılı kararında da bu yaklaşım sürdürülmüştür. Doğrudan kayınpeder adına tescil edilmiş taşınmaza ilişkin uyuşmazlıkta üçüncü kişi hakkındaki davanın yalnızca “mal rejiminin tarafı değildir” gerekçesiyle reddedilmesi doğru bulunmamış; üçüncü kişiye ilişkin talebin ayrılması ve eşe karşı yürütülen mal rejimi davasının sonucu ile tahsil durumunun beklenmesi gerektiği kabul edilmiştir.

Bu karar, özellikle yazımızdaki gibi malın daha ilk edinim sırasında anne veya baba adına alınmış olduğu dosyalarda önemlidir. Mal rejiminin tarafı olmayan üçüncü kişinin davaya dahil edilmiş olması tek başına husumet yokluğu nedeniyle davanın sona erdirilmesini gerektirmez. İleri sürülen talebin gerçekten TMK m.241 kapsamında olup olmadığına ve üçüncü kişinin kazandırmadan yararlanıp yararlanmadığına göre değerlendirme yapılmalıdır.

Dolayısıyla “Üçüncü kişiye dava ancak eşten bütün tahsil yolları tüketildikten sonra açılabilir.” şeklindeki kesin bir yaklaşım güvenli değildir. Üçüncü kişiye karşı dava daha erken aşamada açılabilir; ancak bu, üçüncü kişinin o anda borçlu hâle geldiği anlamına gelmez.

Üçüncü Kişiye Karşı Açılan Dava Tefrik Edilirse Hangi Sürecin Sonucu Beklenir?

Üçüncü kişiye yönelik talebin tefrik edilmesi, üçüncü kişi hakkındaki davanın eşler arasındaki mal rejimi uyuşmazlığından tamamen bağımsız hâle geldiği anlamına gelmez. Usulen iki ayrı dosya meydana gelir; ancak üçüncü kişinin sorumluluğu maddi hukuk bakımından mal rejiminin tasfiyesinde ortaya çıkacak sonuçlara bağlı olmaya devam eder.

Bu nedenle tefrik edilen üçüncü kişi davasında mahkemenin ilk yapacağı şey kayınvalide veya kayınpeder hakkında hemen bir ödeme kararı vermek değildir.

Öncelikle eşler arasındaki mal rejiminin tasfiyesi sonuçlanmalıdır. Bu yargılamada üçüncü kişi lehine yapılan kazandırmanın TMK m.229 kapsamında olup olmadığı, hangi değerin tasfiyeye ekleneceği, edinilmiş malların ve borçların miktarı ve sonuçta davacı eş lehine ne kadar katılma alacağı doğduğu belirlenir.

Ancak katılma alacağının belirlenmesi de üçüncü kişinin sorumluluğunun doğması için tek başına yeterli değildir.

TMK m.241 uyarınca ayrıca borçlu eşin malvarlığının veya terekesinin bu katılma alacağını karşılamaya yetmediğinin ortaya çıkması gerekir. Çünkü üçüncü kişi yalnızca karşılanamayan kısım bakımından sorumludur.

Örneğin tasfiye sonucunda kadın lehine 4.000.000 TL katılma alacağı belirlenmiş olsun. Kocanın malvarlığından bu miktarın tamamı tahsil edilebiliyorsa anne veya baba bakımından TMK m.241 kapsamında ödeme yükümlülüğü doğmaz.

Kocadan yalnızca 3.000.000 TL tahsil edilebiliyorsa, diğer şartların da bulunması kaydıyla üçüncü kişinin sorumluluğu kalan 1.000.000 TL bakımından değerlendirilebilir.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 26.02.2019 tarihli, 2017/11052 E., 2019/2009 K. sayılı kararında borçlu eşin malvarlığının katılma alacağını karşılamaya yeterli olup olmadığının, tasfiye ve tahsil sürecinin sonucunda ortaya çıkabileceğine dikkat çekilmiştir. Bu nedenle üçüncü kişinin henüz eksiklik şartı belirlenmeden tasfiye borcundan doğrudan sorumlu tutulması doğru bulunmamış; üçüncü kişi yönünden talebin ayrılması gerektiği kabul edilmiştir.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 2019/3413 E., 2019/6158 K. sayılı kararında da üçüncü kişiye yapılan kazandırmanın TMK m.229 kapsamında değerlendirilmesi ile üçüncü kişinin TMK m.241 uyarınca ödeme yapmak zorunda kalmasının ayrı aşamalar olduğu belirtilmiş ve tefrik edilen davada tasfiye ile tahsil durumunun beklenmesi gerektiği kabul edilmiştir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 2024/3162 E., 2024/7885 K. sayılı kararında da aynı usulî yaklaşım güncel olarak sürdürülmüştür. Kayınpeder yönünden davanın doğrudan reddedilmesi yerine talebin ayrılması ve eşler arasındaki mal rejimi uyuşmazlığının sonucunun beklenmesi gerektiği belirtilmiştir.

Burada bekletici mesele yapılacak hususu yalnızca “mal rejimi davası sonuçlandı mı?” şeklinde dar anlamamak gerekir. Üçüncü kişinin sorumluluğunun miktarı bakımından asıl önemli olan, davacı eşin ne kadar katılma alacağı bulunduğunun ve bu alacağın borçlu eşten hangi ölçüde karşılanabildiğinin ortaya çıkmasıdır.

Bu nedenle tefrik edilen dava şeklen ayrı bir dosya hâline gelse de mal rejimi davasının sonucuyla bağlantısını korur.

Önce üçüncü kişiye yapılan kazandırmanın tasfiyedeki hukuki niteliği ve katılma alacağı belirlenir. Ardından borçlu eşin bu alacağı karşılayıp karşılayamayacağı ortaya çıkar. Ancak bundan sonra üçüncü kişinin TMK m.241 kapsamında ödeme yapmak zorunda olup olmadığı ve sorumluluğunun ne kadar olduğu hakkında karar verilebilir.

Böylece TMK m.241’in temel sistemi korunmuş olur: Üçüncü kişi, borçlu eşin yerine geçen ikinci bir asli borçlu değildir. Katılma alacağının borçlu eşten karşılanamayan kısmı bulunduğu takdirde ve kendisi de eklenecek değere konu karşılıksız kazandırmadan yararlanmışsa sorumluluğu gündeme gelir.

Bu noktadan sonra önem kazanan mesele, üçüncü kişiye yapılan kazandırmanın ilk mal rejimi davasında nasıl tartışılacağı, davanın bu kişiye ihbar edilmesinin ne sonuç doğuracağı ve TMK m.241’deki bir ve beş yıllık hak düşürücü sürelerin uzun süren boşanma ve mal rejimi davaları içinde nasıl korunacağıdır.

Mal Rejimi Davasının Üçüncü Kişiye İhbar Edilmesi Neden Önemlidir?

Eşin anne, baba veya başka bir üçüncü kişi lehine yaptığı kazandırmanın TMK m.229 kapsamında tasfiye hesabına eklenmesi isteniyorsa, üçüncü kişinin ilk mal rejimi davasından haberdar edilmesi ileride açılabilecek TMK m.241 davası bakımından önemli sonuçlar doğurabilir.

TMK m.229’un son cümlesinde, kazandırma veya devirle ilgili uyuşmazlıkta verilen kararın, davanın kendisine ihbar edilmiş olması koşuluyla kazandırmadan yararlanan üçüncü kişiye karşı da ileri sürülebileceği düzenlenmiştir.

Bu hükmün önemi özellikle şu örnekte ortaya çıkar: Koca evlilik içinde elde ettiği çalışma gelirinden 6.000.000 TL ödeyerek annesi adına taşınmaz satın almış olsun. Kadın mal rejiminin tasfiyesi davasında bu ödemenin TMK m.229 kapsamında eklenecek değer olduğunu ileri sürüyor. Anne ise davanın tarafı değil.

Mahkemenin bu uyuşmazlığı çözerken satın alma bedelinin kim tarafından ödendiğini, annenin herhangi bir karşılık verip vermediğini, ödemenin borç veya başka bir hukuki ilişkiye dayanıp dayanmadığını ve sonuç olarak kazandırmanın TMK m.229 kapsamına girip girmediğini incelemesi gerekir.

Eğer bu dava anneye ihbar edilmişse, anne de daha ilk yargılamada “Taşınmazın parasının bir kısmını ben ödedim.”, “Oğlumdan aldığım para bağış değildi, borçtu.” veya “TMK m.229 koşulları bulunmuyor.” şeklindeki savunmalarını ileri sürebilir.

Buna karşılık yargılama sonunda kazandırmanın TMK m.229 kapsamında olduğuna karar verilirse, kanunun öngördüğü şartlar çerçevesinde bu karar daha sonra anneye karşı açılabilecek TMK m.241 davasında da ileri sürülebilir.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 26.02.2019 tarihli, 2017/11052 E., 2019/2009 K. sayılı kararında da ihbarın bu işlevi üzerinde durulmuştur. Daire, mal rejimi davasının üçüncü kişiye ihbar edilmiş olması hâlinde, daha sonra TMK m.241 kapsamında üçüncü kişiye başvurulduğunda kazandırmanın TMK m.229 kapsamında bulunup bulunmadığı meselesinin yeniden baştan tartışılmasının gerekmediği yönünde değerlendirme yapmıştır.

Bu nedenle ihbar yalnızca üçüncü kişiye “Böyle bir dava var.” şeklinde bilgi verilmesinden ibaret değildir. Üçüncü kişiye kazandırmanın hukuki niteliğinin tartışıldığı ilk yargılamaya katılma imkânı sağlanırken, bu yargılamada verilen kararın ileride aynı üçüncü kişiye karşı kullanılabilmesinin de önü açılmaktadır.

Ancak ihbarın ne sonuç doğurmadığını da belirtmek gerekir.

Mal rejimi davasının üçüncü kişiye ihbar edilmesi, anne veya babayı o anda katılma alacağının borçlusu hâline getirmez. İhbar yapıldığı için üçüncü kişi hakkında doğrudan ödeme kararı verilemez. Katılma alacağının asıl borçlusu yine mal rejiminin tarafı olan eştir. Üçüncü kişinin ödeme sorumluluğunun doğabilmesi için daha sonra TMK m.241’deki koşulların, özellikle de katılma alacağının borçlu eşin malvarlığından karşılanamaması şartının gerçekleşmesi gerekir.

Dolayısıyla ihbarın temel işlevi tahsil sağlamak değil, TMK m.229 kapsamındaki kazandırmanın hukuki niteliğine ilişkin ilk kararın daha sonra üçüncü kişiye karşı da ileri sürülebilmesini sağlamaktır.

Mal Rejimi Davası Üçüncü Kişiye İhbar Edilmemişse Ne Olur?

İlk mal rejimi davasının üçüncü kişiye ihbar edilmemiş olması, daha sonra TMK m.241 uyarınca bu kişiye karşı dava açılamayacağı anlamına gelmez.

İhbar, TMK m.241 davasının kurucu şartı değildir. Bu nedenle “İlk davada kayınvalideye ihbar yapılmadı, artık ona hiçbir şekilde dava açılamaz.” şeklinde bir sonuç çıkarılamaz.

Ancak ihbar yapılmamışsa ilk davada verilen kararın üçüncü kişi bakımından taşıdığı hukuki etki farklılaşır.

