Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2021, 2019 ve 2010 tarihli kararları, yeni bir ilişkinin yoksulluk nafakasına etkisini üç farklı uyuşmazlık üzerinden ele almaktadır. İlk karar nafakanın bağlanmasında yoksulluk koşuluna, ikinci karar nişanlılık döneminde nafakanın artırılmasına, üçüncü karar ise fiilen evliymiş gibi yaşamanın ispatı üzerine mevcut nafakanın kaldırılmasına ilişkindir. Kararların kapsamı, incelenen talep ve hükme esas alınan olgular üzerinden belirlenmelidir.
HGK 2017/2667 E., 2021/413 K.: Fiilî Birlikteliğin Yoksulluk Koşuluna Etkisi
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 06.04.2021 tarihli, 2017/2667 E., 2021/413 K. sayılı kararında, başka biriyle gayriresmî evlilik ilişkisi içinde yaşayan ve bu kişiden çocuk sahibi olan eş yararına yoksulluk nafakasına hükmedilmesi uygun bulunmamıştır. İnceleme, boşanma davasında nafakanın ilk kez bağlanmasına ilişkin olup Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesindeki koşullar üzerinde yoğunlaşmaktadır.
Eşit kusur kabulünün nafaka talebine etkisi
Kararda tarafların boşanmaya sebep olan davranışları değerlendirilirken kusurlu eylemlerin sayısal toplamı esas alınmamıştır. Eylemlerin niteliği üzerinde durularak tarafların eşit kusurlu olduğu kabul edilmiştir. Eşlerden birinin daha önce kusurlu davranmış olmasının diğer eşe sadakat yükümlülüğüne aykırı davranma hakkı vermeyeceği belirtilmiştir.
Eşit kusur kabulü, nafaka isteyen eş bakımından “kusuru daha ağır olmama” koşulunu karşılamaktadır. Ancak bu kabul, nafaka talebinin kendiliğinden haklı olduğu anlamına gelmemektedir. Kurul, kusur değerlendirmesinden sonra yoksulluk şartını ayrıca incelemiş ve somut olayda bu şartın gerçekleşmediği sonucuna ulaşmıştır. Böylece karar, kusur koşulunun sağlanması ile ekonomik ihtiyacın varlığının birbirinden bağımsız olarak değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.
Ortak yaşamdan ekonomik ihtiyacın bulunmadığı sonucuna varılması
Kararın nafaka yönünden belirleyici gerekçesi, kadının başka biriyle gayriresmî evlilik ilişkisi içinde yaşamaya devam etmesidir. Kurul; mali ve sosyal durum araştırmaları, tanık anlatımları, dosyadaki kayıtlar ve taraf beyanları çerçevesinde bu ortak yaşamı kabul etmiş, geçimin de birlikte yaşanan kişi tarafından karşılanması gerektiği değerlendirmesine dayanmıştır. Bu gerekçeyle, zorunlu ihtiyaçlarını karşılayamayacak ölçüde yoksulluğa düşme koşulunun bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
Gerekçenin dikkat çeken yönü, değerlendirmeyi yalnızca nafaka isteyen eşin kendi geliriyle sınırlamamasıdır. Başka biriyle kurulan ve devam eden ortak hayat da ekonomik ihtiyaç değerlendirmesine dâhil edilmiştir. Bununla birlikte karar, gayriresmî birliktelik içindeki kişiye resmî eş sıfatıyla kanuni bir bakım veya nafaka yükümlülüğü getirmemektedir. İncelenen husus, boşanılan eşten istenen yoksulluk nafakasının koşullarıdır.
HGK 2017/2119 E., 2019/1142 K.: Nişanlılık Döneminde Nafaka Artırımı ve Dürüstlük Kuralı
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 05.11.2019 tarihli, 2017/2119 E., 2019/1142 K. sayılı kararında, nafaka alacaklısının evliliğe yönelen bir ilişkisinin bulunması ve dava sırasında yeniden evlenmesi bakımından, evlilik öncesi döneme ilişkin nafaka artırım talebinin reddedilemeyeceği kabul edilmiştir. Kararın temelinde, nişanlılık ile nafakayı sona erdiren resmî evlilik arasındaki hukuki ayrım bulunmaktadır.
Nişanlılığın kanuni sona erme sebepleri karşısındaki yeri
Kurul, Türk Medeni Kanunu’nun 176. maddesinde yeniden evlenmenin nafakayı kendiliğinden sona erdiren bir sebep olarak düzenlenmesine karşılık, nişanlılığın böyle bir sonuç doğurmadığını belirtmiştir. Nafakanın kaldırılmasını gerektiren başka bir koşul gerçekleşmediğinde, nişanlılık nedeniyle nafakanın artırılmasını isteme imkânı da ortadan kalkmamaktadır.
Bu değerlendirme, gelecekte gerçekleşmesi beklenen evliliğe bugünden nafakayı sona erdiren bir etki tanınmasını engellemektedir. Dava sırasında yapılan evlilik, önceki döneme ilişkin artırım talebini geriye dönük olarak hükümsüz kılmamaktadır. Kararda dava tarihi ile yeniden evlenme tarihi arasındaki dönem için nafakanın artırılması gerektiği benimsenmiştir.
Dürüstlük kuralıyla ilave bir ret sebebi oluşturulmaması
Kararda, evliliğe hazırlanan kişinin nafaka artırımı istemesinin Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesi kapsamında hakkın kötüye kullanılması sayılıp sayılamayacağı da incelenmiştir. Çoğunluk, dava tarihinde evli olmayan ve nafaka hakkı devam eden kişinin artırım talebini bu sebeple dürüstlük kuralına aykırı bulmamıştır.
Karşı oyda ise dava açıldığı sırada nişanlılık veya evlilik hazırlığı bulunup bulunmadığının araştırılması, böyle bir durumun belirlenmesi hâlinde talebin dürüstlük kuralı bakımından reddedilmesi gerektiği savunulmuştur. Bu yaklaşım çoğunluk tarafından benimsenmemiştir. Kararın hukuki sonucu, nişanlılık nedeniyle talebin reddi yönündeki karşı oy üzerinden açıklanamaz.
Çoğunluğun yaklaşımı, kanunda nafakayı sona erdirmeyen bir olgunun, yalnızca dürüstlük kuralına başvurularak aynı sonuca bağlanmasına sınır getirmektedir. Bu sınır, fiilen evliymiş gibi yaşamanın veya yoksulluğun ortadan kalkmasının ayrıca ileri sürülüp ispatlandığı uyuşmazlıkları kapsamamaktadır.
Taraflarca getirilme ilkesinin uyuşmazlığa etkisi
Hukuk Genel Kurulu, davalının cevap dilekçesinde evliliğe giden bir ilişki vakıasına dayanmadığını da değerlendirmiştir. Hâkimin hukuki nitelendirme yetkisinin, taraflarca ileri sürülmeyen vakıaları kendiliğinden uyuşmazlığa dâhil etme yetkisi vermediği vurgulanmıştır.
Bu yönüyle karar, maddi hukuk değerlendirmesinin yanında usul hukuku bakımından da önem taşımaktadır. Nafaka talebine karşı ileri sürülen ilişkinin niteliği, hem kanuni koşullar hem de iddia ve savunmanın usulüne uygun biçimde ortaya konulması bakımından incelenmelidir.
HGK 2010/3-634 E., 2010/677 K.: Fiilen Evliymiş Gibi Yaşamanın İspatı
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 22.12.2010 tarihli, 2010/3-634 E., 2010/677 K. sayılı kararında, imam nikâhlı birlikteliğe ilişkin tanık anlatımları ile bunları destekleyen fotoğraflar, fiilen evliymiş gibi yaşamanın ispatı için yeterli kabul edilmiştir. Kurul, yoksulluk nafakasının kaldırılması gerektiği yönündeki Özel Daire gerekçesini benimsemiştir.
Tanık anlatımları ile fotoğrafların birbirini doğrulaması
Kararda değerlendirilen deliller, nafaka alacaklısının yakınlarına imam nikâhıyla evlendiğini söylemesiyle sınırlı değildir. Tarafların birbirlerini ziyaret etmeleri, görüşmelerin tanıklar tarafından gözlemlenmesi, para gönderilmesine ilişkin anlatımlar ve ev ortamında veya stüdyoda çekilmiş fotoğraflar da incelemeye dâhil edilmiştir.
Tanık anlatımlarının tamamının duyuma dayalı sayılamayacağı kabul edilmiştir. Fotoğraflardaki yakınlığın da anlatımları doğruladığı belirtilerek deliller arasında karşılıklı bir destek ilişkisi kurulmuştur. Kararın ispat bakımından önemi, her bir delilin tek başına kesin sonuç vermesini aramak yerine, delillerin aynı birlikteliği doğrulayan içeriğinin değerlendirilmesidir.
Bu kabul, birlikte çekilmiş herhangi bir fotoğrafın nafakanın kaldırılmasına yeterli olduğu anlamına gelmemektedir. Fotoğrafların ispat gücü, karardaki diğer anlatımlar ve somut ilişki olgularıyla bağlantısı içinde kabul edilmiştir.
Kaldırma sebebinin dinî törenle sınırlı olmaması
Kararda uygulanan Türk Medeni Kanunu’nun 176. maddesindeki sebep, evlenme olmaksızın fiilen evliymiş gibi yaşamadır. İmam nikâhına ilişkin anlatımlar, bu yaşamın varlığını gösteren deliller arasında yer almaktadır. Hukuki değerlendirme, yalnızca dinî bir tören yapılıp yapılmadığı üzerinden kurulmamıştır.
Kararın bir diğer önemli yönü, nafaka alacaklısının kendisini yoksulluktan kurtaracak kişisel gelirinin bulunmamasının, fiilî evlilik ispatlandığında nafakanın devamını sağlamamasıdır. Fiilen evliymiş gibi yaşama, kanunda yoksulluğun ortadan kalkmasından ayrı bir kaldırma sebebi olarak düzenlenmiştir. Bu nedenle mevcut nafakanın kaldırılması bakımından kişisel gelir araştırması ile fiilî birlikteliğin ispatı aynı hukuki koşula karşılık gelmemektedir.
Üç Kararın Birlikte Değerlendirilmesi
2021 tarihli karar, fiilî birlikteliği nafakanın bağlanmasında aranan yoksulluk koşulu içinde değerlendirmektedir. 2010 tarihli karar ise bağlanmış nafakanın kaldırılmasında, fiilen evliymiş gibi yaşamanın bağımsız bir kanuni sebep olmasına dayanmaktadır. Benzer ilişki olgularına rağmen talepler ve uygulanan hukuki değerlendirme farklıdır.
2019 tarihli nişanlılık kararı, bu iki kararın kapsamını belirlemek bakımından önemlidir. Evliliğe yönelen bir ilişkinin varlığı, devam eden fiilî evlilikle aynı kabul edilmemiştir. Nişanlılık döneminde nafaka hakkının sürmesi ve koşulları varsa artırılabilmesi, fiilî birliktelik ispatlandığında nafaka talebinin reddedilmesi veya mevcut nafakanın kaldırılmasıyla çelişmemektedir.
Kararların uygulanmasında önce talebin nafakanın bağlanmasına, artırılmasına veya kaldırılmasına mı ilişkin olduğu belirlenmeli; ardından ileri sürülen ilişkinin hangi somut olgularla kanıtlandığı incelenmelidir. Böylece nişanlılık hakkındaki kabulün fiilî evlilik uyuşmazlığına, fiilî evlilik hakkındaki gerekçenin ise yalnızca bir duygusal ilişkinin bulunduğu olaya taşınması önlenir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2017/2667 E. , 2021/413 K.
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi (Aile Mahkemesi Sıfatıyla)
1. Taraflar arasındaki “boşanma” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … 2. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar, tarafların temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı taraf vekillerince temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili 04.07.2013 tarihli dava dilekçesinde; tarafların 13.08.2007 tarihinde evlendiklerini, ortak bir çocuklarının bulunduğunu, davalının birlik görevlerini yerine getirmediğini, müvekkilini ve ortak çocuğu bir daha almak istemediğini söyleyerek davacının ailesinin yanına bıraktığını, maddi destekte bulunmadığını, bunun üzerine müvekkilinin TMK’nın 197. maddesine dayalı bağımsız tedbir nafakası davası açtığını, davanın kabul edildiğini, davalının evlilik süresince müvekkiline fiziksel şiddet uyguladığını, küfür ettiğini, fiili ayrılık döneminde telefon ve internet yoluyla tehdit ve hakaret içerikli sözler söylediğini, bununla ilgili yargılandığı gibi ayrıca sadakat yükümlülüğüne de aykırı davrandığını ileri sürerek tarafların boşanmalarına, velayetin anneye verilmesine, çocuk yararına 500TL tedbir-iştirak ve müvekkili yararına 600TL tedbir yoksulluk nafakası ile 50.000TL maddi, 30.000TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı 03.12.2013 tarihli cevap dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, davacının birlik görevlerine yerine getirmediğini, sürekli ailesine gittiğini, her iş dönüşü eşini babasının evinden almak zorunda kaldığını, bu durumun huzursuzluk yarattığını, davacının internet üzerinden… isimli şahısla sevgili olarak görüşmeler yaptığını, bu sebeple …’in boşandığını, davacının sadakat yükümlülüğüne aykırı davranışları nedeni ile boşanma dışında kalan taleplerin reddine karar verilmesini talep etmiştir.