Örneğin kadın ile kocası arasındaki mal rejimi davasında, kocanın 6.000.000 TL ödeyerek annesi adına taşınmaz aldığı ve bu kazandırmanın TMK m.229 kapsamında tasfiye hesabına eklenmesi gerektiği kabul edilmiş olsun. Kayınvalide bu davadan hiç haberdar edilmemişse, daha sonra kendisine karşı açılan TMK m.241 davasında “Taşınmazın parasının yarısını ben verdim.”, “Oğlumdan aldığım para borçtu.” veya “Bana karşılıksız bir kazandırma yapılmadı.” şeklindeki savunmalarını ileri sürebilir.

Bu durumda ilk davada eşler arasında karara bağlanmış bazı meselelerin üçüncü kişinin savunmaları nedeniyle yeniden incelenmesi gerekebilir.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 2017/11052 E., 2019/2009 K. sayılı kararının ihbara verdiği önem de buradan kaynaklanmaktadır. İlk dava üçüncü kişiye ihbar edildiğinde, TMK m.229 kapsamındaki kazandırmanın niteliğinin sonraki davada yeniden araştırılması ihtiyacı önemli ölçüde azalırken; ihbar yapılmadığında üçüncü kişinin kendi savunmalarını ortaya koyabilmesi gerekir.

İhbarın yapılmaması özellikle delillerin zaman içerisinde kaybolduğu dosyalarda ciddi bir pratik sorun yaratabilir. Mal rejimi davası ile üçüncü kişiye karşı açılan dava arasında uzun yıllar geçmişse banka kayıtlarına, satıcı belgelerine, aile içindeki para hareketlerine veya tanıklara yeniden ulaşmak daha güç hâle gelebilir.

Bu nedenle üçüncü kişi ve ona yapılan kazandırma daha ilk mal rejimi davası sırasında biliniyorsa, ileride TMK m.241’e başvurulması ihtimali de bulunuyorsa davanın üçüncü kişiye ihbar edilmesi önemli bir usul güvencesidir.

Fakat burada başka bir noktaya dikkat edilmelidir: Yalnızca ihbar yapmak, TMK m.241’deki dava açma sürelerini korumaz. İhbar ile üçüncü kişiye karşı dava açılması aynı hukuki işlem değildir. Özellikle hak düşürücü süre bakımından risk varsa, sadece ilk davanın ihbar edilmiş olmasına güvenilmemelidir.

TMK m.241’deki Bir ve Beş Yıllık Hak Düşürücü Süreler Ne Zaman Başlar?

TMK m.241 bakımından uygulamada en fazla dikkat edilmesi gereken konulardan biri, üçüncü kişiye karşı dava hakkının kısa hak düşürücü sürelere bağlanmış olmasıdır.

Kanuna göre dava hakkı, alacaklı eşin veya mirasçılarının haklarının zedelendiğini öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her hâlde mal rejiminin sona ermesinden itibaren beş yıl geçmekle düşer.

Buradaki bir yıllık süreyi, daha önce açıkladığımız TMK m.229’daki bir yıllık dönemle karıştırmamak gerekir.

TMK m.229’daki bir yıl, hangi karşılıksız kazandırmaların tasfiye hesabına ekleneceğini belirleyen maddi hukuk ölçüsüdür. TMK m.241’deki bir yıl ise kazandırmadan yararlanan üçüncü kişiye karşı dava hakkının kullanılmasına ilişkin hak düşürücü süredir.

İki sürenin hukuki işlevi tamamen farklıdır.

Sorun özellikle boşanma davalarının yıllarca sürdüğü durumlarda ortaya çıkar. Çünkü boşanma hâlinde mal rejiminin sona erme tarihi, boşanma kararının kesinleştiği tarih değildir.

TMK m.225/2 uyarınca boşanmaya karar verilmesi hâlinde mal rejimi, boşanma davasının açıldığı tarihten geçerli olmak üzere sona erer.

Örneğin boşanma davası 1 Ağustos 2026 tarihinde açılmış, ancak dava 2030 yılında kesinleşmiş olsun. Boşanmaya karar verilmesi hâlinde mal rejiminin sona erme tarihi 2030 değil, 1 Ağustos 2026 olacaktır.

TMK m.241’in “her hâlde mal rejiminin sona ermesinden itibaren beş yıl” şeklindeki düzenlemesi bu nedenle ciddi önem taşır.

Boşanma davasının yıllarca devam etmesi, ardından mal rejimi davasında banka kayıtları, tapu kayıtları, bilirkişi raporları ve kanun yolları nedeniyle ayrıca yıllar geçmesi mümkündür. Bu durumda alacaklı eşin:

“Önce boşanma tamamen kesinleşsin, sonra mal rejimi davasını açayım, o da kesinleşsin, ardından eşe icra takibi yapayım, hiçbir şey tahsil edemezsem en son kayınvalideye dava açarım.”

şeklinde hareket etmesi her zaman güvenli değildir.

Çünkü bütün bu süreç tamamlandığında TMK m.241’deki beş yıllık üst süre çoktan geçmiş olabilir.

Mal rejiminin tasfiyesi davası bakımından da burada önemli bir ayrım vardır. Tasfiye davasının boşanma davası devam ederken açılmış olması, sırf boşanma henüz kesinleşmediği için davanın doğrudan reddedilmesini gerektirmez. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 20.11.2024 tarihli, 2024/1259 E., 2024/8910 K. sayılı kararında da mal rejimi davası boşanma davası devam ederken açılmışsa, boşanma uyuşmazlığının sonucunun bekletici mesele yapılması gerektiği kabul edilmiştir.

Başka bir ifadeyle mal rejimi davasının açılması ile tasfiye hakkında nihai hüküm kurulabilmesi birbirinden ayrılmalıdır. Boşanma devam ederken tasfiye davası açılabilir; ancak boşanma davasının sonucu mal rejimi uyuşmazlığında beklenir.

Bu imkân TMK m.241’deki süre problemi bakımından da önemlidir. Özellikle üçüncü kişiye yapılan kazandırmanın daha boşanma davası sırasında bilindiği durumlarda, yıllarca boşanmanın kesinleşmesini bekleyerek hiçbir işlem yapmamak ciddi hak kaybı riski yaratabilir.

TMK m.241’deki Bir Yıllık Süre Hangi Tarihte Başlar?

TMK m.241, bir yıllık süreyi doğrudan “üçüncü kişiye yapılan kazandırmanın öğrenildiği tarih” olarak düzenlememiştir. Kanundaki ifade, alacaklı eşin haklarının zedelendiğini öğrendiği tarihtir.

Bu ayrım önemlidir.

Çünkü üçüncü kişinin TMK m.241 kapsamındaki sorumluluğu, yalnızca kazandırmanın yapılmış olmasına değil, borçlu eşin malvarlığının katılma alacağını karşılamamasına da bağlıdır. Bu nedenle hakların hangi tarihte zedelendiğinin öğrenildiği her somut olayda ayrıca tartışılabilir.

Örneğin kadın boşanma davası açılırken kocasının iki yıl önce annesi adına 8.000.000 TL değerinde ev aldığını öğrenmiş olabilir. Fakat o aşamada katılma alacağının miktarı henüz belli değildir ve kocanın kalan malvarlığının bu alacağı karşılayıp karşılamayacağı da kesin olarak bilinmeyebilir.

Bu durum bir yıllık sürenin başlangıcını her dosyada yalnızca taşınmazın veya kazandırmanın öğrenildiği güne eşitlemenin doğru olmadığını gösterir.

Bununla birlikte, “Katılma alacağımın kesin miktarını yıllar sonra öğrendim, o hâlde bir yıllık süre de ancak o zaman başlar.” düşüncesine güvenilerek bütün işlemlerin yıllarca ertelenmesi de güvenli değildir.

Özellikle üçüncü kişiye yapılan kazandırma ve borçlu eşin malvarlığındaki yetersizlik riski erken dönemde biliniyorsa, hak düşürücü süre bakımından ihtiyatlı hareket edilmesi gerekir.

Burada Yargıtay’ın üçüncü kişiye karşı açılan davalarda benimsediği tefrik ve bekletici mesele yöntemi uygulamada önemli bir çözüm sağlamaktadır. Üçüncü kişiye yönelik dava süresi içinde açılabilir; ancak katılma alacağının kesin miktarı ve borçlu eşten ne kadar tahsil edilebildiği belli olana kadar üçüncü kişi hakkındaki dava bekletilebilir.

Bu sayede dava hakkı süre nedeniyle kaybedilmezken, üçüncü kişi henüz koşulları oluşmadan ödeme yapmakla da yükümlü tutulmaz.

Eş Katılma Alacağını Sonradan Öderse Üçüncü Kişiye Karşı Açılan Dava Ne Olur?

TMK m.241 kapsamında üçüncü kişiye karşı talepte bulunulmasının temel koşulu, katılma alacağının borçlu eşin malvarlığından karşılanamamasıdır.

Bu nedenle borçlu eş katılma alacağının tamamını öderse, üçüncü kişiden ayrıca aynı alacağın tahsil edilmesi mümkün değildir.

Örneğin mal rejimi tasfiyesi sonucunda kadın lehine 3.000.000 TL katılma alacağı belirlenmiş ve kocanın malvarlığının bunu karşılamadığı düşüncesiyle kayınvalideye karşı TMK m.241 davası açılmış olsun.

Koca katılma alacağının tamamını öderse artık kadının eksik kalan bir katılma alacağı bulunmaz. Kayınvalidenin geçmişte karşılıksız kazandırmadan yararlanmış olması, tek başına ayrıca ödeme yapmasını gerektirmez.

Çünkü TMK m.241 üçüncü kişiye bağımsız bir ceza veya tazminat yüklememektedir. Üçüncü kişinin sorumluluğu, borçlu eşten karşılanamayan katılma alacağının varlığına bağlıdır.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 16.01.2025 tarihli, 2024/3551 E., 2025/407 K. sayılı kararında bu husus açık biçimde ele alınmıştır. Daire, üçüncü kişiye karşı TMK m.241 kapsamında talepte bulunulabilmesi için borçlu eşin malvarlığının katılma alacağını karşılamamasının gerekli olduğunu; somut olayda eksik kalan katılma alacağı bulunmadığı için üçüncü kişiye karşı davanın ön koşul yokluğu nedeniyle reddedilmesi gerektiğini kabul etmiştir.

Ancak bu karar aktarılırken önemli bir noktaya dikkat edilmelidir.

Kararın yayımlanan içeriğinden, borçlu eşin katılma alacağını üçüncü kişiye karşı dava açılmadan önce mi yoksa dava devam ederken mi ödediği kesin biçimde çıkarılamamaktadır. Bu nedenle kararı “Üçüncü kişiye dava açıldıktan sonra koca ödeme yaptı ve dava reddedildi.” şeklinde kesin bir kronolojiyle aktarmak doğru olmaz.

Kararın açık biçimde gösterdiği sonuç şudur: Mahkemenin karar vereceği aşamada borçlu eşten karşılanamayan bir katılma alacağı yoksa, TMK m.241 kapsamında üçüncü kişiden istenebilecek eksik bir miktar da bulunmaz.

Kısmi ödeme yapılmışsa durum farklıdır.

Örneğin katılma alacağı 4.000.000 TL iken koca 1.500.000 TL ödemişse, diğer koşulların da bulunması hâlinde üçüncü kişinin sorumluluğu kalan 2.500.000 TL bakımından değerlendirilebilir.

Dolayısıyla üçüncü kişinin sorumluluğu sabit bir miktar değildir. Borçlu eşten yapılan tahsilatlar arttıkça, TMK m.241 kapsamında üçüncü kişiden istenebilecek eksik tutar da buna göre azalır.

Eş Ödeme Yaparsa Üçüncü Kişi Davasında Davacı Aleyhine Karşı Vekâlet Ücreti Çıkar mı?

Çıkabilir. Ancak burada ödemenin ne zaman yapıldığı ve üçüncü kişiye karşı dava açıldığı tarihte TMK m.241 koşullarının bulunup bulunmadığı önemlidir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 2024/3551 E., 2025/407 K. sayılı kararında, eksik kalan katılma alacağı bulunmadığı için üçüncü kişiye karşı açılan davanın ön koşul yokluğu nedeniyle reddedilmesi gerektiği kabul edilmiş; bunun yanında davalı üçüncü kişi lehine vekâlet ücretine hükmedilmemiş olması da doğru bulunmamıştır.

Bu durumda, üçüncü kişiye karşı dava açıldığı tarihte TMK m.241’in koşulları zaten mevcut değilse ve borçlu eşin malvarlığı katılma alacağını karşılayabiliyorsa, davanın ön koşul yokluğu nedeniyle reddedilmesi ve üçüncü kişi lehine karşı vekâlet ücretinin gündeme gelmesi mümkündür.

Fakat farklı bir durum ayrıca ele alınmalıdır.

Üçüncü kişiye karşı dava açıldığı tarihte gerçekten tahsil edilemeyen bir katılma alacağı bulunuyor, borçlu eş ödeme yapmıyor ve davacının üçüncü kişiye yönelmesi o tarih itibarıyla haklı görünüyorken, borçlu eş dava açıldıktan sonra borcu tamamen öderse uyuşmazlığın hukuki niteliği değişebilir.

Bu durumda dava başlangıçtan itibaren dayanaksız olmayıp sonradan konusuz kalmış olabilir. Yargılama giderleri ve vekâlet ücretinin belirlenmesinde HMK m.331 uyarınca tarafların dava açıldığı tarihteki haklılık durumunun ayrıca değerlendirilmesi gerekir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 2020/5970 E., 2021/1499 K. sayılı kararında da sonradan konusuz kalan davalarda yargılama giderleri ve vekâlet ücreti bakımından tarafların dava tarihindeki haklılık durumunun değerlendirilmesi gerektiği kabul edilmiştir.

Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 2016/2370 E., 2016/6147 K. sayılı kararında da dava açıldıktan sonra gerçekleşen ödeme nedeniyle uyuşmazlığın konusuz kalması hâlinde, davacı dava tarihinde haklı ise davacı aleyhine karşı vekâlet ücretine hükmedilmesinin doğru olmadığı yönünde değerlendirme yapılmıştır.

Bu nedenle “Koca borcu ödediğinde üçüncü kişi davası reddedilir ve davacı mutlaka karşı vekâlet ücreti öder.” şeklinde genel bir kural kurulamaz.

Dava açıldığı tarihte TMK m.241’in ön koşulları hiç oluşmamışsa başka, dava açıldığı sırada koşullar mevcutken borçlu eş sonradan ödeme yapmışsa başka bir değerlendirme gerekir.

2024/3551 E., 2025/407 K. sayılı karar bakımından güvenli ifade şudur: Eksik kalan katılma alacağı bulunmadığında TMK m.241 davasının ön koşulu yoktur ve somut kararda üçüncü kişi lehine vekâlet ücretine hükmedilmesi gerektiği kabul edilmiştir. Ancak ödemenin dava açıldıktan sonra gerçekleştiği ve davacının dava tarihinde haklı olduğu farklı ihtimalde HMK m.331 çerçevesindeki dava tarihindeki haklılık değerlendirmesi ayrıca yapılmalıdır.

TMK m.241 Bakımından Hak Kaybı Yaşanmaması İçin Nasıl Bir Yol İzlenmelidir?

TMK m.241 uygulamasının güçlüğü, iki kuralın aynı anda geçerli olmasından kaynaklanır.

Bir yandan üçüncü kişinin sorumluluğu tali niteliktedir. Öncelikle eşler arasındaki mal rejimi tasfiye edilmeli, katılma alacağı belirlenmeli ve borçlu eşin bu alacağı ne ölçüde karşılayabileceği ortaya çıkmalıdır.

Diğer yandan üçüncü kişiye karşı dava hakkı bir ve beş yıllık hak düşürücü sürelerle sınırlandırılmıştır.

Bu nedenle “Üçüncü kişiye karşı ancak her şey bittikten sonra dava açılır.” şeklinde hareket edildiğinde süre kaybı yaşanabilir; “Üçüncü kişiyi hemen katılma alacağının tamamından sorumlu tutalım.” şeklindeki yaklaşım ise üçüncü kişinin tali sorumluluğu ile bağdaşmaz.

Yargıtay’ın tefrik ve bekletici mesele yaklaşımı bu iki ihtiyacı birlikte karşılamaktadır.

Örneğin kadın boşanma davası açıldığında kocasının birkaç ay önce 8.000.000 TL ödeyerek annesi adına ev aldığını biliyor olsun. Bu durumda kazandırmanın TMK m.229 kapsamında eklenecek değer olduğu iddiasının daha mal rejimi davasında açıkça ileri sürülmesi gerekir.

Üçüncü kişinin kim olduğu ve kazandırmanın niteliği biliniyorsa ilk mal rejimi davasının üçüncü kişiye ihbar edilmesi de ileride önemli bir avantaj sağlayabilir. Böylece kazandırmanın karşılıksız olup olmadığı, paranın kaynağı ve TMK m.229 koşulları ilk yargılamada üçüncü kişinin de savunma imkânına sahip olduğu bir ortamda tartışılır.

Fakat yalnızca ihbarla yetinilmemelidir.

TMK m.241’deki hak düşürücü süre bakımından risk varsa, üçüncü kişiye yönelik talebin de süresi içinde ileri sürülmesi gerekebilir. Üçüncü kişi hakkındaki dava daha sonra tefrik edilerek eşler arasındaki mal rejiminin tasfiyesinin ve borçlu eşten tahsil durumunun sonucu beklenebilir.

Bu yaklaşımda üçüncü kişiye dava açılmış olması, onun hemen borçlu kabul edilmesi anlamına gelmez.

Örneğin yıllar süren yargılama sonunda kadın lehine 3.000.000 TL katılma alacağı belirlenir ve kocanın bu tutarın tamamını ödediği ortaya çıkarsa üçüncü kişi hakkında TMK m.241 kapsamında ödeme hükmü kurulmaz.

Koca yalnızca 2.000.000 TL ödeyebiliyorsa, diğer şartlar da mevcutsa üçüncü kişinin sorumluluğu kalan 1.000.000 TL üzerinden değerlendirilir.

Bu nedenle TMK m.241 bakımından dosyanın başında yapılması gereken en önemli işlerden biri üçüncü kişiye yönelik kazandırmanın maddi olay olarak açıkça ortaya konulmasıdır. Hangi tarihte ne kadar para çıkmıştır? Para doğrudan üçüncü kişiye mi yoksa satıcıya mı ödenmiştir? Üçüncü kişinin karşılığı var mıdır? Kazandırma TMK m.229 kapsamında mıdır? Üçüncü kişi kimdir? Bütün bunların daha ilk aşamada somutlaştırılması gerekir.

Ardından üçüncü kişinin ilk davaya ihbar edilmesi ve hak düşürücü süre bakımından ayrıca dava açma gerekliliğinin değerlendirilmesi gerekir.

Bu nedenle TMK m.241 bakımından güvenli yaklaşım, yıllarca hiçbir işlem yapmadan tasfiye ve icra sürecinin tamamen sonuçlanmasını beklemek değildir. Aynı şekilde üçüncü kişiyi başlangıçtan itibaren borçlu eşle birlikte müteselsil borçlu kabul etmek de doğru değildir.

Doğru hukuki sıra; kazandırmayı TMK m.229 kapsamında tasfiye davasında ortaya koymak, üçüncü kişinin savunma hakkını ihbar veya dava yoluyla korumak, TMK m.241’deki süreleri kaçırmamak ve üçüncü kişinin nihai sorumluluğunu katılma alacağının miktarı ile borçlu eşten tahsil edilemeyen kısım ortaya çıktıktan sonra belirlemektir.

Ancak bütün bu bölümde üçüncü kişiye yöneltilen talep hâlâ esas itibarıyla parasal bir taleptir. TMK m.241, anne veya baba adına kayıtlı taşınmazın tapusunu kendiliğinden iptal eden bir hüküm değildir.

Üçüncü kişi adına bulunan tapunun iptal edilip edilemeyeceği ise artık mal rejiminin tasfiyesinden farklı bir soruyu gündeme getirir. Bunun için muvazaa, inançlı işlem veya mülkiyetin devrini gerektiren başka bir hukuki sebebin bulunup bulunmadığının ayrıca incelenmesi gerekir.

Üçüncü Kişi Adına Kayıtlı Taşınmazın Tapusu İptal Edilebilir mi?

Evlilik devam ederken eşlerden birinin çalışma gelirini veya başka bir edinilmiş malını kullanarak taşınmaz satın alması, ancak taşınmazın daha ilk edinim sırasında anne, baba ya da başka bir üçüncü kişi adına tescil edilmesi hâlinde, satın alma bedelinin eş tarafından karşılanmış olması tapu kaydını kendiliğinden geçersiz hâle getirmez.

Burada satın alma bedelinin kaynağı ile taşınmaz mülkiyetinin kime ait olduğu birbirinden ayrılmalıdır. Örneğin taşınmaz bedelinin tamamı eşin hesabından satıcıya gönderilmiş olsa bile satış işlemi sırasında mülkiyet doğrudan üçüncü kişiye geçirilmişse, taşınmaz hiçbir aşamada ödeme yapan eşin mülkiyetine girmemiştir. Bu nedenle diğer eş de yalnızca kullanılan paranın edinilmiş mal niteliğinde olduğuna dayanarak üçüncü kişi adına kayıtlı taşınmazın yarısının kendi adına tescilini isteyemez.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 2020/3924 E., 2021/6915 K. sayılı kararında da taşınmazın satın alma bedelinin tamamen veya kısmen davacı tarafından karşılanmasının tek başına tapu iptali ve tescil talep etme hakkı doğurmadığı kabul edilmiştir. Satın alma bedelini ödeyen kişinin taşınmazın mülkiyetini isteyebilmesi için, ödeme olgusunun yanında mülkiyetin kendisine geçirilmesini gerektiren ayrıca bir hukuki sebebin bulunması gerekir.

Mal rejimi hükümleri de tek başına bu hukuki sebebi oluşturmaz. Eşin edinilmiş malvarlığından üçüncü kişi lehine çıkarılan ekonomik değer TMK m.229 kapsamında tasfiye hesabına eklenebilir. Tasfiye sonunda doğan katılma alacağı borçlu eşten karşılanamazsa TMK m.241 kapsamında üçüncü kişiye parasal talep yöneltilmesi mümkün olabilir. Ancak bu iki hüküm de üçüncü kişi adına bulunan tapu kaydını kendiliğinden hükümsüz hâle getirmez.

Bu nedenle taşınmazın tapusuna müdahale edilmek isteniyorsa, mal rejiminden doğan parasal hakkın yanında mülkiyet ilişkisini etkileyen bağımsız bir hukuki sebebin de bulunması gerekir. Somut olayın özelliklerine göre bu sebep muvazaa, inançlı işlem, nam-ı müstear ilişkisi veya tapu kaydının yolsuzluğunu doğuran başka bir hukuki durum olabilir.