Mahkeme Kararı:
6. … 2. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesinin 25.02.2014 tarihli ve 2013/170 E., 2014/102 K. sayılı kararı ile; tarafların 13.08.2007 tarihinde evlendikleri ve ortak bir çocuklarının bulunduğu, yaklaşık iki buçuk yıl birlikte yaşadıkları, bu sürede sürekli tartıştıkları, erkek eşin davacıyı istemediğini söyleyerek eşini ve ortak çocuğu ailesinin yanına bıraktığı, bu tarihten itibaren kadın eşin çocuğuyla birlikte beş yıl süreyle baba evinde kaldığı, sonrasında kadın eşin bir başkasıyla gayrıresmî olarak birlikte yaşadığı, erkek eşin de bir başkasıyla ilişkisinin olduğu, her iki tarafın da boşanmayı istediği ve kusurlu oldukları, evlilik birliğinin temelinden sarsıldığı ancak bu sarsılmaya ilk olarak eşini ve çocuğunu ailesinin yanına bırakıp beş yıl boyunca arayıp sormadığı gibi maddi-manevi destek olmayan erkek eşin sebep olduğu, sonrasında her iki tarafın da sadakat yükümlülüğüne aykırı davrandıkları gerekçesiyle erkek eşin ağır, kadın eşinse az kusurlu olduğu gerekçesiyle tarafların boşanmalarına, velayetin anneye verilmesine, çocuk yararına 150TL iştirak ve kadın yararına 150TL yoksulluk nafakası ile 3.000TL maddi, 3.000TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
7. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 30.04.2015 tarihli ve 2014/23026 E., 2015/8972 K. sayılı kararı ile;
“…Hüküm davacı kadın tarafından tazminatlar ve nafakaların miktarı ve müşterek çocuk ile baba arasındaki şahsi ilişki tesisi yönünden; davalı erkek tarafından ise kusur belirlemesi, tazminatlar ile velayet yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davacı kadının tüm, davalı erkeğin aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.
2-Mahkemece davalı erkeğin “ağır kusurlu” olduğu kabul edilerek tarafların boşanmalarına karar verilmiştir. Oysa yapılan soruşturma ve toplanan delilerden; davalının istemediğini söyleyerek eşini ve müşterek çocuğu eşinin babaevine bıraktığı, eşine hakaret ve tehdit ettiği, başkası ile nişanlandığı; davacı kadının ise sadakatsiz olduğu, halen başkasıyla yaşadığı ve ondan çocuğu olduğu anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu duruma göre, boşanmaya sebep olan olaylarda tarafların eşit kusurlu olduğunun kabulü gerekir. Bu husus dikkate alındığında Türk Medeni Kanununun 174/1-2. maddesi gereğince, davacı kadının maddi ve manevi tazminat taleplerinin reddi gerekirken lehine maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi doğru bulunmamıştır.
3-Toplanan delillerden davacı kadının davanın devamı sırasında bir başkası ile gayri resmi şekilde birlikte olduğu ve halen o kişiyle yaşadığı kanıtlanmıştır. Eşler evlilik devam ettiği sürece birbirlerine sadakatle yükümlüdürler. Bu durumda davacı kadının yoksulluk nafakası talebinin reddi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmamıştır,…” gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur.
Direnme Kararı:
8. … 2. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesinin 29.12.2015 tarihli ve 2015/739 E., 2015/645 K. sayılı kararı ile bozma öncesi kararda yer alan gerekçenin yanında; ilk olarak tarafların boşanmaya sebep olan olaylarda gerçekleşen kusurlu davranışlarının sayısal olarak karşılaştırılmasında erkek eşin beş kusuru olduğu kadın eşinse başka biriyle yaşamak şeklinde bir kusurunun bulunduğu, ikinci olarak tarafların kusurlu davranışlarının niteliğine bakıldığında erkeğin, eşini istemediğini söylemesi evlilikte sevgi yükümlülüğüne, eşini ve ortak çocuğu ailesinin evine bırakması koruma-kollama ve geçim sağlama yükümlülüğüne, eşine hakaret etmesi saygı yükümlülüğüne, eşini tehdit etmesi suç işlememe yükümlülüğüne, başkası ile nişanlanması ise sadakat yükümlülüğüne aykırılık oluşturduğu, kadının da başkasıyla yaşamasının sadakat yükümlülüğüne aykırılık oluşturduğu, son olarak da; ekonomik ve psikolojik açıdan, davalının davacıyı baba evine bıraktığı, beş yıl arayıp sormadığı, maddi ve manevi destek olmadığı, kadının ev hanımı olduğu ve gelirinin bulunmadığı, ihtiyaçlarının babası tarafından karşılandığı, davalının tüm kusurlarına rağmen davacının beş yıl beklediği, toplum düzeni ve objektif şartlar dikkate alındığında o ana kadar kusursuz olan kadın eşin bu kadar yıl beklemesinin ödüllendirilmesi gerektiği, davacının yapmış olduğu gayriresmî evliliği geçimini sağlamak zorunluluğu açısından değerlendirmenin yararlı olacağı, sonuç olarak dava konusu olayda davalının gerek sayısal, gerek nitelik, gerekse de ekonomik ve psikolojik ölçütler çerçevesinde ağır kusurlu olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
9. Direnme kararı yasal süresi içinde taraf vekillerince temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
10. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık somut olayda;
10.1. Boşanmaya sebep olan olaylarda Yerel Mahkeme ile Özel Daire arasında uyuşmazlık konusu olmayarak gerçekleştiği kabul edilen kusurlu davranışların tamamı bir bütün olarak değerlendirildiğinde tarafların eşit kusurlu olup olmadıkları, buradan varılacak sonuca göre davacı eş yararına maddi-manevi tazminat şartlarının oluşup oluşmadığı,
10.2. Davacı eşin bir başkasıyla gayriresmî şekilde birlikte yaşamasının ispatlanmış olması karşısında davacı yararına yoksulluk nafakası şartlarının oluşup oluşmadığı noktalarında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
A) Boşanmaya sebep olan olaylarda tarafların eşit kusurlu olup olmadıkları, burada varılacak sonuca göre davacı eş yararına maddi-manevi tazminat şartlarının oluşup oluşmadığına ilişkin olarak yapılan değerlendirmede;
11. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili kanun maddeleri ve kavramların incelenmesinde yarar görülmektedir.
12. Bilindiği üzere 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “Evlilik birliğinin sarsılması” başlıklı 166. maddesinin bir ve ikinci fıkraları;
“Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir.
Yukarıdaki fıkrada belirtilen hâllerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir.” hükmünü taşımaktadır.
13. Genel boşanma sebeplerini düzenleyen ve yukarıya alınan madde hükmü, somutlaştırılmamış veya ayrıntıları ile belirtilmemiş olması nedeniyle evlilik birliğinin sarsılıp sarsılmadığı noktasında hâkime çok geniş takdir hakkı tanımıştır. Bu bağlamda evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedeniyle boşanma davası açan davacının, davasının kabul edilerek, boşanma kararı elde edebilmesi için iki koşulun gerçekleştiğini kanıtlamış olması gerekir. Bunlardan ilkinde davacı; kendisinden, evlilik birliğinin devamı için gereken “ortak hayatın sürdürülmesi” olgusunun artık beklenmeyecek derecede birliğin temelinden sarsıldığını, ikinci olarak “temelden sarsılmanın” karşı tarafın kusurlu davranışları sonucu gerçekleştiğini ispatlamak zorundadır.
14. Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki; söz konusu hüküm uyarınca evlilik birliği, eşler arasında ortak hayatı çekilmez duruma sokacak derecede temelinden sarsılmış olduğu takdirde, eşlerden her biri kural olarak boşanma davası açabilir ise de, Yargıtay bu hükmü tam kusurlu eşin dava açamayacağı şeklinde yorumlamaktadır. Çünkü tam kusurlu eşin boşanma davası açması tek taraflı irade ile sistemimize aykırı bir boşanma olgusunu ortaya çıkarır. Boşanmayı elde etmek isteyen kişi karşı tarafın hiçbir eylem ve davranışı söz konusu olmadan, evlilik birliğini, devamı beklenmeyecek derecede temelinden sarsar, sonra da mademki “birlik artık sarsılmıştır” diyerek boşanma doğrultusunda hüküm kurulmasını talep edebilir. Böyle bir düşünce, kimsenin kendi eylemine ve tamamen kendi kusuruna dayanarak bir hak elde edemeyeceği yönündeki temel hukuk ilkesine aykırı düşer (TMK m.2). Nitekim benzer ilkeye HGK’nın 04.12.2015 tarihli ve 2014/2-594 E., 2015/2795 K. sayılı kararında da değinilmiştir. Bu durumda kusur ilkesine göre genel sebeple (TMK m. 166/1) boşanmaya karar verebilmek için davalının az da olsa kusurlu olması gerekir.
15. Yargıtay boşanma davalarında temyiz incelemesi aşamasının daha sağlıklı yürütülebilmesi amacıyla; her bir davada verilecek olan boşanma kararı, fer’ileri ve boşanmanın mali sonuçları yönünden yapılacak denetlemeye uygun şekilde, tarafların boşanmaya sebep olan olaylarda gerçekleşen kusurlu davranışları belirtildikten sonra eşlerin kusur durumlarının “kusursuz, az kusurlu, eşit kusurlu, ağır kusurlu veya tam kusurlu eş” şeklinde belirlenmesi gerektiğini belirtmiştir. Yine Yargıtay, 03.07.1978 tarihli, 5/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararıyla da “kimin daha fazla kusurlu olduğunu tayin hususunda önceden bir ölçü konulamayacağına ve bu hususta bir içtihadı birleştirmeye gidilemeyeceğine” karar vererek her bir boşanma davasında tarafların boşanmaya esas teşkil eden kusur durumlarının kendine özgü ve o evliliğe münhasır olduğunu kabul etmiştir.
16. Bu açıklamalar kapsamında eldeki davaya gelince; yerel mahkemece boşanmaya sebep olan olaylarda erkek eşin ağır, kadın eşin ise az kusurlu olduğu belirtilerek boşanmaya karar verilmiştir. Özel Daire ise boşanmaya sebep olan olaylarda tarafların gerçekleştirdikleri kusurlu davranışlara göre eşit kusurlu oldukları gerekçesiyle kararı bozmuştur. Dosya kapsamı bir bütün olarak değerlendirildiğinde; yerel mahkeme ve Özel Daire arasında gerçekleştiği hususunda uyuşmazlık bulunmayan olaylara göre, erkek eşin istemediğini söyleyerek eşini ve ortak çocuğu kadın eşin babasının evine bıraktığı, birlik görevlerini yerine getirmediği, eşine hakaret ve tehdit ettiği, başkası ile nişanlandığı buna karşılık kadın eşin de beş yıl ayrı yaşadıktan sonra sadakat yükümlülüğüne aykırı davranarak bir başkası ile gayriresmî şekilde evlendiği ve ondan çocuk sahibi olduğu anlaşılmaktadır. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde; direnme kararında erkek eşin kusurlu davranışlarının kadın eşe göre her ne kadar sayısal üstünlüğünden bahsedilmiş ise de, kadın eşin evli olduğu halde başka bir erkekle gayriresmî olarak birlikte yaşadığı, hatta çocuk sahibi olduğu ve halen o erkekle yaşadığı, tarafların boşanmaya sebep olan olaylarda gerçekleştirdikleri kusurlu davranışlarının sayısal olarak toplamından ziyade eylemlerin niteliklerinin kusur durumlarını etkileyeceği gibi, kusurlu davranışların ilkini hangi eşin gerçekleştirdiği olgusunun da kusurların ağırlığının belirlenmesinde sonuca etkisinin bulunmadığı, bir başka ifade ile eşlerden birinin gerçekleştirdiği kusurlu bir eylemin diğer eşe de kusurlu eylemde bulunma hakkı vermediği, tarafların kusurlu davranışlarının gerçekleşme tarihi ve sırasına bakılmaksızın, davanın açıldığı tarihte evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına neden olan olayların bütün olarak birlikte değerlendirilerek eşlerin kusur ağırlığının belirlenmesinin gerekmesinin karşısında, erkek eşin kusurlu davranışlarının kadın eşe bir başka erkekle yaşama hakkı vermediği hususu gözetildiğinde tarafların boşanmaya sebep olan olaylarda eşit kusurlu oldukları tartışmasızdır.
17. Hâl böyleyken yerel mahkemece, somut olaya uygun ve aynı yönlere işaret eden bozma kararına uyulması gerekirken erkek eşin ağır kusurlu olduğunun kabulü ile bu hatalı kusur belirlemesine bağlı olarak kadın eş yararına tazminatlara hükmedilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.
B) Davacı eşin bir başkasıyla gayriresmî şekilde birlikte yaşamasının ispatlanmış olması karşısında, davacı yararına yoksulluk nafakası şartlarının oluşup oluşmadığı hususuna gelince;
18. Öncelikle belirtilmelidir ki, boşanma ile yoksulluğa düşecek olan eş lehine hükmedilen yoksulluk nafakası boşanma davasında verilen “boşanma hükmü” kesinleştikten sonra işlemeye başlayacaktır.
19. Yoksulluk nafakası da boşanmanın eşlerle ilgili mali sonuçlarından biri olup TMK’nın 175. maddesinde:
“Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir.
Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz.” şeklinde düzenlenmiştir.
20. TMK’nin 175. maddesinde geçen “yoksulluğa düşecek” kavramından ne anlaşılması gerektiği konusunda yasal bir tanımlama olmaması karşısında bu husus yargısal uygulamada kurallara bağlanmıştır. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.10.1998 tarihli ve 1998/2-656 E., 688 K.; 16.05.2007 tarihli ve 2007/2-275 E., 275 K.; 20.06.2019 tarihli ve 2017/2-2424, 2019/751 K. sayılı kararlarında; “yeme, giyinme, barınma, sağlık, ulaşım, kültür, eğitim” gibi bireyin maddi varlığını geliştirmek için zorunlu ve gerekli görülen harcamaları karşılayacak düzeyde geliri olmayanların “yoksul” kabul edilmesi gerektiği benimsenmiştir. Başka bir ifadeyle, geçimini kendi mali kaynakları ve çalışma gücüyle sağlama imkânından yoksun olan taraf diğer koşulları da varsa yoksulluk nafakası talep edebilecektir.
21. Ayrıca madde metninden de anlaşıldığı üzere yoksulluk nafakası isteminde bulunan tarafın kusurunun daha ağır olmaması gerekmektedir. Eş söyleyişle, boşanmaya sebep olan olaylarda tam kusurlu ya da ağır kusurlu eş lehine yoksulluk nafakasına hükmedilemeyecektir. Yine, yoksulluk nafakası, boşanmadan sonra yoksulluğa düşecek olan tarafı koruma amacına yönelik olduğu içindir ki, boşanmış olan yoksul tarafa verilecek olan yoksulluk nafakası, hiçbir surette diğer tarafa yükletilen bir ceza veya tazminat niteliğinde olmayacaktır. Şayet böyle olsaydı, sadece boşanmada kusuru olan eşten istenebilmesi gerekirdi. Oysa, maddede açıkça belirtildiği gibi, kusursuz eş dahi yoksulluk nafakası ödemekle yükümlüdür.