Kısacası satın alma bedelinin eş tarafından karşılanması mal rejimi bakımından son derece önemli bir olgudur; fakat bedeli ödemek ile taşınmazın maliki olmak aynı şey değildir.

Eşin Parasıyla Alınan Taşınmazın Üçüncü Kişi Adına Tescili Her Zaman Muvazaalı Sayılır mı?

Eşin parasının kullanılması ve taşınmazın anne, baba veya başka bir üçüncü kişi adına tescil edilmesi, işlemin diğer eşin mal rejiminden doğabilecek hakkını azaltmış olması hâlinde dahi, tek başına TBK m.19 anlamında muvazaa bulunduğunu göstermez.

Muvazaa ile mal kaçırma amacı birbirine yakın görünse de aynı hukuki kavram değildir. Bir eş, diğer eşin ileride doğacak katılma alacağını azaltmak amacıyla tamamen geçerli bir karşılıksız kazandırmada bulunabilir. Böyle bir işlem TMK m.229 bakımından sonuç doğurabilir; ancak sırf diğer eşin ekonomik hakkını azaltmış olması nedeniyle muvazaalı hâle gelmez.

Muvazaada görünürde yapılan işlem ile tarafların gerçek ve ortak iradesi arasında bilinçli bir farklılık bulunur. Taraflar dış dünyaya belirli bir hukuki işlem gerçekleştirmiş görünürken, gerçekte o işlemin doğuracağı sonucu istememektedir veya görünürdeki işlemin arkasında farklı bir hukuki ilişki bulunmaktadır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 25.02.2020 tarihli, 2017/1505 E., 2020/204 K. sayılı kararında da muvazaanın belirlenmesinde tarafların görünürdeki beyanlarından ziyade gerçek ve ortak iradelerinin esas olduğu vurgulanmıştır. Hukuk Genel Kurulu aynı kararda muvazaa ile tasarrufun iptali kurumlarının da hukuki yapı ve sonuç bakımından birbirinden farklı olduğunu belirtmiştir.

Taşınmazın daha ilk satın alma sırasında doğrudan üçüncü kişi adına tescil edildiği olaylarda bu ayrım daha da önem kazanır. Satın alma bedelini eş ödemiş, satıcı ise taşınmazı doğrudan eşin babasına devretmişse, ortada eşin kendi taşınmazını sonradan babasına devrettiği bir işlem bulunmamaktadır. Bu nedenle klasik anlamda muvazaalı taşınmaz devrinden söz edebilmek için öncelikle hangi hukuki işlemin tarafların gerçek iradesini yansıtmadığı ortaya konulmalıdır.

Üçüncü kişinin gerçekten malik olması amaçlanmış ve eş yalnızca satın alma bedelini karşılıksız olarak onun lehine ödemişse tapudaki malik ile tarafların gerçek iradesindeki malik aynıdır. Bu durumda teknik anlamda muvazaa bulunmayabilir; buna karşılık edinilmiş malvarlığından çıkan ekonomik değerin TMK m.229 kapsamında değerlendirilmesi gerekebilir.

Taşınmazın gerçekte ödeme yapan eş için edinildiği, üçüncü kişinin ise yalnızca geçici veya görünürde malik olarak kullanıldığı ileri sürülüyorsa hukuki değerlendirme farklılaşır. Bu durumda inançlı işlem veya nam-ı müstear ilişkisi gündeme gelebilir.

Bu nedenle katılma alacağını azaltma amacı bulunması tek başına muvazaa anlamına gelmez. Muvazaadan söz edilebilmesi için görünürdeki hukuki durum ile tarafların gerçek ortak iradesi arasındaki farklılığın ayrıca ortaya konulması gerekir.

Eş Taşınmazı Önce Kendi Adına Edinip Daha Sonra Anne veya Babasına Devrettiyse Hukuki Durum Değişir mi?

Taşınmazın önce eşin adına tescil edilmesi ve daha sonra anne, baba veya başka bir üçüncü kişiye devredilmesi, taşınmazın baştan üçüncü kişi adına alınmasından hukuken farklıdır.

İlk durumda eş bir dönem taşınmazın malikidir. Daha sonra kendi malvarlığındaki taşınmazı üçüncü kişiye devreden somut bir hukuki işlem bulunmaktadır. Satış görünümü altında gerçekleştirilen bu devrin gerçek bir satış olup olmadığı, satış bedelinin gerçekten ödenip ödenmediği ve tarafların gerçek iradesinin mülkiyeti üçüncü kişiye geçirmek olup olmadığı doğrudan araştırılabilir.

Özellikle boşanma veya mal rejimi uyuşmazlığının gündeme geldiği dönemde taşınmazın yakın akrabaya devredilmesi, tapuda satış gösterildiği hâlde gerçek bir bedel ödenmemesi ve devreden eşin taşınmazı eskisi gibi kullanmaya devam etmesi hâlinde TBK m.19 anlamında muvazaa iddiası daha belirgin biçimde gündeme gelebilir.

Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 15.11.2016 tarihli, 2016/11465 E., 2016/10515 K. sayılı kararında da davacı eş, devam eden boşanma, nafaka, tazminat ve katkı payı uyuşmazlıklarından doğabilecek alacaklarının tahsilini engellemek amacıyla diğer eşin kendi adına kayıtlı taşınmazı babasına devrettiğini ileri sürmüştür. Yargıtay, bu iddianın TBK m.19 kapsamındaki muvazaa hükümleri çerçevesinde incelenmesi gerektiğini kabul etmiş ve davacının dayandığı alacaklara ilişkin davaların sonucunun da dikkate alınması gerektiğini belirtmiştir.

Bu kararın mevcut konumuz açısından önemi, taşınmazın baştan üçüncü kişi adına alınmasıyla sonradan üçüncü kişiye devredilmesi arasındaki farkı göstermesidir. Taşınmaz önce eşin mülkiyetindeyse muvazaa iddiasının konusu doğrudan eş ile üçüncü kişi arasındaki devir işlemidir. Taşınmaz hiçbir zaman eş adına kayıtlı olmamışsa böyle bir devir zinciri bulunmadığından önce satın alma bedelinin neden ödendiği ve üçüncü kişinin hangi hukuki sebeple malik olduğu belirlenmelidir.

Dolayısıyla aynı amaçla yapılmış gibi görünen iki işlem, farklı hukuki sebeplere ve farklı dava türlerine yol açabilir.

Mal Rejiminden Doğan Alacağın Korunması İçin TBK m.19’a Dayalı Muvazaa Davası Açılabilir mi?

Mal rejiminden doğan veya mal rejiminin tasfiyesi sonucunda doğması beklenen bir alacağın tahsilini engellemek amacıyla eşin malvarlığındaki değerin muvazaalı olarak üçüncü kişiye devredildiği ileri sürülüyorsa, somut olayın şartlarına göre TBK m.19’a dayalı dava gündeme gelebilir.

Burada diğer eşin taşınmaz üzerinde mülkiyet hakkı bulunduğunu ileri sürmesi gerekmez. Korunmak istenen hak çoğu zaman taşınmaz mülkiyeti değil, mal rejiminden doğan alacağın tahsil edilebilmesidir.

Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 2016/11465 E., 2016/10515 K. sayılı kararında da bu nokta dikkat çekmektedir. Davacının mal rejimi ve boşanma sürecinden doğabilecek alacaklarının varlığı ile üçüncü kişiye yapılan devir arasındaki ilişki birlikte değerlendirilmiş, korunması gereken alacağın bulunup bulunmadığının belirlenmesi gerektiği kabul edilmiştir.

Bu nedenle muvazaanın kanıtlanması diğer eşin taşınmazın yarısına veya tamamına otomatik olarak malik olması sonucunu doğurmaz. Alacaklı eşin hukuki yararı, muvazaalı devir nedeniyle tahsil imkânı dışına çıkarıldığı ileri sürülen taşınmaza alacağı oranında ulaşabilmek olabilir.

Nitekim Yargıtay’ın anılan kararında, koşulların oluşması hâlinde İİK m.283/1 hükmünün kıyasen uygulanması suretiyle tapu kaydının mutlaka davacı adına geçirilmesi yerine, alacak miktarıyla sınırlı olarak haciz ve satış isteme yetkisi verilmesi imkânı üzerinde durulmuştur.

Bu ayrım önemlidir. Katılma alacağı davasında hangi miktarda alacak doğduğu belirlenirken, TBK m.19’a dayalı muvazaa davasında bu alacağın tahsilini engellediği ileri sürülen görünürdeki işlemin gerçek hukuki niteliği incelenir.

Dolayısıyla muvazaa davasının kabulü ile mal rejimi tasfiyesinin sonucu birbirine karıştırılmamalıdır. Muvazaanın ispatı, diğer eşe kendiliğinden taşınmaz payı kazandırmaz.

Taşınmaz Gerçekte Eş İçin Alınmışsa İnançlı İşlem Nedeniyle Tapu İptali ve Tescil İstenebilir mi?

Taşınmazın üçüncü kişi adına tescil edilmesinin amacı o kişiye gerçek ve nihai bir mülkiyet kazandırmak değil, taşınmazı belirli bir süre onun üzerinde tutarak daha sonra ödeme yapan kişiye devretmek ise inançlı işlem gündeme gelebilir.

İnançlı işlemde mülkiyet görünüşte değil, gerçekten inanılana geçer. Ancak mülkiyeti edinen kişi, taraflar arasındaki inanç sözleşmesi gereğince hakkı belirli bir amaç doğrultusunda kullanmak ve kararlaştırılan şart gerçekleştiğinde yeniden inanana devretmekle yükümlüdür.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 14.07.2010 tarihli, 2010/394 E., 2010/395 K. sayılı kararında da inançlı işlem bu yapısıyla açıklanmıştır. İnanılan, hakkın gerçek sahibi hâline gelmekle birlikte inanç anlaşmasının yüklediği geri devir borcu altındadır.

Bu nedenle satın alma bedelini eşin ödemiş olması ve taşınmazın anne veya baba adına tescil edilmiş bulunması tek başına inançlı işlem anlamına gelmez. Üçüncü kişinin taşınmazı daha sonra ödeme yapan eşe devretmeyi üstlenmiş olması gerekir.

Örneğin satın alma sırasında tapunun geçici olarak baba adına tutulacağı, belirli bir tarihte veya talep hâlinde ödeme yapan eşe devredileceği konusunda anlaşma bulunduğu ispatlanabiliyorsa, taşınmazın yalnızca bedeline ilişkin bir para alacağı değil, inanç sözleşmesinden doğan geri devir talebi gündeme gelebilir. Bu durumda koşulları oluştuğunda tapu iptali ve tescil istenmesi mümkün olabilir.

Taşınmazlara ilişkin inançlı işlemlerin ispatında 05.02.1947 tarihli, 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uzun süredir Yargıtay uygulamasının temel dayanaklarından biridir. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 2017/1898 E., 2020/6542 K. sayılı kararında da bu İçtihadı Birleştirme Kararına dayanılarak inançlı işlemin yapısı ve ispat kuralları ayrıntılı biçimde değerlendirilmiştir.