22. Evlilik birliğinde eşler arasında geçerli olan dayanışma ve yardımlaşma yükümlülüğünün, evlilik birliğinin sona ermesinden sonra da kısmen devamı niteliğinde olan yoksulluk nafakasının özünde, sosyal ve ahlâki düşünceler yer almaktadır. Yoksulluk nafakası, bir bakıma evlilik birliği devam ettiği sürece söz konusu olan karşılıklı bakım ve geçindirme ödevinin devam ettirilmesi anlamını taşımaktadır (Akıntürk, T./Ateş, D., Aile Hukuku, C. 2, … 2019, s. 302).
23. Yoksulluk nafakasının amacı hiçbir zaman nafaka alacaklısını zenginleştirmek değildir. Yoksulluk nafakasıyla, boşanma sonucunda yoksulluk içine düşen eşin asgari yaşam gereksinimlerinin karşılanması düşünülmüştür. Yoksulluk nafakasına hükmedilebilmesi için nafaka talep eden eşin boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek olmasının yanı sıra, nafaka talep edilen eşin de nafaka ödeyebilecek ekonomik gücünün bulunması, diğer bir ifadeyle kendi kusurundan kaynaklanmamak koşuluyla yoksul olmaması gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında, yoksulluk nafakasının sosyal ve ahlaki düşüncelere dayanması özelliği, sadece nafaka talep eden tarafa nafaka verilmesinde değil, aynı zamanda nafaka talep edilen tarafın nafaka ödeyebilecek ekonomik gücünün bulunması koşulunda da kendisini göstermektedir.
24. Bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında; taraflara ait malî ve sosyal durum araştırma tutanakları, tanık ifadeleri, dosyada mevcut kayıtlar ve taraf beyanları, yoksulluk nafakasının niteliği ve hakkaniyet ilkesi dikkate alındığında, davacı kadın eşin bir başkası ile gayriresmî şekilde evlendiği ve bu kişi ile birlikte yaşadığı, bunun doğal sonucu olarak geçiminin de birlikte yaşadığı kişi tarafından karşılanması gerektiği, bu durumda kadın eşin maddi varlığını geliştirmek için zorunlu ve gerekli görülen harcamaları karşılayamayacak şekilde yoksulluğa düşmüş olduğundan bahsedilemeyeceği gözetilmeksizin yararına yoksulluk nafakasına hükmedilmiş olması doğru olmamıştır.
25. Diğer yandan, mahkemece direnme kararı öncesi verilen ilk hüküm; davacı tarafından, ortak çocuk ile baba arasında kurulan kişisel ilişkinin süresi ve ortak çocuk yararına takdir olunan iştirak nafakasının miktarına yönelik temyiz edilmiş olup; Özel Dairenin onama kararı ile hüküm, kişisel ilişki ve iştirak nafakası yönlerinden kesinleşmiş olduğundan davacı vekilinin kesinleşen bu yönlere ilişkin temyiz itirazları incelenmemiştir.
26. O hâlde, yukarıda yazılı bu genişletilmiş gerekçelerle Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı olup direnme kararı bozulmalıdır.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile;
Kusur belirlemesi ve tazminatlara ilişkin direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı (III-A),
Yoksulluk nafakasına ilişkin direnme kararının ise Özel Daire bozma kararında gösterilen ve yukarıda açıklanan genişletilmiş gerekçe ve nedenlerden dolayı (III-B),
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine,
Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 06.04.2021 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2010/3-634 E. , 2010/677 K.
MAHKEMESİ : Çankırı 2.Asliye Hukuk Mahkemesi
TARİHİ : 07.06.2010
NUMARASI : 2010/215 E-2010/319 K.
Taraflar arasındaki “Nafakanın Kaldırılması” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Çankırı 2.Asliye Hukuk (Aile Mahkemesi Sıfatıyla) Mahkemesince davanın “kısmen kabul-kısmen reddine” dair verilen 07.10.2009 gün ve 2009/131 Esas, 2009/403 karar sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 3.Hukuk Dairesinin 22.01.2010 gün ve 2009/21111-2010/634 Karar sayılı ilamı ile;
(“…Dava dilekçesinde; tarafların 2005 yılında boşandıkları, davalı lehine yoksulluk, müşterek çocuk lehine ise iştirak nafakasına hükmedildiği, oysa ki müşterek çocuğun 18 yaşını doldurduğu davalı eski eşin ise imam nikahı kıydırarak başka bir şahısla birlikte yaşadığı ileri sürülerek yoksulluk ve iştirak nafakalarının kaldırılmasına karar verilmesi istenilmiştir.
Mahkemece; tanık beyanlarının görgüye dayalı olmadığı, delil olarak sunulan fotoğrafların ise ne amaçla çekildiğinin anlaşılmadığı, davalı kadını yoksulluktan kurtaracak bir gelirinin de bulunmadığı gerekçesiyle yoksulluk nafakasının kaldırılması isteminin reddine, iştirak nafakasının kaldırılması isteminin ise kabulüne karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Her ne kadar temyiz isteminin duruşmalı olarak incelenmesi talep edilmiş ise de, davanın niteliği gereğince istemin reddi gerekmiştir.
Türk Medeni Kanununun 176/3.maddesinde, yararına yoksulluk nafakası takdir edilen kadının evlenme olmaksızın fiilen evliymiş gibi yaşaması halinde mahkeme kararı ile nafakanın kaldırılacağı öngörülmüştür.
Somut olayda; davalının ablası ve yeğeni olan şahıslar davacı tanığı sıfatıyla dinlenilmiş, bizzat davalının hoca nikahıyla evlendiğini kendilerine söylediğini, hatta zaman zaman davalının bu kişi ile görüşmek için Antalya’ya gittiğini, o kişinin de davalının yaşadığı yere geldiğini ve para gönderdiğini beyan etmişlerdir. Davalının oğlu da; annesinin imam nikahlı evli olduğunu söylediğini, Antalya’ya gittiklerinde de kendilerinin yanında bu adamla görüştüğünü beyan etmiştir. Bunlar dışında davacı tarafından davalının birlikte yaşadığı ileri sürülen şahısla çektirdiği bir kısım fotoğraflar da delil olarak dosyaya sunulmuştur. Bir kısmı ev ortamında bir kısmı ise stüdyoda çekildiği anlaşılan fotoğraflarda davalı ile imam nikahı kıydırdığı iddia edilen şahıs arasındaki yakınlık davacı tanıklarının beyanlarını doğrular niteliktedir. Kaldı ki, tanık beyanlarının tümden duyuma dayalı olduğu da söylenemez.
O halde; davacı tarafın dayandığı delillerle davasını ispat ettiği nazara alınıp yoksulluk nafakasının da kaldırılmasına karar verilmesi gerekirken delillerin hatalı değerlendirilerek istemin reddi doğru olmayıp, bozmayı gerektirmiştir…”)
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN : Davacı vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
S O N U Ç : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Dairenin bozma kararında açıklanan nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 22.12.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2017/2119 E. , 2019/1142 K.
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi (Aile Mahkemesi Sıfatıyla)
Taraflar arasındaki “yoksulluk nafakasının artırılması” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Edremit 2. Asliye Hukuk Mahkemesince (Aile Mahkemesi Sıfatıyla) davanın reddine dair verilen 20.02.2014 tarihli ve 2013/363 E., 2014/88 K. sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 17.12.2014 tarihli ve 2014/10596 E., 2014/16749 K. sayılı kararı ile;
“…Davacı dilekçesinde; müvekkili lehine Edremit 2.Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2007/662 esas, 2008/603 karar sayılı dosyası ile takdir edilen aylık 275,00 TL yoksulluk nafakasının dava tarihinden itibaren aylık 800,00 TL’ye çıkartılmasını, dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.
Davalı dilekçesinde; davanın reddini savunmuştur.
Davalı vekili 07.02.2014 havale tarihli beyan dilekçesi ile; davacı …’in 22.12.2013 tarihinde Ulaş Şükrü Mert isimli şahısla evlendiğini, davacı tarafın yeniden evlenmesiyle davalıdan nafaka alacağının ortadan kalktığını, işbu nafakanın kaldırılmasına ilişkin davanın da konusuz kaldığını, bu nedenlerle konusuz kalan davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
Davacı vekili hazır bulunduğu celsedeki beyanı ile; davacının 22.12.2013 tarihinde bir evlilik yaptığını, bu tarihe kadarki zaman itibariyle nafakanın artırılmasını talep etmiştir.
Yerel mahkemece; ”…TMK’nun 176.maddesine göre tarafın yeniden evlenmesi halinde hükmedilen nafakanın kendiliğinden kalkacağı; davacı tarafın mahkememizin iş bu davasının 29.07.2013 tarihinde açtıktan sonra 22.12.2013 tarihinde yeni bir evlilik yaptığı, davacı tarafın evlilik yolunda ilerlediği bir ilişkisi varken ki davayı açmasından çok kısa bir süre sonra yeniden evlenmiş olması nedeniyle bu kanaate varılmış olmakla iş bu davayı açmasının da samimi olmadığı, davanın yasal şartlarının da oluşmadığı anlaşılmış olduğundan” gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, sair temyiz itirazları yerinde değildir.
Uyuşmazlık 2008 yılında davacı lehine hükmolunan 275 TL yoksulluk nafakasının 800 TL ye çıkarılması istemine ilişkindir.
4721 sayılı TMK.nun 175.maddesi gereğince; “Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, diğer taraftan mali gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir.” Aynı kanunun 176/4.maddesinde ise; “Tarafların mali durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin gerektirdiği hallerde iradın artırılması veya azaltılmasına karar verilebilir”. Aynı şekilde 176/3.maddesi uyarınca; irat biçiminde ödenmesine karar verilen maddi tazminat veya nafaka, alacaklı tarafın yeniden evlenmesi ya da taraflardan birinin ölümü halinde kendiliğinden kalkar; alacaklı tarafın evlenme olmaksızın fiilen evliymiş gibi yaşaması, yoksulluğunun ortadan kalkması ya da haysiyetsiz hayat sürmesi halinde mahkeme kararıyla kaldırılır”.
Anılan yasal düzenlemeye göre, iradın arttırılması veya azaltılması için ya tarafların mali durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin bunu sağlaması gerekmektedir.
Nafakanın artırılması istemine ilişkin iş bu davanın açılış tarihi; 29.07.2013, davacının evlilik tarihi ise 22.12.2013’dür. Her dava açıldığı tarihdeki koşullara göre değerlendirilir ilkesi gereğince; dava tarihindeki şartlara göre; davalının yoksulluğunun ortadan kalkmadığı kabul edilerek, evlilik tarihine kadar olan süre yönünden tarafların sosyo- ekonomik durumları nazara alınarak belirlenecek miktar nispetinde davanın kabulü gerekirken; dava tarihinden sonra yargılama sürecinde yapılan evlilik nedeniyle davanın reddi cihetine gidilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir. …”
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, yoksulluk nafakasının artırılması istemine ilişkindir.
Davacı vekili; müvekkili lehine Edremit 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 24.10.2008 tarihli ve 2007/662 E., 2008/603 K. sayılı kararı ile takdir edilen aylık 275,00TL yoksulluk nafakasının dava tarihinden itibaren aylık 800,00TL’ye çıkartılmasını ve dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faize hükmedilmesini talep etmiştir.
Davalı vekili; davanın reddini savunmuştur.
Yerel Mahkemece; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK)’nun 176. maddesine göre tarafın yeniden evlenmesi hâlinde hükmedilen nafakanın kendiliğinden kalkacağı; davacı tarafın 29.07.2013 olan dava tarihinden sonra 22.12.2013 tarihinde yeni bir evlilik yaptığı, davacı tarafın evlilik yolunda ilerlediği bir ilişkisi varken iş bu davayı açmakta samimi olmadığı, dava tarihinden çok kısa bir süre sonra yeniden evlenmiş olması nedeniyle bu kanaate varıldığı, davanın yasal şartlarının oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Davacı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.
Yerel mahkemece; davacının iş bu davayı açarken nişanlılık aşamasında olduğu, her ne kadar TMK’nın 175. maddesinde düzenlenen nafakanın kaldırılması halleri somut olayda resmî ve şekli olarak yok ise de gerçekte evlilik yolunda ilerlediği bir süreçte yoksulluk nafakasının artırılması davası açmasının TMK’nın 2. maddesindeki dürüstlük kuralıyla bağdaşmayacağı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda 4721 sayılı TMK’nın 175. maddesi, 176. maddesinin 3 ve 4. fıkraları ile her dava açıldığı tarihteki koşullara göre değerlendirilir ilkesi karşısında, dava tarihinden sonra yargılama sırasında davacının yaptığı evlilik nedeniyle yoksulluk nafakasının artırılması davası açmasının TMK’nın 2. maddesinde düzenlenen dürüstlük kuralına aykırı olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre davanın reddinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle yoksulluk nafakası hakkında açıklama yapılmasında yarar vardır:
Yoksulluk nafakası boşanmanın eşlerle ilgili mali sonuçlarından biri olup TMK’nın 175. maddesi:
“Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir.
Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz” hükmünü içermektedir.
Maddede geçen “yoksulluğa düşecek” kavramından ne anlaşılması gerektiği konusunda yasal bir tanımlama olmaması karşısında bu husus yargısal uygulamada kurallara bağlanmıştır. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 07.10.1998 tarihli ve 1998/2-656 E., 688 K.; 16.05.2007 tarihli ve 2007/2-275 E., 275 K.; 11.03.2009 tarihli ve 2009/2-73 E., 2009/118 K. sayılı kararlarında; “yeme, giyinme, barınma, sağlık, ulaşım, kültür ve eğitim” gibi bireyin maddi varlığını geliştirmek için zorunlu ve gerekli görülen harcamaları karşılayacak düzeyde geliri olmayanların “yoksul” kabul edilmesi gerektiği benimsenmiştir.