Burada mal rejimi bakımından önemli olan husus, eşin ödediği bedelin karşılığında herhangi bir hakkının bulunup bulunmadığıdır. Taşınmaz gerçekten üçüncü kişiye bağışlanmışsa farklı, ödeme karşılığında geri devir hakkı kazanılmışsa farklı bir malvarlığı yapısı ortaya çıkar.

Banka Dekontu İnançlı İşlemin İspatı İçin Yeterli midir?

Taşınmazın satın alma bedelinin ödeme yapan eşin hesabından çıktığını gösteren banka kayıtları son derece önemli delillerdir. Ancak bunların hukuki olarak neyi ispatladığı doğru belirlenmelidir.

Banka dekontu öncelikle satın alma bedelinin kim tarafından karşılandığını gösterir. Buna karşılık taşınmazın neden başka bir kişi adına tescil edildiğini ve bu kişinin ileride taşınmazı ödeme yapan kişiye devretmeyi taahhüt edip etmediğini her zaman göstermez.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 2017/1898 E., 2020/6542 K. sayılı kararında da taşınmazlara ilişkin inançlı işlem iddialarında yazılı delilin önemi vurgulanmıştır. Taraflar arasındaki para hareketini gösteren belgelerin bulunması, içerikleri geri devir anlaşmasını ortaya koymadığı sürece tek başına inanç sözleşmesini ispatlamaya yetmeyebilir.

Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 2018/3410 E., 2021/3720 K. sayılı kararında da davacının kendi banka hesabından para çekmiş olması ve para çekme tarihinin taşınmazın edinme tarihine yakın bulunması, tek başına inançlı işlemi kanıtlayan yazılı delil başlangıcı olarak yeterli görülmemiştir. Yargıtay, inanç ilişkisinin karşı taraftan sadır olmuş yazılı belge veya buna elverişli yazılı delil başlangıcıyla desteklenmesini aramıştır.

Buna karşılık üçüncü kişinin elinden çıkmış ve taşınmazın ödeme yapan kişi hesabına edinildiğini, tapunun geçici olarak üçüncü kişinin üzerinde tutulduğunu veya geri devredileceğini ortaya koyan yazılı bir belge bulunması ispat durumunu önemli ölçüde değiştirir. Yazışmalar, mektuplar, elektronik mesajlar veya somut olayın özelliklerine göre diğer yazılı belgeler bu bakımdan önem taşıyabilir.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 2019/4233 E., 2020/6514 K. sayılı kararında da uygun bir yazılı delil başlangıcının bulunması hâlinde diğer delillerin ve tanık anlatımlarının değerlendirilmesinin mümkün olabileceği kabul edilmiştir.

Bu nedenle banka dekontunun bulunması inançlı işlem iddiasını güçlendirebilir fakat ispatı yalnızca para hareketine indirgemek doğru değildir. Satın alma bedelinin kim tarafından ödendiği ile üçüncü kişinin geri devir borcu altına girip girmediği ayrı vakıalardır.

İnançlı İşlem Varsa Diğer Eş Taşınmazın Kendi Adına Tescilini İsteyebilir mi?

Eşlerden biri ile üçüncü kişi arasında inançlı işlem bulunması, diğer eşi bu sözleşmenin tarafı hâline getirmez. Geri devir talebi kural olarak inanç sözleşmesinin tarafı olan ve taşınmazın kendisine devredilmesi kararlaştırılan kişiye aittir.

Bu nedenle taşınmaz ödeme yapan eş için alınmış ve üçüncü kişi daha sonra taşınmazı ona devretmeyi üstlenmiş olsa bile, diğer eş yalnızca evlilik ilişkisine dayanarak taşınmazın yarısının doğrudan kendi adına tescilini isteyemez.

Bu sonuç edinilmiş mallara katılma rejiminin niteliğiyle de uyumludur. Mal rejimi diğer eşe eşinin malvarlığındaki her mal üzerinde doğrudan yarı mülkiyet hakkı sağlamaz. Tasfiye sonucunda kural olarak parasal bir katılma alacağı doğar.

Bununla birlikte inançlı işlemden doğan geri devir hakkı mal rejiminin tasfiyesi bakımından göz ardı edilemez. Ödeme yapan eş üçüncü kişiden yüksek değerli bir taşınmazın kendisine devrini talep edebiliyorsa, bu hakkın onun malvarlığındaki ekonomik değeri ayrıca dikkate alınmak durumunda kalabilir.

Burada birbiriyle bağlantılı fakat ayrı iki hukuki ilişki bulunmaktadır. Bir tarafta ödeme yapan eş ile üçüncü kişi arasındaki inanç sözleşmesi ve bundan doğan geri devir hakkı, diğer tarafta eşler arasındaki mal rejiminin tasfiyesi vardır. Diğer eşin hakkı, kural olarak üçüncü kişiden doğrudan tapu payı istemek değil, ödeme yapan eşin malvarlığındaki bu hakkın tasfiye sırasında yok sayılmamasını sağlamaktır.

Taşınmazın Baştan Üçüncü Kişi Adına Alınması Nam-ı Müstear Olarak Değerlendirilebilir mi?

Bir kişinin satın alma bedelini karşıladığı hâlde taşınmazın daha ilk edinim sırasında başka bir kişi adına tescil edilmesi, somut olayın özelliklerine göre nam-ı müstear ilişkisi kapsamında değerlendirilebilir. Ancak bedelin başka biri tarafından ödenmiş olması tek başına böyle bir ilişkinin varlığını göstermez.

Nam-ı müstear ilişkisinde tapuda malik görünen kişi ile taşınmazın gerçekte kimin hesabına edinildiği arasında farklılık vardır. Görünürde malik olan üçüncü kişinin nihai hak sahibi olması amaçlanmamış, onun adı esasen başka bir kişinin hesabına yapılan edinimde kullanılmıştır.

Yargıtay’ın bu konudaki değerlendirmelerinde de 05.02.1947 tarihli, 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı temel dayanaklardan biridir. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 2017/1898 E., 2020/6542 K. sayılı kararında da bu karara dayanılarak inançlı işlem ve benzeri ilişkilerin ispatının yalnızca bedelin kim tarafından ödendiğine indirgenemeyeceği kabul edilmiştir.

Taşınmaz gerçekten üçüncü kişi adına ve onun nihai mülkiyetinde kalmak üzere alınmışsa nam-ı müstear ilişkisinden söz edilemez. Ödeme yapan kişi üçüncü kişiye bedeli bağışlamış olabilir. Böyle bir durumda tapudaki malik tarafların gerçek iradesine uygundur ve sorun mal rejimi bakımından karşılıksız kazandırmanın sonuçlarına döner.

Buna karşılık taşınmazın gerçekte ödeme yapan kişi için edinildiği ve üçüncü kişinin yalnızca kendi adını kullandırdığı yönünde bir anlaşma mevcutsa hukuki nitelendirme değişir. Bu ilişkinin varlığının da ayrıca ispatlanması gerekir.

Bu nedenle bedelin başkası tarafından ödenmesi nam-ı müstearın göstergelerinden biri olabilir; fakat tek başına nam-ı müstearın ispatı değildir.

TMK m.229 ile İnançlı İşlem Aynı Uyuşmazlıkta Birlikte Gündeme Gelebilir mi?

Aynı taşınmaz bakımından TMK m.229 ile inançlı işlem iddiasının birlikte tartışılması mümkündür. Bunun sebebi, aynı para hareketinin taraflar arasındaki ilişkinin gerçek niteliğine göre tamamen farklı hukuki sonuçlar doğurabilmesidir.

Evlilik sırasında elde edilen 8.000.000 TL’nin kullanılmasıyla baba adına taşınmaz satın alındığını düşünelim. Taşınmazın gerçekten babaya ait olması amaçlanmış, baba herhangi bir karşılık vermemiş ve ödeme yapan eş de geri ödeme veya geri devir hakkı kazanmamışsa, eşin malvarlığından üçüncü kişi lehine karşılıksız bir ekonomik değer çıkmıştır. Koşulları bulunuyorsa bu kazandırmanın TMK m.229 kapsamında tasfiye hesabına eklenmesi gündeme gelir.

Buna karşılık taşınmazın baba için değil, ödeme yapan eş hesabına edinildiği ve babanın belirli bir süre sonra taşınmazı ona devretmeyi üstlendiği ispatlanıyorsa ortada aynı anlamda karşılıksız bir kazandırma bulunmayabilir. Ödeme yapan eş üçüncü kişiye karşı geri devir hakkı kazanmıştır ve bu hakkın hukuki ve ekonomik niteliği tasfiyede dikkate alınmalıdır.

Paranın geri verilmesi kararlaştırılmışsa sonuç yine farklıdır. Bu durumda taşınmaz üçüncü kişinin mülkiyetinde kalabilir; ancak ödeme yapan eşin üçüncü kişiden bir alacak hakkı bulunur.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2010/394 E., 2010/395 K. sayılı kararında açıklanan inançlı işlem yapısı da bu nedenle önem taşır. İnançlı işlemde mülkiyet üçüncü kişiye gerçekten geçmekte, fakat aynı anda bu kişiyi ileride geri devre zorlayan borçlandırıcı bir ilişki de bulunmaktadır.

Mal rejiminin tasfiyesinde yapılması gereken de yalnızca paranın hangi hesaptan çıktığını tespit etmek değildir. Asıl belirlenmesi gereken, eşin malvarlığından çıkan ekonomik değerin karşılığında herhangi bir hak kazanıp kazanmadığıdır.

Eş hiçbir hak elde etmeden üçüncü kişiyi zenginleştirmişse karşılıksız kazandırma ve TMK m.229 ön plana çıkar. Üçüncü kişiden geri alınabilecek para alacağı varsa bu alacak eşin malvarlığında değerlendirilir. Taşınmazın geri devrini isteme hakkı bulunuyorsa inançlı işlem gündeme gelir.

Bu ayrım yapıldığında TMK m.229, TMK m.241, muvazaa ve inançlı işlem aynı “mal kaçırma” başlığı altında birbirine karışmaz; somut olayda hangi hukuki yolun uygulanması gerektiği çok daha sağlıklı biçimde belirlenebilir.

6. Kısım: Muvazaa, İnançlı İşlem ve TMK m.241 Arasındaki Fark, Sonraki Devirler ve İspat

TMK m.241 Davası ile TBK m.19’a Dayalı Muvazaa Davası Aynı Dava mıdır?

TMK m.241 kapsamında üçüncü kişiye karşı açılan dava ile TBK m.19’a dayalı muvazaa davası, her ikisinde de üçüncü kişi ve eşin malvarlığından çıkan bir değer gündeme geldiği için uygulamada zaman zaman birbirine karıştırılmaktadır. Oysa iki davanın hukuki sebebi, aranan şartları ve doğurduğu sonuçlar birbirinden farklıdır.

TMK m.241 bakımından üçüncü kişiye yapılan kazandırmanın geçersiz olması gerekmez. Tam tersine, üçüncü kişi gerçekten malik olmuş ve yapılan kazandırma hukuken geçerli bulunmuş olabilir. Kanunun müdahalesi, bu geçerli kazandırmanın mal rejiminin tasfiyesinde hesaba katılması gereken bir karşılıksız kazandırma olması ve bunun sonucunda doğan katılma alacağının borçlu eşin malvarlığından karşılanamaması hâlinde ortaya çıkar.

Örneğin eş evlilik içindeki çalışma gelirini kullanarak annesi adına gerçekten bir taşınmaz satın almış, taşınmazın anneye ait olması amaçlanmış ve anne bu taşınmazın gerçek maliki olmuş olabilir. Böyle bir olayda tapudaki görünüm ile tarafların gerçek iradesi arasında farklılık bulunmayabilir. Buna rağmen eşin edinilmiş malvarlığından anne lehine karşılıksız bir ekonomik değer çıkmışsa, şartları oluştuğunda önce TMK m.229 kapsamında eklenecek değer, daha sonra borçlu eşten karşılanamayan katılma alacağı bakımından TMK m.241 gündeme gelebilir.

Muvazaada ise sorun farklıdır. Burada görünürde gerçekleştirilen hukuki işlemin tarafların gerçek ve ortak iradesini yansıtıp yansıtmadığı araştırılır. Görünürde bir satış yapılmış olsa bile taraflar gerçekte mülkiyetin el değiştirmesini istememişse veya görünürdeki işlemin arkasında başka bir hukuki amaç bulunuyorsa TBK m.19 anlamında muvazaa söz konusu olabilir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 25.02.2020 tarihli, 2017/1505 E., 2020/204 K. sayılı kararında da bu ayrım üzerinde durulmuştur. Hukuk Genel Kurulu, muvazaa ile tasarrufun iptali kurumunun benzer ekonomik amaçlara hizmet edebilmesine rağmen hukuki niteliklerinin farklı olduğunu belirtmiştir. Muvazaada görünürdeki işlemin tarafların gerçek iradesine uymadığı ileri sürülürken, tasarrufun iptalinde geçerli bir işlem bulunmasına rağmen belirli koşullarda alacaklı bakımından bu işlemin etkisiz hâle getirilmesi söz konusudur.

Bu ayrım mal rejimi uyuşmazlıkları bakımından da önemlidir. Bir eşin katılma alacağını azaltmak amacıyla yaptığı her işlem muvazaalı değildir. Eş gerçekten üçüncü kişiye mal veya para vermiş ve üçüncü kişinin malik olmasını istemiş olabilir. İşlem tamamen geçerlidir; buna rağmen TMK m.229 bakımından katılma alacağını azaltıcı sonuç doğurabilir.

Buna karşılık eşin kendi adına kayıtlı taşınmazı gerçek bir bedel almadan babasına satmış gibi göstermesi, taşınmazı kullanmaya devam etmesi ve tarafların gerçekte mülkiyeti değiştirmeyi amaçlamaması hâlinde teknik anlamda muvazaa ihtimali çok daha güçlüdür.

Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 15.11.2016 tarihli, 2016/11465 E., 2016/10515 K. sayılı kararında da eşin devam eden boşanma ve malvarlığı uyuşmazlıklarından doğabilecek alacakların tahsilini engellemek amacıyla kendi adına kayıtlı taşınmazı babasına devrettiği iddiası TBK m.19 kapsamında değerlendirilmiştir. Burada muvazaa iddiasına konu olabilecek somut işlem, borçlu eş ile babası arasındaki tapu devridir.

Bu nedenle TMK m.241 ile TBK m.19 arasındaki temel fark şudur: TMK m.241 geçerli olabilecek bir karşılıksız kazandırmadan yararlanan üçüncü kişinin eksik kalan katılma alacağından sorumluluğunu düzenler; muvazaa davasında ise görünürdeki hukuki işlemin tarafların gerçek iradesini yansıtmadığı ileri sürülür.

Bir davada üçüncü kişinin tapusunun geçerli olduğu kabul edilerek TMK m.241 kapsamında parasal sorumluluk tartışılırken, başka bir davada görünürdeki devir işleminin gerçekte hiç istenmediği ileri sürülebilir. Bu nedenle uyuşmazlığın hukuki sebebi belirlenirken yalnızca “mal üçüncü kişinin üzerine geçirilmiş” olgusuna bakmak yeterli değildir.

Muvazaa ile İnançlı İşlem Arasındaki Hukuki Fark Nedir?

Muvazaa ile inançlı işlem de dışarıdan bakıldığında birbirine benzeyebilir. Özellikle tapuda üçüncü kişinin malik görünmesi ve taşınmaz üzerinde başka bir kişinin ekonomik yararının bulunması, iki kavramın aynı anlamda kullanılmasına yol açabilmektedir. Ancak hukuki yapıları farklıdır.

Muvazaada taraflar görünürde gerçekleştirdikleri işlemin doğuracağı sonucu gerçekte istememektedir veya görünürdeki işlem gerçek iradelerini gizlemektedir. İnançlı işlemde ise mülkiyetin üçüncü kişiye geçmesi gerçektir. Üçüncü kişi gerçekten malik olur; ancak taraflar arasındaki inanç sözleşmesi nedeniyle hakkı belirli amaç doğrultusunda kullanmak ve kararlaştırılan şart gerçekleştiğinde geri devretmekle yükümlüdür.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2010/394 E., 2010/395 K. sayılı kararında inançlı işlemin bu özelliği açık biçimde ortaya konulmuştur. Mülkiyet inanılana geçer, fakat inanana karşı sözleşmesel bir geri verme yükümlülüğü doğar.

Bu nedenle taşınmazın tapuda baba adına bulunması, tek başına ilişkinin muvazaalı olduğunu göstermez. Baba gerçekten malik yapılmış ve bedel ona bağışlanmış olabilir. Böyle bir durumda TMK m.229 gündeme gelebilir. Baba gerçekten malik olmuş ancak daha sonra taşınmazı ödeme yapan kişiye geri devretmeyi üstlenmiş olabilir; bu durumda inançlı işlem tartışılır. Tapuda satış yapılmış görünmesine rağmen taraflar gerçekte hiçbir devir istememişse muvazaa söz konusu olabilir.

Mal rejimi açısından önemli olan da bu farklılıkların korunmasıdır. Mal kaçırma amacı bulunması, hukuki ilişkinin kendiliğinden muvazaa olduğu anlamına gelmez. Geçerli bir inançlı işlem veya gerçek bir karşılıksız kazandırma da diğer eşin mal rejiminden doğan hakkını etkileyebilir.

Üçüncü Kişi Taşınmazı Daha Sonra Başka Bir Kişiye Devrederse Ne Olur?

Taşınmazın anne, baba veya başka bir üçüncü kişi adına edinilmesinden sonra yeniden başka bir kişiye satılması, uyuşmazlığın hangi hukuki sebebe dayandığına göre farklı sonuçlar doğurur.

Burada ilk olarak mal rejiminden doğan parasal talep ile taşınmazın aynına yönelik tapu iptali talebini birbirinden ayırmak gerekir.

Eğer taşınmaz gerçekten üçüncü kişinin mülkiyetine geçmiş ve eşin yaptığı ödeme bu kişi lehine karşılıksız kazandırma niteliğinde ise ilk tescil geçerlidir. Örneğin edinilmiş mal niteliğindeki parayla anne adına gerçekten ev alınmış ve annenin evin nihai maliki olması amaçlanmış olabilir. Bu durumda annenin daha sonra evi başka bir kişiye satması, başlangıçta eşin malvarlığından anne lehine yapılan ekonomik kazandırmayı kendiliğinden ortadan kaldırmaz.

Mal rejimi bakımından yine eşin malvarlığından hangi değerin çıktığı, bu değerin TMK m.229 kapsamında olup olmadığı ve tasfiye sonunda borçlu eşten karşılanamayan katılma alacağı bulunup bulunmadığı değerlendirilir. Taşınmazın daha sonra el değiştirmesi, son alıcıyı sırf taşınmazı satın aldığı için otomatik olarak TMK m.241 borçlusu hâline getirmez.

Buna karşılık uyuşmazlık taşınmazın aynına ilişkinse, özellikle inançlı işlem veya yolsuz tescil iddiası bulunuyorsa sonraki alıcının hukuki durumu ayrıca önem kazanır.

TMK m.1023 uyarınca tapu kütüğündeki tescile iyiniyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan üçüncü kişinin kazanımı korunabilir. Buna karşılık tescilin yolsuz olduğunu bilen veya bilmesi gereken kişi TMK m.1024 kapsamında bu korumadan yararlanamaz.

Bu ayrım inançlı işlem dosyalarında özellikle önemlidir. Taşınmazın belirli bir süre üçüncü kişi adına tutulması ve sonra geri devredilmesi kararlaştırılmışken üçüncü kişi taşınmazı başka bir kişiye satmışsa, son malikin taşınmazı hangi koşullarda edindiğinin araştırılması gerekebilir.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 09.01.2018 tarihli, 2015/2937 E., 2018/67 K. sayılı kararında da inançlı işlem iddiasının bulunduğu taşınmazın yargılama sırasında başka bir kişiye devredilmesi üzerine, inançlı işlemin ispatlanması hâlinde sonraki malikin iyiniyetli olup olmadığının TMK m.1023 ve m.1024 çerçevesinde ayrıntılı biçimde araştırılması gerektiği kabul edilmiştir.

Dolayısıyla taşınmazın sonradan üçüncü veya dördüncü kişiye devredildiği bir uyuşmazlıkta yalnızca ilk satın alma bedelinin kim tarafından ödendiğini araştırmak yeterli değildir. Önce ilk tescilin hukuki niteliği belirlenmeli, taşınmazın aynına yönelik hak iddiası varsa sonraki kişinin tapu siciline güveninin korunup korunmayacağı da incelenmelidir.

İlk üçüncü kişi gerçekten malik olmuşsa yaptığı sonraki satış kural olarak kendi mülkiyet hakkı üzerinde gerçekleştirdiği bir tasarruftur. İlk malik yalnızca geçici malikse veya tescilin hukuki temelinde başka bir sorun varsa bu defa sonraki malikin iyiniyeti sonucu değiştirebilir.

Eşin Parasıyla Mal Baştan Üçüncü Kişi Adına Alınmışsa Hangi Hukuki Yol Seçilmelidir?

Bu tür uyuşmazlıklarda en sık yapılan hata, taşınmazın üçüncü kişi adına olduğunu gördükten sonra doğrudan “muvazaa davası” veya “tapu iptali davası” sonucuna ulaşmaktır. Oysa doğru dava türü tapuda yazan isimden önce, üçüncü kişinin neden malik olduğuna bağlıdır.

Taşınmaz gerçekten üçüncü kişinin olması amacıyla alınmış ve satın alma bedeli ona karşılıksız olarak kazandırılmışsa, mal rejimi bakımından TMK m.229 ön plana çıkar. Tasfiye sonucunda katılma alacağı borçlu eşten karşılanamazsa TMK m.241 kapsamında üçüncü kişinin parasal sorumluluğu ayrıca değerlendirilir.

Satın alma bedeli üçüncü kişiye geri ödenmek üzere verilmişse taşınmaz üçüncü kişiye ait kalabilir; ancak ödeme yapan eşin üçüncü kişiden bir alacak hakkı bulunmaktadır. Mal rejimi tasfiyesi bakımından bu alacağın hukuki niteliği ve değeri önem kazanır.

Taşınmaz ödeme yapan eş için edinilmiş ve üçüncü kişinin daha sonra tapuyu devretmesi kararlaştırılmışsa inançlı işlem veya olayın özelliklerine göre nam-ı müstear ilişkisi gündeme gelebilir. Bu durumda geri devir anlaşmasının ispatlanması hâlinde tapu iptali ve tescil talebi söz konusu olabilir.

Taşınmaz önce eşin mülkiyetine girmiş, daha sonra üçüncü kişiye görünürde satışla devredilmiş ve tarafların gerçek iradesinin mülkiyeti devretmek olmadığı ileri sürülüyorsa TBK m.19 kapsamındaki muvazaa daha doğrudan tartışılabilir.