Yoksulluk nafakası, boşanmadan sonra yoksulluğa düşecek olan tarafı koruma amacına yönelik olduğu içindir ki, boşanmış olan yoksul tarafa verilecek olan yoksulluk nafakası, hiçbir surette diğer tarafa yükletilen bir ceza veya tazminat niteliğinde değildir. Şayet böyle olsaydı, sadece boşanmada kusuru olan eşten istenebilmesi gerekirdi. Oysa ki, maddede açıkça belirtildiği gibi kusursuz eş dahi yoksulluk nafakası ödemekle yükümlüdür. Yoksulluk nafakası, bir bakıma evlilik birliği devam ettiği sürece söz konusu olan karşılıklı bakım ve geçindirme ödevinin devam ettirilmesi anlamını taşımaktadır (Akıntürk T./Ateş D: Türk Medeni Hukuku, Aile Hukuku, İkinci Cilt, Ocak 2019, s. 302).
TMK’nın “Tazminat ve nafakanın ödenmesi” başlıklı 176. maddesi ise;
“Maddi tazminat ve yoksulluk nafakasının toptan veya durumun gereklerine göre irat biçiminde ödenmesine karar verilebilir.
Manevi tazminatın irat biçiminde ödenmesine karar verilemez.
İrat biçiminde ödenmesine karar verilen maddi tazminat veya nafaka, alacaklı tarafın yeniden evlenmesi ya da taraflardan birinin ölümü halinde kendiliğinden kalkar; alacaklı tarafın evlenme olmaksızın fiilen evliymiş gibi yaşaması, yoksulluğunun ortadan kalkması ya da haysiyetsiz hayat sürmesi halinde mahkeme kararıyla kaldırılır.
Tarafların mali durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin gerektirdiği hallerde iradın artırılması veya azaltılmasına karar verilebilir.
Hâkim, istem hâlinde, irat biçiminde ödenmesine karar verilen maddi tazminat veya nafakanın gelecek yıllarda tarafların sosyal ve ekonomik durumlarına göre ne miktarda ödeneceğini karara bağlayabilir.” hükmünü içermektedir.
Yukarıda belirtilen madde hükümlerinden de anlaşılacağı üzere, tarafların sosyal ve ekonomik durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin gerektirdiği hâllerde taraflarca her zaman nafaka artırımı davası açılabilir.
Somut olayda yoksulluk nafakasının temelini teşkil eden Edremit 2. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesinin 24.10.2008 tarihli ve 2007/662 E., 2008/603 K. sayılı kararı ile tarafların boşanmalarına ve Nursel Yalılı lehine aylık 275,00TL yoksulluk nafakası takdirine hükmedildiği, davacı … Yalı’nın yoksulluk nafakasının artırılması istemiyle 29.07.2013 tarihinde dava açtığı ve 22.12.2013 tarihinde evlendiği, davacı vekilinin 27.12.2013 tarihli dilekçesiyle müvekkilinin evlendiğini belirterek davanın evlilik tarihine kadar olan kısmı itibariyle kabulünü talep ettiği, davalı vekili 07.02.2014 tarihli dilekçesinde davacının yeniden evlendiğini ve davanın konusuz kaldığını beyan ederek davanın reddini talep ettiği, 20.02.2014 tarihli duruşmada davalı vekilinin evliliğe giden bir ilişki varken açılan davanın kötü niyetli olduğunu beyan ederek davanın reddini talep ettiği görülmektedir.
TMK’nın 176. maddesinin 3. fıkrasında nafaka alacaklısının yeniden evlenmesi irat biçiminde kararlaştırılan yoksulluk nafakasını kendiliğinden sona erdiren bir hâl olarak kabul edilmiştir. Görüldüğü üzere evlenme, nafakanın sona erme sebebi olduğu hâlde nişanlılık tek başına nafakanın sona ermesi veya kaldırılması sebebi değildir. Bu durumda nafakanın kaldırılması koşulları oluşmadığından, nafakanın artırılması koşullarının da kalkmadığının kabulü gerekir. Dolayısıyla yoksulluk nafakasının niteliği gereği dava tarihinde evli olmayan davacının nafakanın artırılmasını talep etmesi TMK’nın 2. maddesi anlamında hakkın kötüye kullanılması olarak değerlendirilemez.
Her hukuki sorunu dürüstlük kuralı bunu gerektirir anlayışı ile çözmeye kalkmak hukuki belirsizlik doğurur. Çünkü dürüstlük (iyiniyet) ve hakkın kötüye kullanılması tanımlanması mümkün olan kavramlar olmayıp, belirsiz ve geniş nitelik gösteren kavramlardır (Arslan, R. Medeni Usul Hukukunda Dürüstlük Kuralı, Ankara 1989, s. 37).
Diğer taraftan, hâkim bir davada öne sürülen maddi olgularla bağlı olup, hâkimin görevi 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)’nun 33. maddesine göre maddi olayları hukuksal açıdan nitelemek, uygulanacak yasa maddelerini arayıp bulmak ve uygulamaktır. HMK’nın 25. maddesinde “taraflarca getirilme ilkesi” kabul edilmiştir. Bu ilke gereğince kural olarak hâkim, kendiliğinden taraflarca ileri sürülmemiş vakıaları araştıramaz, dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz. Bu ilkenin bir sonucu olarak, hâkim tarafların ileri sürmediği vakıaları ve belirli bir delili kendiliğinden araştıramaz ve taraflara hatırlatamaz.
Taraflarca getirilme ilkesinin istisnaları, kamu düzenini ilgilendiren davalardır. Bu davalarda kendiliğinden araştırma ilkesi uygulanır.
Ayrıca, HMK’nın 31. maddesinde “Hakim, uyuşmazlığın aydınlatılmasının zorunlu kıldığı durumlarda, maddi veya hukuki açıdan belirsiz yahut çelişkili gördüğü hususlar hakkında, taraflara açıklama yaptırabilir; soru sorabilir; delil gösterilmesini isteyebilir.” hükmü düzenlenmiştir.
Mahkemenin hüküm vermesi için, kendisine yöneltilen talebin formüle edilmesi ve ileri sürülmesi tarafların görevi ise de, bunları anlamlandırmak veya gerektiğinde açıklattırmak hâkimin görevidir. Ancak bu durum, hâkimin tarafların ileri sürmediği vakıaları ileri sürmelerine imkân vermesi veya hatırlatması anlamı taşımaz. Burada, mevcut olmayanın, talep edilmeyenin ortaya çıkarılmasını değil, talep edilenin netleştirilmesi, aydınlatılması belirlenmesi söz konusu olabilir.
Bu bağlamda somut olayda davalı vekilinin 09.09.2013 tarihli cevap dilekçesinde davacının evlilik yolunda bir ilişkisinin olduğu vakıasına dayanmadığı görülmektedir. Hâkim tarafların ileri sürmediği vakayı kendiliğinden dikkate alamaz.
O hâlde TMK’nın 176. madde hükmü gözetildiğinde yoksulluk nafakası davacının evlenme tarihi olan 20.12.2013 tarihi itibariyle kendiliğinden ortadan kalkar. Ne var ki her dava açıldığı tarihteki şartlara göre değerlendirileceğinden dava tarihi olan 29.07.2013 tarihinde davacı henüz evlenmemiştir ve daha evvel hükmedilen yoksulluk nafakasının artırılmasını istemesinde de bir hukuka aykırılık bulunmamaktadır. Mahkemece yapılacak iş, davanın açıldığı tarih ile davacının yeniden evlendiği tarih arasındaki süre için davaya konu yoksulluk nafakasının TÜİK’in yayınladığı ÜFE oranında artırılması olmalıdır.