Bu ayrım nedeniyle yalnızca satın alma bedelinin eş tarafından ödenmiş olması hangi davanın açılacağını belirlemek için yeterli değildir. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 2020/3924 E., 2021/6915 K. sayılı kararının ortaya koyduğu gibi, bedeli ödemek tek başına tescil isteme hakkı yaratmaz. Tapu talebi için mülkiyetin naklini gerektiren ayrıca bir hukuki sebep bulunmalıdır.

Özellikle malın baştan üçüncü kişi adına alındığı olaylarda, eşten üçüncü kişiye gerçekleşmiş bir tapu devrinin hiç bulunmadığı unutulmamalıdır. Bu nedenle sonradan yapılan klasik muvazaalı devir örneklerinden hareketle her dosyayı aynı hukuki kalıba sokmak yanlış sonuç verebilir.

Doğru hukuki yol, eşin malvarlığından çıkan paranın karşılığında ne olduğunun belirlenmesiyle ortaya çıkar. Karşılıksız kazandırma varsa başka, alacak hakkı varsa başka, geri devir hakkı varsa başka, görünürde fakat gerçekte istenmeyen bir tapu devri varsa başka dava gündeme gelir.

Üç Farklı Örnekte Hukuki Sonuç Nasıl Değişir?

Konunun tamamı üç benzer görünen olay üzerinden daha açık anlaşılabilir.

Eş Çalışma Geliriyle Annesi Adına Ev Aldıysa Ne Olur?

Evlilik içerisinde çalışma karşılığı elde edilen 6.000.000 TL’nin satıcıya ödendiğini, taşınmazın ise doğrudan ödeme yapan eşin annesi adına tescil edildiğini düşünelim. Anne satın alma bedeline herhangi bir katkıda bulunmamış, taraflar arasında taşınmazın daha sonra ödeme yapan eşe devredileceğine ilişkin de herhangi bir anlaşma yapılmamış olsun.

Bu durumda taşınmazın sırf bedelini eş ödediği için onun mülkiyetinde olduğu kabul edilemez. Tapu anne adına yapılmış ve annenin gerçek malik olması amaçlanmışsa mülkiyet anneye aittir.

Ancak çalışma geliri edinilmiş mal niteliğindeyse ve bu paranın anne lehine karşılıksız biçimde kullanıldığı belirlenirse, mal rejimi bakımından işlem ayrıca sonuç doğurur. Koşullarına göre 6.000.000 TL’lik ekonomik kazandırmanın TMK m.229 kapsamında tasfiye hesabına eklenmesi gerekebilir. Bu hesap sonucunda doğan katılma alacağının borçlu eşten karşılanamaması durumunda ise TMK m.241 kapsamında annenin sorumluluğu gündeme gelebilir.

Bu olayda doğrudan tapu iptaline gidilebilmesi için yalnız ödeme olgusundan başka, mülkiyetin ödeme yapan kişiye ait olması gerektiğini gösteren bağımsız bir hukuki sebep bulunmalıdır.

Ev Gerçekte Ödeme Yapan Eş İçin Alınmış Ancak Tapu Babası Adına Yapılmışsa Ne Olur?

Satın alma bedelinin yine eş tarafından karşılandığını, ancak bu kez taşınmazın geçici olarak baba adına tescil edilmesi ve daha sonra ödeme yapan eşe devredilmesi konusunda taraflar arasında anlaşma bulunduğunu düşünelim.

Bu durumda üçüncü kişiye yapılan gerçek bir bağıştan farklı bir hukuki yapı ortaya çıkar. Baba nihai malik olarak seçilmemiş, mülkiyet belirli bir amaçla onun üzerinde tutulmuştur.

Geri devir anlaşmasının Yargıtay’ın aradığı ispat kuralları çerçevesinde ortaya konulabilmesi hâlinde inançlı işlem nedeniyle tapu iptali ve tescil talebi gündeme gelebilir. Ancak satın alma bedelinin banka kayıtlarıyla ispatlanması tek başına yeterli değildir. Üçüncü kişinin mülkiyeti daha sonra devretme yükümlülüğünün de ayrıca ortaya konulması gerekir.

Bu geri devir hakkı öncelikle inanç ilişkisinin tarafına aittir. Diğer eş sırf evlilik ilişkisi nedeniyle taşınmazın yarısının doğrudan kendi adına tescilini isteyemez. Bununla birlikte ödeme yapan eşin üçüncü kişiye karşı sahip olduğu geri devir hakkının ekonomik değeri mal rejimi tasfiyesinde göz ardı edilemez.

Eş Kendi Taşınmazını Boşanma Sürecinde Babasına Satış Gibi Gösterdiyse Ne Olur?

Üçüncü örnekte taşınmaz baştan baba adına alınmamış, önce eşin kendi mülkiyetinde bulunmuştur. Daha sonra boşanma veya mal rejiminden doğabilecek alacakların tahsilini güçleştirecek şekilde babaya satış yapılmıştır.

Satış bedelinin gerçekten ödenmediği, taşınmazı devreden eşin kullanmaya devam ettiği ve tarafların gerçek amacının mülkiyeti değiştirmek olmadığı ileri sürülüyorsa TBK m.19 kapsamında muvazaa tartışması çok daha belirgin hâle gelir.

Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 2016/11465 E., 2016/10515 K. sayılı kararının önemi de burada ortaya çıkar. Kararda eşin devam eden boşanma ve malvarlığı uyuşmazlıklarından kaynaklanabilecek alacaklarının tahsilini engellemek amacıyla kendi taşınmazını babasına devrettiği iddiası muvazaa kapsamında incelenmiştir.

Bu olay ilk iki örnekten farklıdır. İlk örneklerde ödeme yapan eş hiçbir zaman tapu maliki olmamıştır. Burada ise eşin mülkiyetindeki taşınmaz daha sonra üçüncü kişiye geçirilmiştir. Muvazaa iddiasına konu olabilecek somut devir işlemi bu nedenle açık biçimde bulunmaktadır.

Aynı aile fertleri ve aynı “mal kaçırma” iddiası söz konusu olsa bile işlemin nasıl gerçekleştirildiği uygulanacak hukuku değiştirebilir.

Para Banka Üzerinden Değil Gram Altın, Döviz veya Nakit Olarak Verildiyse Nasıl İspatlanır?

Anne veya baba adına alınan mallarda satın alma bedelinin her zaman banka aracılığıyla ödenmesi beklenemez. Özellikle aile içindeki işlemlerde paranın nakit verilmesi, gram altın veya döviz teslim edilmesi ve bunların daha sonra bozdurularak satın alma bedelinde kullanılması mümkündür.

Banka kaydının bulunmaması ödemenin hiçbir şekilde ispatlanamayacağı anlamına gelmez. Ancak böyle bir durumda tanık anlatımının niteliği ve diğer yan delillerle ne ölçüde desteklendiği daha fazla önem kazanır.

HMK m.203/1-a kapsamında altsoy ve üstsoy, kardeşler, eşler ile kayınbaba, kaynana, gelin ve damat arasındaki hukuki işlemlerde tanıkla ispat imkânı bulunmaktadır.

Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 06.11.2018 tarihli, 2016/5145 E., 2018/10281 K. sayılı kararında da gelin ile kayınbaba arasındaki bir hukuki ilişkinin HMK m.203/1-a kapsamında tanıkla ispat edilebileceği kabul edilmiş ve tanıklar dinlenmeden sonuca gidilmesi doğru bulunmamıştır.

Ancak tanık dinlenebilmesi ile tanığın her türlü genel anlatımının yeterli kabul edilmesi aynı şey değildir.

Özellikle ziynet veya nakit katkısının taşınmazın edinilmesinde kullanıldığı ileri sürülen dosyalarda Yargıtay, soyut anlatımlar ile doğrudan görgüye dayanan somut anlatımlar arasında ayrım yapmaktadır.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 12.09.2019 tarihli, 2019/3560 E., 2019/7436 K. sayılı kararında ziynetlerin taşınmazların ediniminde kullanıldığı iddiası bakımından soyut tanık anlatımları yeterli görülmemiştir. Tanıkların genel nitelikteki bilgileri dışında ziynetlerin gerçekten söz konusu taşınmazların satın alınmasında kullanıldığını gösteren somut bir delil bulunmaması önemsenmiştir.

Bu nedenle yalnızca aile içinde paranın veya altının verildiğinin “bilindiğini” söyleyen tanıkla, teslim anını bizzat gören tanığın anlatımı aynı ispat gücüne sahip değildir.

Tanığın ne kadar altın veya para teslim edildiğini, teslimin yaklaşık tarihini, nerede gerçekleştiğini, teslim sırasında kimlerin bulunduğunu ve bu değerin hangi taşınmazın alınmasında kullanılacağının konuşulduğunu açıklayabilmesi anlatımı somutlaştırır. Altının bozdurulmasına bizzat katılmış olması veya satın alma işlemiyle teslim arasındaki bağlantıyı doğrudan görmüş olması ispat bakımından ayrıca önem taşıyabilir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 16.10.2025 tarihli, 2024/6285 E., 2025/8839 K. sayılı kararında da belirli sayıdaki bileziğin taşınmaz ediniminde kullanıldığına ilişkin daha somut tanık anlatımı diğer maddi olgularla birlikte değerlendirilmiş ve katkının araştırılması gerektiği kabul edilmiştir.

Bu yaklaşım tanık delilinde esas olanın yalnızca tanığın taraflara yakınlığı değil, bilginin kaynağı ve anlatımın somutluğu olduğunu göstermektedir.

Yine de altın veya nakdin teslim edildiğinin kanıtlanması her zaman tek başına o değerin söz konusu taşınmazın satın alınmasında kullanıldığını ispatlamaz. Üçüncü kişi teslim edilen paranın eski bir borcun ödenmesi, başka bir aile ilişkisi veya farklı bir amaçla verildiğini ileri sürebilir. Bu nedenle teslim ile mal edinimi arasındaki ekonomik bağın kurulması gerekir.

Teslim tarihi ile taşınmazın satın alma tarihinin yakın olması, üçüncü kişinin o dönemde başka bir finansman kaynağının bulunmaması, satıcının veya emlakçının ödeme biçimini doğrulaması, altın bozdurulmuşsa kuyumcu kayıtları veya anlatımı, satın alma görüşmelerini ödeme yapan eşin yürütmesi ve malın edinilmesinden sonra ekonomik yararın kim tarafından kullanıldığı gibi olgular birbirini desteklediğinde ispat daha güçlü hâle gelir.

Dolayısıyla banka kaydının bulunmadığı dosyalarda en güçlü ispat yalnızca tek bir aile tanığından oluşmaz. Teslimi doğrudan gören somut tanık anlatımı ile satın alma zamanı, üçüncü kişinin finansman durumu, satıcı veya kuyumcu bilgileri ve diğer maddi delillerin birbirini doğrulaması önem taşır.

Bu noktada inançlı işlem iddiasının ayrıca ayrılması gerekir. Nakit veya altının teslim edildiğinin tanıklarla ispatlanabilmesi, üçüncü kişinin taşınmazı daha sonra ödeme yapan kişiye devretmeyi kabul ettiğinin de aynı şekilde ispatlanmış olduğu anlamına gelmez. İnançlı işlemde geri devir anlaşması bakımından 05.02.1947 tarihli, 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ve Yargıtay’ın yazılı delile ilişkin yaklaşımı ayrıca dikkate alınmalıdır.

Başka bir ifadeyle, paranın veya altının verildiğinin ispatı ile tapunun ileride geri devredileceğinin ispatı yine birbirinden farklıdır.

Eş Parasını Ödeyip Malı Baştan Başkasının Üzerine Aldığında Sonuç Olarak Ne Yapılmalıdır?

Eşin evlilik içindeki parasını kullanarak malı daha başlangıçta anne, baba veya başka bir üçüncü kişi adına alması, klasik anlamda yalnızca “boşanmadan önce malını başkasına devretme” örnekleri üzerinden çözülebilecek bir uyuşmazlık değildir. Çünkü çoğu olayda eşin mülkiyetinden üçüncü kişiye gerçekleşmiş bir tapu devri hiç bulunmamaktadır.

Bu nedenle hukuki değerlendirme tapuda üçüncü kişinin adını görmekle değil, satın alma bedelinin gerçek ekonomik kaynağını belirlemekle başlamalıdır.

Bedelin eş tarafından ödendiği tespit edildikten sonra da inceleme bitmez. Paranın üçüncü kişiye hangi hukuki sebeple verildiği ortaya konulmalıdır. Gerçek bir bağış bulunabilir, borç ilişkisi kurulmuş olabilir, inançlı işlem yapılmış olabilir veya edinilmiş malvarlığı diğer eşin katılma alacağını azaltmak amacıyla karşılıksız biçimde üçüncü kişiye aktarılmış olabilir.

Gerçek bir karşılıksız kazandırma söz konusuysa TMK m.229 kapsamında eklenecek değer hükümleri önem kazanır. Son bir yıllık dönemdeki karşılıksız kazandırmalar bakımından m.229/1, daha eski işlemlerde katılma alacağını azaltma kastının ispatlanması hâlinde m.229/2 uygulanabilir.

Tasfiye sonunda katılma alacağının belirlenmesi üçüncü kişiyi kendiliğinden borçlu hâline getirmez. Alacağın asıl borçlusu diğer eştir. Borçlu eşin malvarlığı bu alacağı karşılamıyorsa ve diğer şartlar da bulunuyorsa TMK m.241 kapsamında kazandırmadan yararlanan üçüncü kişiden eksik kalan miktar istenebilir.

Üçüncü kişiye başvurulması düşünülüyorsa TMK m.229 kapsamındaki ilk davanın ihbarı ile TMK m.241’deki hak düşürücü süreler ayrıca gözetilmelidir. Üçüncü kişinin tali sorumluluğu nedeniyle nihai ödeme miktarı daha sonra belli olacak olsa bile, dava hakkının süre nedeniyle kaybedilmemesi için üçüncü kişiye yönelik talebin daha erken ileri sürülmesi gerekebilir.

Tapu iptali ise bundan tamamen ayrı değerlendirilmelidir. Satın alma bedelinin eş tarafından ödenmesi, tek başına üçüncü kişi adına kayıtlı tapuyu hükümsüz hâle getirmez. Tapuya müdahale edilebilmesi için muvazaa, inançlı işlem, nam-ı müstear veya mülkiyetin naklini gerektiren başka bir hukuki sebep bulunmalıdır.

Bu nedenle bu tür dosyalarda en önemli hata, bütün ihtimalleri tek başına “mal kaçırma” veya “muvazaa” kavramıyla açıklamaya çalışmaktır.

Aynı görünen iki taşınmazın hukuki sonucu tamamen farklı olabilir. Birinde üçüncü kişi gerçek malik olup sorun TMK m.229 ve m.241 kapsamında parasal alacakla çözülebilir; diğerinde üçüncü kişi geçici malik olduğu için inançlı işlem nedeniyle tapu iptali gündeme gelebilir; başka bir olayda ise eşin kendi taşınmazını sonradan yakın akrabasına satış gibi göstermesi nedeniyle TBK m.19 anlamında muvazaa söz konusu olabilir.

Doğru dava, malın kimin üzerinde olduğuna bakılarak değil; üçüncü kişinin hangi hukuki sebeple malik olduğunun ve eşin malvarlığından çıkan değerin karşılığında hangi hakkın doğduğunun belirlenmesiyle seçilir.

OlayHukuki sonuç
Evi, arsayı veya arabayı üçüncü kişi tamamen kendi parasıyla aldıÜçüncü kişinin malıdır ve eşlerin mal rejimine girmez.
Anne veya baba eşe mal alması için karşılıksız para verdiBağışlanan para, bağışı alan eş bakımından kişisel mal niteliğinde değerlendirilebilir. Malın edinilmesinde edinilmiş maldan katkı bulunup bulunmadığı ayrıca araştırılır.
Malın bütün bedelini eş ödedi fakat tapu veya araç baştan anne, baba ya da başka üçüncü kişi adına alındıMal otomatik olarak eşin edinilmiş malı olmaz. Ödemenin niteliğine göre TMK m.229 kapsamında eklenecek değer, inançlı işlem, borç veya başka bir alacak ilişkisi gündeme gelebilir.
Malın bedelinin bir kısmını eş, bir kısmını üçüncü kişi ödediBütün malın eşe ait olduğu söylenemez. Eşin malvarlığından çıkan kısmın niteliği ayrıca belirlenir.
Eş kendi adına kayıtlı malı daha sonra üçüncü kişiye karşılıksız devrettiBu, baştan üçüncü kişi adına satın almadan farklı bir olaydır. Şartları varsa TMK m.229 kapsamında eklenecek değer olabilir.
Tapuda üçüncü kişiye satış gösterildi fakat gerçekte satış bedeli ödenmediİşlemin karşılıksız kazandırma veya muvazaalı işlem olup olmadığı araştırılır.
Eşlerin parasıyla üçüncü kişiye ait arsaya ev yapıldıBina kural olarak arsanın bütünleyici parçası olur. Ancak yapılan harcamalar nedeniyle tazminat, sebepsiz zenginleşme veya bazı hâllerde TMK m.724 tartışılabilir.
Üçüncü kişi adına alınan mal daha sonra eşe bağışlandı veya miras kaldıSonradan bağış veya miras yoluyla kazanım kişisel mal niteliğinde olabilir. Ancak mal ilk alınırken kullanılan paranın gerçek kaynağı ayrıca incelenebilir.
Üçüncü kişi adına alınan mal daha sonra başka bir kişiye satıldıTMK m.229 ve m.241 yönünden parasal talepler yanında, sonraki alıcının iyiniyeti ve TMK m.1023 koruması ayrıca önem kazanabilir.

Sık Sorulan Sorular

Anne veya baba üzerine alınan ev mal rejimine girer mi?

Ev doğrudan anne veya baba adına kayıtlıysa taşınmazın kendisi sırf evlilik içinde alındığı için otomatik olarak eşlerin mal rejimine girmez. Ancak satın alma bedeli eşin edinilmiş mal niteliğindeki gelirinden karşılanmışsa, bu ekonomik değerin TMK m.229 kapsamında tasfiyede dikkate alınması mümkün olabilir. (Türkiye Büyük Millet Meclisi)

Eş evin parasını ödemiş ama tapu annesinin üzerindeyse diğer eş hak talep edebilir mi?

Evet, şartlarına göre mal rejiminden doğan parasal hak talep edilebilir. Ancak parayı eşin ödemiş olması, diğer eşe doğrudan evin yarısını veya tapunun yarısını isteme hakkı vermez.

Kayınvalide veya kayınpeder üzerindeki evin yarısı istenebilir mi?

Kural olarak doğrudan evin yarısının tescili istenemez. Öncelikle evi almak için kullanılan paranın kaynağı ve üçüncü kişi adına yapılan ödemenin bağış, borç, inançlı işlem veya TMK m.229 kapsamında bir kazandırma olup olmadığı belirlenir.

Eş çalışma geliriyle annesi adına ev alırsa mal kaçırma sayılır mı?

Her durumda otomatik olarak mal kaçırma sayılmaz. Ancak edinilmiş mal niteliğindeki çalışma geliri karşılıksız biçimde anne lehine kullanılmışsa ve TMK m.229’daki koşullar gerçekleşmişse bu değer mal rejiminin tasfiyesinde hesaba eklenebilir.

Eş boşanmadan bir yıldan daha önce annesi veya babası adına ev aldıysa hak kaybolur mu?

Hayır. Bir yıldan eski işlemler otomatik olarak tasfiye dışında kalmaz. İşlemin diğer eşin katılma alacağını azaltma amacıyla yapıldığı ispatlanabiliyorsa TMK m.229/2 kapsamında yine değerlendirme yapılabilir.

Üçüncü kişi “Parayı bana bağışladı.” derse dava biter mi?

Hayır. Gerçek bir bağışın bulunması üçüncü kişinin mülkiyetini açıklayabilir; ancak kullanılan para edinilmiş mal niteliğindeyse bu kez karşılıksız kazandırmanın TMK m.229 kapsamında tasfiyeye eklenip eklenmeyeceği gündeme gelir.

Eşin parasıyla alınan ev için tapu iptali davası açılabilir mi?

Sırf satın alma bedelini eşin ödemiş olması tapu iptali için yeterli değildir. Tapu iptali ve tescil için inançlı işlem, muvazaa veya mülkiyetin devrini gerektiren başka bir hukuki sebebin ayrıca bulunması gerekir.

Ev gerçekte eş için alınmış ama tapu anne veya baba adına yapılmışsa ne olur?

Taşınmazın geçici olarak üçüncü kişi adına tutulması ve daha sonra ödeme yapan eşe devredilmesi konusunda anlaşma bulunduğu ispatlanabiliyorsa inançlı işlem gündeme gelebilir. Bu durumda şartlarına göre tapu iptali ve tescil talebi mümkün olabilir.

Katılma alacağı eşten alınamazsa anne veya babadan istenebilir mi?

Şartları varsa evet. TMK m.241 uyarınca borçlu eşin malvarlığı katılma alacağını karşılamıyorsa, karşılıksız kazandırmadan yararlanan üçüncü kişiden eksik kalan miktar talep edilebilir. Üçüncü kişi eşle birlikte baştan itibaren bütün borcun müteselsil borçlusu değildir.

Anne veya baba evi daha sonra başkasına satarsa ne olur?

Sonraki satış mal rejiminden doğan parasal talebi kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Ancak taşınmazın aynına yönelik tapu iptali talebi varsa, sonraki alıcının iyiniyetli olup olmadığı ayrıca önem kazanabilir.

Para banka yoluyla değil nakit veya altın olarak verilmişse ispat edilebilir mi?

Evet. Banka kaydının bulunmaması ispatı imkânsız hâle getirmez. Ancak doğrudan teslimi gören somut tanık anlatımları ile satın alma tarihi, kuyumcu veya satıcı bilgileri ve üçüncü kişinin finansman durumu gibi diğer delillerin birbirini desteklemesi önem taşır.

Kayınvalide veya kayınpederin evi alacak ekonomik gücünün olmaması tek başına yeterli midir?

Hayır. Ekonomik yetersizlik önemli bir emaredir ancak tek başına bedelin eş tarafından ödendiğini veya mal kaçırma yapıldığını kanıtlamaz. Satıcıya yapılan ödemeler, banka kayıtları, kredi ve mal satışları gibi finansman kaynakları birlikte araştırılmalıdır.

Değerlendirme
İlginizi çekebilir:  Narsist Eşten Nasıl Boşanılır?

Yorum yapın