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, her davanın açıldığı tarihteki şartlara göre değerlendirileceği, davanın açıldığı tarihte davacının nişanlı olup olmadığı araştırılarak sonucuna göre davacının nişanlı olduğunun anlaşılması hâlinde TMK’nın 2. maddesi gereğince davanın reddine karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle direnme kararının bu değişik gerekçeyle bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
Öte yandan her ne kadar Özel Daire bozma kararının nafakanın artırılması istemine ilişkin sözcükleriyle başlayan onbir numaralı paragrafının “…davalının yoksulluğunun ortadan kalkmadığı…” kısmında “davalının” sözcüğünün maddi hata sonucu bu şekilde yazıldığı ve bu ifadenin “davacının” olarak düzeltilerek maddi hatanın bu şekilde giderilmesi gerektiği Hukuk Genel Kurulunca kabul edilmiştir.
Hâl böyle olunca; mahkemece verilen direnme kararının Özel Dairenin bozma kararında ve yukarıda belirtilen ilâve gerekçe ve nedenlerle bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ: 1- Özel Daire bozma kararının 11. paragrafında yer alan “…davalının yoksulluğunun ortadan kalkmadığı…” ifadesindeki “davalının” sözcüğünün çıkartılarak yerine “davacının” sözcüğünün yazılmasına,
2-Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen ve yukarıda belirtilen ilâve gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, aynı Kanunun 440-III/1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 05.11.2019 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.
xxxx
KARŞI OY
Dava, yoksulluk nafakasının artırılmasına ilişkin olup; davacı vekili müvekkili lehine Edremit 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 24.10.2008 tarihli ve 2007/662 E., 2008/603 K. sayılı kararı ile takdir edilen aylık 275,00TL yoksulluk nafakasının dava tarihinden itibaren aylık 800,00TL’ye çıkarılmasını ve dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faize hükmedilmesini talep etmiş, davalı vekili de davanın reddine karar verilmesini istemiş, mahkemece davacı tarafın 29.07.2013 olan dava tarihinden sonra 22.12.2013 tarihinde yeni bir evlilik yaptığı, davacı tarafın evlilik yolunda ilerlediği bir ilişkisi varken iş bu davayı açması nedeniyle samimi olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hükmün davacı vekilince temyizi üzerine Özel Dairece özetle, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 175 ve 176. maddeleri açıklandıktan sonra nafakanın artırılmasına ilişkin iş bu davanın açılış tarihinin 29.07.2013, davacının evlilik tarihinin ise 22.12.2013 olduğu, her davanın açıldığı tarihteki koşullara göre değerlendirileceği ilkesi gereğince dava tarihindeki şartlara göre davacının yoksulluğunun ortadan kalkmadığı kabul edilerek, evlilik tarihine kadar olan süre yönünden tarafların sosyo-ekonomik durumları nazara alınarak belirlenecek miktar nispetinde davanın kabulü gerekirken, dava tarihinden sonra yargılama sürecinde yapılan evlilik nedeniyle davanın reddi cihetine gidilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğu belirtilerek kararın bozulmasına karar verilmiş, mahkemece önceki kararın gerekçesine ek olarak davacının evlilik yolunda ilerlediği bir süreçte yoksulluk nafakasının artırılması davası açmasının TMK’nın 2. maddesindeki dürüstlük kuralıyla bağdaşmayacağı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Yoksulluk nafakası TMK’nın 175. maddesinin 1. fıkrasında, “Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir.” şeklinde düzenlenmiş, tazminat ve nafakanın ödenme biçimi konusunda ise 176. maddenin 4. fıkrasında “Tarafların mali durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin gerektirdiği hallerde iradın artırılması veya azaltılmasına karar verilebilir” hükmüne yer verilmiştir.
Eldeki davada davacı 29.07.2013 tarihinde açtığı dava ile aylık 275,00TL olan yoksulluk nafakasının dava tarihinden itibaren aylık 800,00TL’ye çıkartılmasını ve aynı tarihten itibaren işleyecek yasal faizine hükmedilmesini talep ve dava etmiş, davacının yargılama devam ederken 22.12.2013 tarihinde yeni bir evlilik yaptığı davacı vekilinin duruşmadaki beyanından anlaşılmıştır.
Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinin 2. fıkrasındaki kuralla, kanunun ve hakkın mutlaklığı ilkesine istisna getirilmiştir. Ancak, bu kuralın tâliliği (ikinciliği) de gözetilerek, öncelikle her meseleye ona ilişkin kanun hükümleri tatbik edilmeli; uygulanan kanun hükümlerinin adalete aykırı olabileceği bazı istisnaî durumlarda da, 2. maddedeki kural, haksızlığı tashih edici bir şekilde uygulanabilmelidir. Hukukun her alanında uygulanma niteliğine sahip olan hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralının, şekle aykırılığı ileri sürme hakkı için de bir sınır teşkil ettiği, buyurucu niteliği itibariyle hakim tarafından re’sen gözetilmesi gerektiği bugün Türk-İsviçre öğretisi ve uygulamasında tartışmasız olarak kabul edilmektedir (Yargıtay HGK’nın 13.2.1974 gün ve 524/103 sayılı, 2.10.1974 gün ve 2/810-1043 sayılı, 7.12.1983 gün ve 4/224-1276 sayılı … kararları) (30.09.1988 tarih ve 1987/2 Esas, 1988/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı).
Mahkemece verilen direnme kararında, “…davacının iş bu davayı açarken nişanlılık aşamasında olduğu hâlde … gerçekte evlilik yolunda ilerlediği bir süreçte yoksulluk nafakasının artırılması davası açmasının TMK’nın 2. maddesindeki dürüstlük kuralıyla bağdaşmayacağı kanaatine varıldığı…” gerekçesiyle dava reddedilmiş ise de, davacının davayı açtığı tarihte nişanlı olup olmadığı araştırılmadan söz konusu bu karar verilmiştir.
TMK’nın 2. maddesinde düzenlenen hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralı açıklandıktan sonra eldeki davaya bakıldığında, davacı kadının yoksulluk nafakasının artırılması davasını açtığı 29.07.2013 tarihinde nişanlı olduğunun anlaşılması hâlinde dürüst davrandığından söz edilemeyecektir. Bir başka anlatımla yoksulluk nafakasının artırılması davası ile artırdığı nafakayı dava açtıktan yaklaşık beş ay sonra yaptığı evlilik hazırlığında kullanacak olması hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralı çerçevesinde değerlendirilmelidir.
Hâl böyle olunca; mahkemece davacının davayı açtığı tarihte nişanlanma, söz kesme v.b. evlilik hazırlığı içerisinde olup olmadığı araştırılarak, nişanlı/sözlü olduğunun anlaşılması hâlinde TMK’nın 2. maddesinde düzenlenen dürüstlük kuralına uymadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmesi gerekirdi. Bu eksikliğin araştırılması yönünden kararın bu değişik gerekçeyle bozulmasına karar verilmesi gerektiğinden sayın çoğunluğun ilaveli bozma kararına katılamıyoruz.

